Kendi blogunu oluştur ;)

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

Temmuz 2007 tarihli yazilar (sayfa 1)Temmuz 2007 tarihli diger ogeler resimler , videolar

İnternette İnsan Kalabilmek ve Ahlak

itmek Yaz tatili münasebetiyle şu son bir iki aydır internetle fazlasıyla içli dışlı oldum. Bundan önceleri de bu kadar sık olmasa da internet münasebetlerim olmuştu ama bu sefer diğerlerinden farklı olarak kendimce bir saptama yaptım: İnsanlar internette kendilerini kaybediyor ve egolarını tatmin etmek için birşeyler karalıyorlar. Bu elbette herkes için geçerli olmasa da son bir iki haftadır forumlarda ve çeşitli paylaşım sitelerinde gördüğüm seviyesizlikler beni yanlış genellemeler yapmaya fazlasıyla zorladı. Dün uzunca bir süre bunları düşündüm ve artık forumlarda yazı yazmamaya karar verdim.

Forumlarda üç dört yıl öncesinde ciddi tartışmalara girmiş ve bu tartışmalar sonucu entellektüel bilgi dağarcığımı oldukça genişletmiştim oysaki. Bu gün de aynı arzuyla pek çok forum gezsem de açıkçası çok azı beni tatmin edebiliyor. Dedim ya insanlar artık birşeyler öğrenebilir miyim derdinde değil, bak ben ne biliyorum sana göstereyim derdindeler.

Gelinen bu noktada içim sıkılıyor. İnsanlara karşı tepkiliyim, insanın eksik bir yaratık olduğunu düşünmeye başladım. Her geçen gün bu düşüncem daha da belirginleşiyor ve üzülerek bu düşüncenin doğruluğunu görüyorum. Bu noktada sadece düşünmekle kalmıyor, bol bol da okuyorum. Okudukça daha fazla düşünüyor ve insanlardan daha fazla uzaklaşmak istiyorum.

Şiddeti bu kadar benimsemiş bir toplumda yaşamak çok zorluyor beni. İnsanlar ahlak bekçiliğine soyunuyorlar ama insanlığın büyük bir çoğunlu ahlak yoksunu! Kendimi bildim bileli Afrika'da insanlar açlıktan ölür, Ortadoğu savaşlarla boğuşur, sokaklarda evsiz insanlardan geçilmez, Güneydoğu'da PKK can almaya devam eder, gencecik kızlar babaları yaşındaki adamlara pazarlanır, insanların emeklerinin karşılığı tam olarak verilmez...

İnsanlık olarak bir durup düşünmenin zamanı geldi de geçti bile. Biz ne yapıyoruz diye kendimize sormalıyız artık? Ahlak nedir ve biz ne kadar ahlaklıyız, bu soruları masaya yatırmalıyız.

Ve en önemlisi karşımızdaki insana saygı duymalı, onunla çatışmak yerine onunla bir sinerji oluşturmaya çalışmalıyız. Aksi halde hepimiz resimdeki gibi çekip gitmeye mecbur kalacağız bu yaşanası dünyadan...

Not: Yazımda kullandığım resimin asıl kaynağını maalesef bulamadım, dolayısıyla sizlerle paylaşamayacağım...

Kısa Kısa Filmler...

kamera Politika kotam yaklaşık on üç saat öncesinde son bulsa da politika yazılarıma dönmek şu an hiç de içimden gelmiyor. Bu sebepten bu gün de yaşasın sanat, yaşasın sinema diyorum ve kısa film konusundaki izlenimlerimi sizlere sunuyorum...

*** 

Dün youtube'ta "kısa film" araması yaptım ve karşıma onlarca izlenesi kısa film çıktı. İzleye izleye koca bir günü devirdim ve hala izleyemediğim yüzlerce kısa film var. Filmler beklediğimden de kaliteli yapımlar ve işin daha güzel tarafı filmleri genellikle bizim yaş grubumuzdan insanların yapması. Bu noktada üniversitelerimizin ilgili alanlarına da bir teşekkür borçluyuz. Anladığım kadarıyla Türk sinamasının gelecek yıllardaki temsilcileri bu okullar sayesinde hem alaylı hem de mektepli olacak ve piyasaya güçlü bir giriş yapacaklar. Türk sinemasının geleceği hakkında çok umutluyum bu sebepten...

