| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

Yazılarıma Ulaşmak İçin Alternatif Adres..

Bloggum servisine uygulanan haksız engellemelerden dolayı yazılarıma ulaşmakta sorun yaşayan okurlarım, yazılarıma www.okanyuksel.com.tr adresinden de ulaşabilirler. İlginize teşekkür eder, saygılar sunarım..

Röportaj: Prof. Dr. İbrahim Ortaş İle Üniversite Üzerine

İbrahim Ortaş Politik Akademi, röportajlarıyla kaldığı yerden yayınlarına devam ediyor. Türkiye'nin dört bir yanında akademisyenler ve işin uzmanlarıyla politikaya dair yaptığımız söyleşilere bir yenisi daha eklendi. Çukurova Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. İbrahim Ortaş ile "Eğitim, Üniversite ve Türkiye" konusunda bir röportaj gerçekleştirdik.

Prof. Dr. İbrahim Ortaş, 21. yüzyılda gücün niteliğinin değiştiğini belirterek Almanya'yı örnek gösterdi: "Günümüzde güç dediğiniz şudur: 'Nitelikli insanı kim elinde tutuyor?' Biz bunu ne zaman anladık; II. Dünya Savaşı sonrası yıkılan, taş üstünde taş bırakılmayan Almanya’da kişi başına düşen milli gelir bugün çok yüksektir. Oysa savaş sonrası milli gelir de üretim de düşmüştü. Ama Almanya’nın elinde çok sayıda nitelikli insan vardı. İşte o nitelikli insanlarla Almanya 1960’lı yıllarda yeniden şahlandı."

Bilgili insan yetiştirmek notkasında da üniversitelerimizi ve genel anlamda eğitimi ele aldık. Prof. Dr. İbrahim Ortaş'ın üniversitelerimiz hakkındaki saptamaları oldukça çarpıcı: "Gazi Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada Türkiye’deki akademisyenlerin profilinin çok düşük olduğu ortaya konuldu. Bugün üniversitelere yapılan eleştirilere, üniversitelerin üretkenliğine bakıldığı zaman çok ciddi bir sorunla karşı karşıya olduğumuz doğru. Ben bunu TÜBA dergisinde de yazdım. Akademisyenlerimizin büyük bir bölümü dil bilmiyor, geçenlerde YÖK başkanına da TRT’deki bir programda söylemiştim; kendileri de bunu önemsiyorlar. Türkiye’de ciddi anlamda akademisyenlerimiz dil bilgisinden yoksun, verimlilikleri yönünden yetersiz"

Prof. Dr. İbrahim Ortaş'la ayrıca Milli Eğitim, 12 Eylül, Üniversiteler, Türkiye, Güç, Bilgi Çağı ve son dönemde yaşanan gelişmelerle de ilgili konuştuk. Detaylara ve söyleşinin tamamına ulaşabileceğiniz adres, pek tabii ki: www.PolitikAkademi.com

Şehidimiz, Volkan Yüksel... Unutmadık, unutmayacağız...

Yahoyt'dan OKI B410 yazıcı kazandım!

Yahoyt Televidyon izlerken Tuğçe Aytürk'ün sunduğu Aman Kaçırma adlı programa takıldım. Uzun zamandır kampanyalardan haberler veren ve kampanya tanıtımları yapan programda haftanın konusu Yahoyt'un OKI B410 yazıcı ödüllü ankatiydi..
Anketi dolduran 72. ve 336. kişiye birer OKI B410 hediye edilecekti. Bugün, Yahoyt'dan bir e-posta aldım. Öğrendim ki 336. katılımcı ben olmuşum! Bu habere çok sevindim. Bir lazer yazıcı almayı çok istiyordum ama ihtiyaç listemde bir türlü sıra gelmiyordu. Artık sırasını beklemem gerekmiyor.
Mutlu oldum. Bu noktada kampanyadan haberdar olmama sebep olan Televidyon ailesine, özellikle de Aman Kaçırma ekibine ve tabii bir de Yahoyt'a teşekkürler..

Yaftalamadan Düşünmek! Türkiye'de mi? Hadi Canım..

Yaftalama Zaman Gazetesinin "Yaftalamadan düşünün!" sloganı bir zamanlar oldukça ilgi toplamıştı. Hatta bu ilginin hala sürdüğünü söyleyebilirim, hala duyuyorum bu sloganı. Peki, nedir yaftalamadan düşünmek? Öncesinde "yafta" nedir?

Yafta, "etiket" anlamına geliyor. Yaftalamak da, haliyle etiketlemek.. Yaftalayarak düşünmek ise önyargılarla düşünmek anlamına geliyor.. Zaman gazetesi diyor ki, insanlara etiketler takmadan düşünün! İnsanları etiketlemeyin..