Eğer sanata ayıracak vaktiniz varsa bu imkanı değerlendirin ve youtube aracılığıyla bu filmleri hiçbir karşılık ödemeden izleyin derim. Eğer izlemeye karar verirseniz; Arinsu Arslan'ın Kırıntı , Sezen Akçay'ın Durakta , Mert Dikmen'in Aşk Ruleti, Semih Menda'nın Hayat Devam Ediyor filmlerini blogumun videolar bölümünde bulabilirsiniz...

İnsan bu kısa filmleri izledikçe acaba ben de yapsam mı diye içinden geçirmiyor değil. Şu an için kesinleşmiş bir proje olmamasına rağmen uzun zamandır aklımda bir kısa film projesi var. Dün onlarca kaliteli kısa filmi izledikten sonra biraz çekinerek de olsa bu projeyi tekrar gündemime almaya karar verdim. Öncelikle disiplinli birşekilde teknik çalışmam gerekiyor, bunu da internetteki pek çok sinema portalı sayesinde yapmayı planlıyorum. Sonrası o kadar zor olmaz inancındayım; üç, iki, bir ve kayıt!!! (Keşke her film üç, iki, bir ve kayıt diyerek çekilebilseydi, bu iş bu kadar kolay olabilseydi...)

Hayatımın Kadınısın

hayatimin_kadinisin Ali Bayramoğlu'nun not defterimin sayfalarına kazıdığım çok güzel bir sözü vardır: "Bir gün uyanırsın kelebeklerle çiçeklerle ilgili yazı yazmak istiyorsundur ve birşey olur, seni ciddi bir şekilde tekrar ülkenin kaderiyle ilgili düşünmeye zorlar" der. Fazlasıyla haklı Ali Bayramoğlu, ülkemin her an politikleşebilen bir havası var ve ben de bu havadan nasibimi fazlasyıla alıyorum. Bu noktada kültürel içerikli yazılarımı aksatmamaya çalışsam da arada bir onları gündemin ağır maddelerine kurban etmek zorunda kalabiliyorum. Ama bu gün böyle olmayacak, kendime söz verdim. Askeri müdahale olsa veya birileri vatan hainliğini aşikar etse bile politik tek satır yazmayacağım bu gün. An itibariyle; yaşasın sanat, yaşasın sinema modumdayım :)

***

Bu güzel modu yakalamışken siz okurlarımla değerli bir filmi paylaşma gereği duyuyorum: Hayatımın Kadınısın. Uğur Yücel'in yönetmenliğini ve senaristliğini üstlenip aynı zamanda esas oğlan karakterinli canlandırdığı, bize ait ve bizden olan izlenesi bir film Hayatımın Kadınısın. "Ev kadınları, arabeskçiler, müzik severlerin, foto roman sevenlerin, melodram sevenlerin gözleri yaşlı ama gülümseyen yüzlerini hayal ettim bazı sahnelerde."diyor Uğur Yücel... Ben de bu saptamada en fazla müziksever olabiliyorum, hayatımda foto roman okumuşluğum, ev kadınlığı yapmışlığım yoktur :)

“Hayatımın Kadınısın”, Asuman ve Tayfur’un önüne geçilemez, büyük aşk hikayelerinin filmi. Daha doğrusu benim subjektif fikrim bu aşkın Asuman'dan çok Tayfur'a ait olduğu. Aşık Veysel misali Tayfurun aşkı olmasa Asuman'dan birşey olacağı yok filmde.