Tüm bunlara karşın Türkiye'de bir yaftalama kültürüdür, almış başını gidiyor. Örneğin Zaman gazetesi bile bu kültürün bayraktarlığını yaparak büyük bir ironiye imza atıyor! Zaman'da köşe yazan Ali Bulaç'ın Metallica dinleyicilerine dair şu yaftalamaları herşeyi ortaya koyuyor: "Bu laik, ateist, agnostik, aczmendi müsveddelerinin.."

İnternette de yaftalama kültürü fazlasıyla etkin. Örneğin Uludağ Sözlük'te aynı gün içinde şeriatçı, bölücü ve biraz sonra da darbeci olarak yaftalanabilirsiniz. Çok uğraşmanıza da gerek yoktur, sadece kendi fikirlerinizi söylemeniz yeterlidir bunun için. Blogosferde de durum farklı sayılmaz! Nitekim bena dair birçok yafta ortalarda dolaşmakta..

Sözün özü artık yaftalarımızı bir kenara koyarak, esas meseleleri konuşmamızın zamanının geldiğini düşünüyorum. Aksi halde sağlıklı sonuçlar alınacağını sanmıyorum..

AK Parti, AKP'ye Karşı!

Ak Part Türkiye'de insanlar işsiz güçsüz ve belki de aç.. Buna rağmen tüm bu sefalet medyada pek de yer bulamıyor. Medya tüm bunların üzerini örtüyor ve sunni gündem yaratıyor. İşsizliğin bunca yükseldiği bir dönemde tartıştığımız şeylere bir bakın.. Ciddi ciddi devlet adamları oturmuşlar, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin kısa adını tartışıyorlar. Yok efendim AKP miymiş,  yoksa AK Parti miymiş? Allah aşkına, başka bir derdiniz mi kalmadı?

İşi o kadar abarttılar ki, her iki kısaltma da bir siyasal kimlik kazandı. AKP derseniz muhalif, AK Parti derseniz destekçi durumuna düşüyorsunuz. Böyle bir saçmalık olabilir mi?

Ben bugüne kadar AKP kısaltmasını kullandım, hatta öylesine fazla kullanmışım ki etiketler arasında "Türkiye"den sonra göze ilk o çarpıyor. Partinin Genel Başkanı, Recep Tayyip Erdoğan'ın açıklamaları sonrası AKP kısaltmasının yerine AK Parti kısaltmasını kullanmaya başlayacağım. Neden? Çünkü siyasal olsun ya da olmasın hemen her oluşumun kendini dilediği gibi adlandırma hakkı olduğuna inanıyorum. Bu hak Adalet ve Kalkınma Partisi'nin de hakkı, bu noktada kendisine AK Parti diyen bir oluşuma AKP demeyi anlamsız buluyorum. Sonuçta parti tüzüğünde partinin kısa adı olarak "AK Parti" geçiyor.

Umarım hemen herkes böyle düşünebilir de gündem böylesine gereksiz bir tartışmayı da kısa sürede aşmayı başarabilir.. Ayrıca Recep Tayyip Erdoğan'ın da bunu böylesine büyütmesine bir anlam veremedim. Millet işsiz güçsüz, aç ve açıkta.. Büyütülmesi gereken bu!

Tarımsal Kalkınma Modelleri ve Sanayi

Endüstri Türkiye gelişmekte olan ülkeler kategorisinde yer alıyor. Bu gidişle daha uzun yıllar bu kategoride yer alamaya da devam edecek.. Çünkü gelişimin temellerini hala tam olarak atabilmiş değiliz. Bugün gelinen notkada elimizde hala tarım var. Tarımın ötesine geçtiğimizi söylemek güç, özellikle de dünya böylesine bir gelişim süreci içerisindeyken!

Türkiye'nin ilk yerli otomobilinin üretim serüvenini anlatan "Devrim Arabaları" filminde, Devlet Başkanı Cemal Gürsel'in şu konuşması içinde bulunduğumuz durumu net bir biçimde ortaya koyuyor: "Türkiye'nin sık sık bir tarım memleketi olduğunu söylerler. Nitekim de doğrudur. Bir vapur dolusu pamuk karşılığı ancak birkaç otobüs alabiliyoruz. Ot satmakla neticeye varmak kadil değildir. Bu cihetle sanayi lazımdır."

Ne kadar doğru, sözler: Evet, sanayi lazımdır! Ciddi ciddi üretim yapmaya başlamamız, ürünlerimizle var olduğumuzu tüm dünyaya göstermemiz lazım. 21 yılını Anadolu toprağı üzerinde geçirmiş bir genç olarak, bu topraklarda birşeyler üretilemiyor olması, bizlerin sadece "pazar" olarak görülüyor olmamız beni fazlasıyla üzüyor. Üretmek istiyorum, başarmamızı istiyorum! Cemal Gürsel filmde yer alan bir diğer konuşmasında şunları kaydediyor: "Türkiye'de otomobil yapılmaz diyorlar. Bu tamamen kara bir düşüncenin mahsülüdür. Türk ulusunun kendi sanayisini yapacak kuvvete ve kabiliyete sahip olduğunu biliyorum. Bu memleket kendi otomobilini yapacaktır."

Buna ben de inanıyorum bu memleket kendi sanayisini kuracaktır. Bunu bizler yapacağız, kendi emeğimizle var olarak yarınların kalkınmış Türkiye'si!

Üniversite ve Bölüm Tercihi..

Üniversite Öğrencisi Üniversite ve bölüm tercihleri için bir haftadan az bir süre kaldı. Buna karşın hala tercih yapmamış birileri varsa ve internette kendilerine bir kılavuz arıyorlarsa onlara bir iki laf söylemek istiyorum. Uludağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde 3. seneyi okumaya hazırlanan bir üniversite öğrencisi olarak onlara tercihleri noktasında yardımcı olabileceğimi sanıyorum.

Önelikle tercih yapacak arkadaşlar şunu bilsinler: Öyle ya da böyle yapacağınız bu tercih sizin hayatınızdaki en önemli tercihlerden birisi ve belki de birincisi! Bu noktada bu işi ciddiye alın! Sadece dört beş yıl okuyacak bir üniversite ve bölüm seçmediğinizin farkında olun. Hayatınıza dair bir tercih yapıyorsunuz, hayatınızın geri kalanına dair!

Puanınız önemli! Eğer yeterli puan elde edememişseniz tercih yapmayın. Bir yılın koca bir ömürde inanın hiç önemi yok! Eğer daha iyi puanlar alabileceğinize inanıyorsanız, şansınızı tekrar deneyin. Daha ilk girişiniz ise ve ikinci girişinizde daha yüksek puan alacağınıza inanıyorsanız bu yazıyı gelecek yıl okumak için bir kenara atın ve sınava tekrar hazırlanmaya başlayın. Dediğim gibi, bir yılın çok da önemi yok.

Eğer hadeflediğiniz puanı almışsanız; kendinize dair düşünün. İlgi ve becerilerinizi bir kağıda yazın, sonrasında Türkiye'nin koşullarını da göz önünde bulundurarak kendinize uygun bir bölüm seçin. Bu bölüm tıp, hukuk ve benzeri ise herhangi bir üniversiteyi seçebilirsiniz. Benim önerim, ailenizin maddi gücü oranınca, ailenize yakın ama aynı olmayacak bir il seçmeniz. Hem ailenizden çok uzaklarda olmazsınız, hem de aile baskısından uzak bir üniversite hayatınız olur.

Eğer iş garantisi olan tıp veya hukuk gibi bir bölüm seçmeyecekseniz üniversite önem kazanıyor. Türkiye'nin en iyi 5 üniversitesini (ki bunlar aynı zamanda puanları en yüksek olan 5 üniversite oluyorlar) tercih edin. İnanın, sıralamanın dışında kalan üniversiteler, buna maalesef benim üniversitem de dahil, pek bir işe yaramazlar. Bu sebepten yazının başında eğer sınava tekrar girmeyi aklınızdan çıkartmamanızı önerdim. İstanbul ve Ankara dışında yapacağınız tercihleri de önermiyorum. Çünkü bu iki şehir sizin sektörlere yakın olabileceğiniz ve daha öğrenci iken iş bulma imkanlarına sahip olacağınız şehirler. Tüm bu anlattıklarıma karşın; üniversite eğitimi maalesef önemli bir maddi güç gerektiriyor. Herkese parasız eğitim olduğunu sanmayın. Bu ülkede eğitim herkese paralı! Devletin bursuna, kredisine ve yurduna güven olmaz. Özellikle de yurtlar yaşanabilecek, rahat ortamlar değil. Herşeye rağmen, ailenizin maddi gücünü de göz önüne alın. Eğer bu güç yeterli değilse size önerim üniversite seçerken ailenizin yaşadığı ildeki üniversiteyi seçmenizdir..

Daha anlatılabilecek çok şey var ama şimdilik bu kadar. Umarım iyi, düzgün ve ahlaklı insanlar tercihlerinde başarılı olurlar ve yarınlarda biryerlere gelebilirler..

Çocukluk ve Baba Olmak..