Filmin bir diğer dikkat çeken noktası da insanın damarından girmesi! Nasıl mı? Tayfur'un ağazından dökülen şu sözler kimi sarsmaz? Hayat esrarengiz ve biz hep firardayız kendimizden. Gerçekten de öyle değil miyiz, hangimiz demir atabildik kendi denizimizde? Hangimiz kendimizi başkalarından fazla düşündük, masaya yatırıp yargıladık?

Filmde insana ve hayata dair pek çok enstantane mevcut. Aşkı, acıyı, aile içi şiddeti ve her türlü sömürüyü, dostluğu, düşmanlığı, hayatta nerede olduğunun değil nerede olacağının önemini; kısaca hayatın güzelliklerini ve iğrençliklerini bir arada görmek mümkün. Kimi yerde içinizi ferahlatan, kimi yerde de üstünüze fazlasıyla baskı yapan ağır sahneler var filmde.

Ayrıca filmin VCD veya DVD'sini almanıza dahi sebep olabilecek, mükemmel sözler serpiştirilmiş filmin üzerine. Geçip giden zaman veya gelmeyen sevgili bundan güzel nasıl anlatılabilir: Geldi geliyor derken geçti gidiyor mevsimler demiş; ben de tam geliyor dedim hayatımın kadını, o gitti, gitti...

Sözün kısası, izlenesi bir film Hayatımın Kadınısın. Bir an önce biryerlerden edinmenizi ve bu tadı almanızı önerirken yazımı Uğur Yücel'in filmi hakkındaki yorumuyla bitiriyorum: Bu filmi seyirciler için yazdım. Gerçeğin romantizmini görüyorum resimlerde. Özlem ve göndermeler var eskilere, ama bu günün dilini konuşan, mahallemizdeki insanlar bunlar. Severek yazdım her insanı. Hepsi kırık kalpler…

Not: Yukarıdaki satırlarda http://www.hayatiminkadinisinfilm.net/  ve http://www.ntvmsnbc.com/ adreslerinden yararlanılmıştır.

Özelleştirmeler ve Biz "Aptal" Mıyız?

ozellestirme_idaresi

Daha önce de belirttiğim gibi Tayyip Erdoğan hükümeti durmayacak ve yoluna devam edecek. İşin daha vahim tarafı bu yolda Tayyip Erdoğan hükümetine yoldaşlık edecek milyonlarca insan olması. Bu nasıl bir zihniyettir hala anlamadım, daha doğrusu Türk halkının böylesine bir tercihi içine nasıl sindirdiğini aklım almadı. Ben Türk halkını milli değerlere fazlasıyla bağlı, vatanının bir çakıl taşını bile vermeyecek bir millet olarak tanırdım ki yanılmışım. Neden mi? Çünkü Türk milletinin büyük bir bölümü "bal gibi de pazarlarımcıların" yanlarında.

"Vatanı bal gibi de pazarlarımcıların" ne gibi sakıncalar doğurduğunu ve mantıklarının ne kadar da ilkel olduğunu burada gözler önüne sermek istiyorum. Vatan toprakları ve değerleri birer birer yabancı güçlere pazarlanırken hep aynı gerekçe öne sürülüyor: Satmazsak değerini yiğtirir, zarar eder. E be güzel kardeşim, sen bu kadar akıllısın da elin gavuru bu kadar mı aptal? Türkiye'nin değerlerini sen pazarlarken, aptal oldukları için mi sırada bekliyorlar?

Benim bildiğim tek birşey var, eloğlu bizden akıllı! En azından bu, bu günün için fazlasıyla geçerli! Biz fabrikalarımızı, limanlarımızı, köprülerimizi, otoyollarımızı ve daha nice değerimizi bir gün gelir de zarar eder bahanesiyle pazarlarken onlar sırada avlanacak avanta bekliyorlar. Biz bu kadar mı aptal, eloğlu bu kadar mı akıllı? Nasıl oluyor da zarar eder dediğimiz fabrikalarını dünyanın en büyük firmaları, en ileri devletlerin yan kuruluşları alıyor? Bu adamlar bu akılla mı, ya da birilerinin iddia ettiği bu akılsızlıkla mı bu kadar dev şirketlere sahip oldular? Tüm bu sorlular Tayyip Erdoğan'ın ve tayfası'nın cevaplaması gereken sorular!? Eğer Tayyip Erdoğan kendisini desteklemeyen çoğunluğa biraz saygı duyuyorsa bu soruların cevabını bir an önce vermelidir...