Salıncak İnsan çocukluk döneminde herşeyi bildiğini, daha doğrusu dünyanın bildiklerinden ibaret birşey olduğunu sanıyor. Hatta ergenlik döneminde eldeki bir avuç bilginin koca bir dünyayı değiştireceğine bile inanabiliyoruz. Zaman geçtikçe, yani ergenlik sonlanınca hayatın aslında bildiğimizden çok daha farklı ve aslında tehlikeli olduğunu görüyoruz. Bu noktada benim aklıma ilk gelen annem ve babam oluyor, benim hiç farkında bile olmadığım tehlikelere karşı beni korumak için yaptıkları.. Benim ise yaptıklarından sıkılıp, onlarla tartışmam ve hatta kavgalar etmem..

Bugün geldiğim noktada anne ve babama hak veriyorum. Belki de ben, onların yerinde olsaydım çok daha sıkı bir disiplin uygulardım. Ya da yarınlarda bir baba olursam, çok daha sıkı bir disiplin uygulayabilirim. Çünkü, her çocuk için en büyük tehlike öncelikle kendisi. Her çocuğun, farkında olmadan da olsa, kendisine ve arkadaşlarına yapabilecekleri kötülükler aklınızın alamayacağı boyutlarda olabilir.

Kendimden bir örnek vermem gerekirse: Ben çocukluğumun bir bölümünü Adana'da bahçeler içerisinde dağılmış evlerin olduğu bir sitede geçirdim. Her ne hikmetse bizim sitede inşaatlar hiç bitmedi, her ev sahibi değiştikçe evler de baştan sona değişti.. Ben ve sitenin çocuklarının eğlencelerinden birisi tadilat halindeki bu boş evlerin içinde dolaşmak, oyunlar oynamaktı. Yine böyle bir gün, tadilat yapılan bir evin terasında piknik tüpü bulduk. Ne yapalım, derken hadi bunu patlatalım dedik. Maalefef ciddi ciddi bunu dedik ve piknik tüpünü patlatmaya karar verdik! Ben hemen atıldım: bahçe olmaz bekçiler görür kızar, dedim. En iyi yer evin salonuydu. Arkadaşlardan birisi evlerinden gazete ve çakmak getirdi. Biz gazeleri ve evde bulduğumuz üç dört tahta parçasını salonun ortasına, tüpü de bu yığının üzerine koyduk. Gazeteleri ateşe verdik ve zarar görmemek için (!) tüpten 5-6 metre uzaklaşarak alevleri izlemeye koyulduk..

Ya tüp boştu, ya da bizim ateşimiz yeterli olmadı. Bir tüpün nasıl patlayabileceğine olan merakımızı gideremedik, ne yaparsak yapalım tüp bir türlü patlamadı! Peki ama ya patlasaydı?

İşte bir anne baba bunu her zaman akıllarında bulundurmalılar: ya patlarsa, ya yanarsa, ya düşerse, ya kaybolursa, ya.., ya.., ya..

Bugün 21 yaşında bir gencim ve çocukluğumu kazasız belasız atlatabildim. Bunun için anneme ve babama ne kadar teşekkür etsem az.. Belki tüp patlatmaya yelteneceğimi düşünemediler ama onun dışındaki hemen herşeyi düşündüler ve kendime zarar vermemi engellediler. Şimdi sıra yavaş yavaş bize geliyor.. Bakalım bizim neslimiz de onlar kadar başarılı olabilecek mi?

Nietzsche, İnsan ve Ahlak

Nietzsche1 Aylar öncesinde "Mide Bulantısı" başlıklı kısa bir yazı yazmıştım. Özetle anlatmak istediğim şuydu: "Çocukluk yıllarımda büyüklerin ağzından çok duyardım 'Sinirden midem kasıldı, yaşananlar midemi bunlandırıyor..' gibi lafları. Oysa o zamanlar benim midemin verdiği tek bir uyarı vardı, o da acıktığım anlamına geliyordu. Anlyamazdım bir insanın midesinin sinirden kasılmasını, yaşadıklarının midesini bulandırabilmesini.. Düşünüyorum da şimdi, demek ki o günlerde kurduğum o temiz dünyamda bu kadar iğrenç şeyler yokmuş.."

Gün geçtikçe midem daha da bulanıyor, hayatın içine girdikçe daha fazla tiksinmeye başlıyorum insanlardan. Nietzsche'yi daha iyi anlıyorum, insanlara olan nefretinin sebeplerini yaşayarak görüyorum. Ve hala insanlığını kaybetmemiş birileri varsa, Nietzsche'nin şu sözlerini hatırlatıyorum: "İnsanları sevmiyorum.  İnsan, bence oldukça eksik bir varlıktır. İnsanı sevmek beni yok edebilirdi", "İnsanlara gitme, ormanda kal.  Hayvanlar arasına gitsen daha iyi", "İnsanlar arasında olmak, hayvanlar arasında olmaktan daha tehlikeli"

Benden ve Nietzsche'den söylemesi, insanların arasında kendinize dikkat edin..

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.