 Not: Logo kaynağı; http://www.logoturka.com/jpg/ozellestirme_idaresi.jpg

İnsanın Tüketerek Var Olması

enc  İnsanlar ister istemez kendi farklılıklarını ortaya koymak, diğer insanlardan farklı olduğunu sergilemek ihtiyacı duyuyor. Bunu en fazla ergenlik dönemi içerisinde gözlemleyebiliyoruz. Genç, toplumdan farklı olduğunu sergileme telaşına düşüyor ve çoğu zaman farkında olmadan komik durumlara düşüyor. Ben buna sürüden olmamaya çalışanlar sürüsüne ait olmak diyorum. Ne yazık ki bu zinciri kırabilen, gerçekten farkını ve kendisini ortaya koyabilen insan sayısı oldukça az.

Bu noktada dikkatimi çeken asıl mevzu; insanın kendini tükettikleriyle ortaya koyma çabası!? İnsan neden üreterek farkını ortaya koymaz ki? Bu gün, "ben farklıyım" edasıyla sokaklarda sürüklenen, aslında diğerlerinden hiçbir farkı olmayan milyonlarca genç var. Ayaklarında Converse veya Dexter, üzerlerinde kot ve t-shit'leriyle ve aslında hiçbir fark ortaya koyamadıklarının bilinçsizliğiyle sokaklarımızı dolduran bu simalarına kızmak elimizde değil. Neden mi? Çünkü insanımıza üretmeyi öğretemedik ve insanımız da tükterek var olma savaşı veriyor: ancak türkkettikleriyle ben buradayım diyebiliyor. Bu durum o kadar vahim bir hal aldı ki kişiliğini Burger King'te yediği hamburgerin çeşidiyle ortaya koymaya çalışan bir gençlik türedi...

Oysa olması gerken bu gün olanlardan çok daha farklı. İnsanımıza üreterek de var olunabileceğini anlatmalıydık. Anlatmakla da kalmamalı insanımızı ürettiği için hapishaneler yerine köşklerde otutturtmalıydık. Biz bunların hiç birini yapmadık ve bu gün ekmediğimiz tarlayı biçme telaşındayız...

Nietzsche Ağladığında...

Friedrich_Nietzsche Kitaplığımın raflarına usulca göz gezdiriyorum. Her bir kitap, kısacık da olsa beni çok farklı yerlere götürüyor. Parmaklarım "Adı Aylin"in üzerinden geçerken kendimi Amerika'da buluyor, "Silahlara Veda"da ise Avrupa'da kanlı bir savaşın ortasında... Her kitap farklı imgelerle yüklü, her birinde farklı düşünceler, teneffüs edilmesi gereken farklı bir hava mevcut. Parmaklarım bu tozlu kitapları teker teker okşayıp kirlenirken sonunda Irvin D. Yalom'um mükemmel eseri "Nietzsche Ağladığında"yı sıkıca kavradı. Ne zamandır elime almadığımdan olacak bolca tozlanmıştı kitap, güzelce üfledim; tozlar diğer kitapların üzerine savruldu...

***

Ne hikmetse ben elime kalem almadan kitap okuyamam, mutlaka bir masada oturmalı ve esaslı satırların altlarını çizmeliyim. Sanki altı çizilmemiş satırlar unutulmaya mahkum, kendimce onları unutulmaz kıldığımı düşünüyorum. Ayrıca bu takıntım kitap tanıtımı yaparken de işime yarıyor, okurlara kitaptan düzgün satırlar sunabiliyorum.

Nietzsche Ağladığında mutlaka okunması gereken, mükemmel bir kitap. Sizinle paylaşmak istediğim o kadar güzel satırlar var ki; hepsini burada paylaşırsam kitabın yayıncısıyla tehlif sorunu yaşayabilirim. Her bir satırında farklı bir düşünceyle, hayata açılan farklı bir pencereyle karşılaşmanız fazlasıyla olası. İçerisinde bu kadar bilgi ve düşünceyi barındırıp, bunu çok güzel bir şekilde romanlaştıran yazarların sayısı çok değil, bu noktada Irvin D. Yalom'un da hakkını vermek lazım.

***

Kitap ünlü filozof Friedrich Nietzsche'nin bir psikologla yaşadığı tedavi deneyimini bizlere sunuyor. Kitapta Nietzsche hakkında da pek çok bilgi edinmeniz olası. Felsefesi ve görüşleri kitabın satırlarına o kadar güzel serpilmiş ki, sanki karşınızda Nietzsche durmuş da size nutuk çekiyor sanıyorsunuz. Nietzsche sizi her zaman olduğu gibi çarpıyor, nasıl mı? İsterseniz kitaptan cımbızlanmış şu satırlara bir göz atın...

...“Ümit mi? Ümit en son kötülüktür!” Nietzsche adeta haykırmıştı. “İnsanca, Pek İnsanca adlı kitabımda ileri sürdüğüm gibi, Pandora’nın kutusu açılıp, Zeus’un içinde sakladığı bütün kötülükler dünyaya saçıldığı zaman, orada son bir kötülük kaldığından kimsenin haberi olmamıştı: Ümit. O zamandan beri, yanlışlıkla kutuyu ve içindeki ümidi iyi şans olarak yorumladık. Fakat Zeus’un arzusunun, insanların kendilerini işkenceye teslim etmeleri olduğunu unuttuk. Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır.

...Bir de Nietzsche’nin söylemeye cesaret ettiği o sözler! Bir düşünün! Ümidin en büyük kötülük olduğunu söylemesi! Tanrı öldü demesi! Hakikat, onsuz yaşayamayacağımız bir yanlıştır demesi! Hakikatin düşmanı yalanlar değil, inançlar demesi! Ölümün son iyiliğinin bir daha ölünmeyecek olmasıdır demesi! Doktorların, insanların kendini ölümlerini ellerinden almaya hakları olmadığını söylemesi! Kötücül düşünceler! Bu fikirlerin her birinde de Nietzsche’ye itiraz etmişti. Ama bunlar sahte itirazlardı; kalbinin ta derinlerinde biliyordu ki Nietzsche haklıydı.

Bu güzel kitabı ölmeden okunması gereken kitaplar listenize eklemeniz umuduyla...

Not: Resim http://www.wyldeart.com/ adresinden alınmıştır... 

Türkiye'nin Seçiminin Ardından 23 Temmuz Sabahı...

secim-sandigi Dün geç saatlere kadar televizyon başında seçim sonuçlarını izlediğim için, yazımı henüz yazabiliyorum. Aslında içim Türk halkına fazlasıyla buruk, sonuçları çok daha farklı beklemesem de insan son ana kadar içinde bir umut barındırıyor. Türk halkı adına içimde barındırdığım umut açılan her sandıkla daha da söndü, tükenme noktasına geldi. Açılan her sandıkta ister istemez Aziz Nesin'i andım, ne yazık değil mi; adam hala haklı çıkıyor!

Dün seçim sandıklarına giden eliboyalılar Türkiye'nin ilerleyen zamanda seyredeceği yolun haritasını çizdiler. Bu yol haritasını kestirmek de zor değil; ne demişti Tayyip Erdoğan "Durmak Yok! Yola Devam..." Bu yeteri kadar açık bir anlatım sanıyorum; Adalet ve Kalkınma Partisi'nin yol haritası gayet açık: Bal gibi de satarım...

Biryerler artık daha da rahat satılacak, satılacak, satılacak... Satarak bir iki yıl daha götürecekler birşeyleri ama sonrası kıyamet. Cumhuriyet tarihinin en büyük satışlarını ve borçlanmalarını yapan Adalet ve Kalkınma Partisi hükümeti ondan sonra ne yapar, işte orası beni ilgilendiriyor. Acaba bu halk, biz ne yaptık ya diyecek mi? Eğer sefalet en ağır şekilde varoşların üzerine çökerse, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin kalesi konumundaki bu insanlar ne yapacaklar?

Dün Kanaltürk ekranlarında Mine Kırıkkanat çok güzel bir saptama yaptı; eğer halkımız yapılan yardımlara göre oy kullanıyorsa, sadece fakir değil aynı zamanda cahildir...  Ben halkımız cahil ya da değil tartışmasına girmeyeceğim, bunu tartışmak da yersiz: merak edenler Türkiye İstatistlik Kurumu'nun verilerine bakarak halkımızın ne kadar da bilgili (!) olduğunu görebilirler. Buna üşenenler de bir gazetenin internet yayınından seçim sonuçlarına göz atabilirler!

Öyle ya da böyle Türkiye bir seçimi daha geride bıraktı, gelecek pek parlak görünmese de insan umut edebilen bir varlık...

Zozo - Savaş Bir Çocuğua Hiç Yakışmaz

zozo Öylesine plansız, programsız; neler gelmiş neler gitmiş diye film satan her zamanki mekanıma gittim. Klasik diyalogların ardından yeni neler gelmiş, neler gitmiş bakmaya başladım. Doğru düzgün birşeyler bulamayınca da arda kalan sayfalara tekrar göz atmak istedim ve ZOZO ile karşılaştım. Film hakkında herhangi bir bilgim olmadığı için filmin afişine yumuldum uzunca bir süre. Sonra filmden anladığını düşündüğüm, ama şimdi anlamadığını bildiğim çocuğa filmi sordum; ağabey nedcen onu, klasik savaş filmi işte yorumunu aldım. Eve gelip bilgisayarımın başına kurulunca Zozo'nun klasik bir savaş filmi olmadıını, mükemmel denilebilecek bir film olduğunu gördüm...

Film Lübnan'dan İsveç'e kadar uzanan güzel bir öyküye sahip. Oyuncuları da bir o kadar iyi, özellikle Zozo karakterini canlandıran Imad Creidi'ye aşık oldum diyebilirim. Bir çocuk bu kadar mı şirin olur, rolünü bu kadar mı iyi oynar?

Film savaşın acısını gözler önüne seriyor. Savaşın insan hayatından neleri aldığını, insan hayatında ne kadar var olduğunu gösteriyor bizlere... Nitekim Zozo da Lüban'ın o iğreti savaş havasından kurtulup İsviçre'de yaşamaya başlayınca yeni bir savaşın içine giriyor.  Onlardan olmadığı için dışlanıyor, dayak yiyor; diliyle alay ediliyor, bir an önce İsveççe öğrenmesi dikte ediliyor. Burada görüyoruz ki İnsan her zaman anlamsız savaşlar içine düşüyor, savaşların içerisinden kurtulamıyor...

Filmin bana çok önemli bir kazanımı da Arapça oldu, Arapça'yı bu güne kadar Arapça nedir bilmez hocalardan, hırıltılarla dinlediğimiz için Arapça'nın ne kadar güzel bir dil olduğunu fark edememişim. Filmde Arapça'nın aslında kulağa ne kadar da hoş gelebildiğini gördüm. Tüm bunlar ve çok daha fazlası için filmin senaristi ve yönetmeni olan Josef Fares'e debir teşekkür borçuluyum, hayatımda güzel bir film izleme imkanı sağladığınız için teşekkürler Josef Fares.

Sözün özü bu filmi izlemeden ölmeyin. Gerçekten kaliteli bir uluslararası yapım. Sadece filmin müzikleri için bile bu film alınır ve izlenir...

Fotograf:  http://www.moviezine.se/filmbilder/020/zozo.jpg

Sonunda ÖSS Beni De Öptü

öss Önce şöyle güzel bir ohhhhh çektim. Ne rahatmış insanın hayatında ÖSS denen bir zerzevatın olmaması! Kendime geldim yavhu :)

Hayatımın iki senesini verdiğim ve bu iki sene zarfında hayata dair çok az şey kazandığım ÖSS artık hayatımda yok. Ne bela bir şeymiş bu ÖSS, dedim kendime. O kadar bela ki, sonuçları görünce, artık ölsem de gam yemem dedim. Bu kadar mühim bir yer tutumuş yani hayatımda...

Sistem öğrencilere sıradan üniversitelere girme hakkı tanısa da öğrencilerden çok daha fazlasını alıyor! Bu yolda ölen, hastalanan insanlar dahi var. Tüm bunları görünce ve kendi deneyimlerimi de için içine katınca sormak geliyor içimden: Bize bunu mu reva gördünüz!?

Zaten LGS (Şimdi OKS deniliyor.) denen belayla uğraştık çocuk yaşımızda, daha düne kadar da ÖSS belasını başımızdan savmaya çalışıyorduk. (Şükür, savdık sayılır!) Ama dedim ya, tüm bu yaşadıklarımızı mı vefa gördüler bize!? Bu ülkenin gençlerine yapılan, daha geniş bir tabirle bu ülkenin insanlarına yapılanlar insanı yaşamaktan bezdiriyor!

Umarım bir gün, bu ülkenin insanları da yeteneklerine ve ilgi alanlarına göre meslek seçimi yapabilir. Umarım gelecekte milyonlarca összede genç insan oralarda kalmaz, depresyonlara girmez, hayatlarının en güzel günlerini zehir etmek zorunda kalmaz!!!

Barış Akarsu'yu Kullanmanın 100 Yolu

baris_akarsu

Barış Akarsu, Türkiye’nin gündemine damgasına vuran isim. Trafik kazalarında her gün onlarcasını, her yıl binlercesini kaybettiğimiz değerlerden sadece birisi…

Açık konuşmak gerekirse bu olayın üzerinde bu kadar durulmasını, bu çocuk üzerinden bu kadar insanın acımasızca rant sağlamaya çalışmasını anlamakta zorlanıyorum. Çok ciddi dediğimiz radyolar ve televizyonlar, daha Barış Akarsu’yu kaybetmeden önce “Barış Akarsu Öldü Mü, Az Sonra…” deme iğrençliğini gösteriyorlardı.  Bu iş o kadar trajikomik bir noktaya geldi ki, artık korsan müzik yayını yapan web siteleri dahi Barış Akarsu’ya ağıt dökmeye başladılar. Yaşarken yanında olmayan, belki onu tanımayan pek çok televizyon çocuğu Barış Akarsu'nun arkasından ne hikmetse ağıtlar düzmeye başladı!?

Daha sonra bir zat-ı şahane çıkıp ben Barış Akarsu'nun saçlarını çok beğendim, duygulandım onun heykelini yapıp dikeceğiz deme komikliğini gösterdi. İşte bu olayın vahametini somutlaştıran bir atılımdı. Barış Akarsu'nun duruşunu ve sesini bilen, onun arkasında duran birisi olsam dahi bu çıkışı pek olumlu karşılamadım. Eğer birilerinin heykelini dikmeye meraklıysanız bu ülke Barış Akarsu'dan daha yetkin isimler yetişrirmiştir, onlardan başlayın...

Barış Akarsu'yu böylesine anmak istemezdim ama yaşananlar ona saygı duyan birisi olarak bu gidişe tepki göstermemi gerekli kıldı. Onu daha önceleri tanımayan bunca insanın çıkarlarının onun adı üzerinde birleşmesine her Barış Akarsu dinleyicisi gibi tepki duyuyorum, umarım yanlış anlaşılmam...

Not: Fotoğrafın kaynağını vemrek isterdim ama her önüne gelen kullandığı için fotoğrafın kaynağını bulamadım, sahibinden şimdiden özür dilerim.

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.