Kendi blogunu oluştur ;)

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

Ağustos 2007 tarihli yazilar (sayfa 1)Ağustos 2007 tarihli diger ogeler resimler , videolar

Tüm İnsanlığın Çıldırmış Olma İhtimali ve Eski Bir Çin Efsanesi

savaş Daha blog yazmaya başlamamışken, internette okumaya bloca vaktim oluyordu. Sık sık ziyaret ettiğim haber kanalları, kişisel web siteleri ve bloglar vardı. O zamanlar sık sık Emre Kongar'ın kişisel web sitesini, www.kongar.org, ziyaret eder medya notlarına göz gezdirir ve aydınlanma yazılarını okurdum. O zamanlar Emre Kongar bir Çin gezisi yapmıştı ve izlenimlerini malumunuz web sayfasında yayınlamıştı. O günden aklıma çok güzel bir efsane kaldı ve bugün sizlerle öncelikle bu güzel Çin efsanesini paylaşmak istiyorum:

Müneccimleri İmparatora yedi gün yedi gece sağanak yağmur yağacağını, suların her tarafı kaplayacağını ve büyük bir tufan olacağını, bu yağmur suyundan içen herkesin aklını kaçıracağını söyler. İmparator bunun üzerine büyük su kazanları yaptırır ve içlerini suyla doldurur. Tufandan sonra, sarayda yaşayanlar sadece bu sudan içer. Halkı ise artık bütünüyle tufandan sonraki suyu içtiği için aklını kaçırmıştır. Bir süre sonra, saraydaki sular azalmaya başlar ve İmparator kendisinden başka kimsenin depolanan sudan içmesine izin vermez. İmparatorun çevresindekiler de çıldırır. Halkı ve bütün adamları çıldırmış olan İmparator, sonunda herkesin deli olduğu bir dünyada tek akıllı kalmaya dayanamaz, "Getirin şu sudan bir bardak da ben içeyim" der. Ve rivayet edilir ki o günden sonra bütün dünya çıldırmıştır ama herkes deli olduğu için kimse bunun farkında değildir.

Efsanededeki önermenin aksini ispatlamak pek mümkün değil. Sonuçta hiçbir çıldırmış, çıldırmış olduğunu kabul etmez. Bu noktada topluca çıldırmadığımıza nasıl emin olabiliriz? Geçen gün Altan Erkekli, Beşiktaş Kültür Merkezi'nin televizyonda yayınlanan bir oyununda "Eğer herkes aksayarak yürüseydi, aksamayanlara sakat diyecektik..." gibisinden çok güzel bir laf etti. Nedense topluma yaygın olanı normal saymak gibi bir zaafiyetimiz var, oysaki normalin bundan çok daha farklı olması gerektiğini Irak'a düşen her bombada, Afrika'da açlıktan yiğtip giden her canda bir kez daha görmemiz gerekiyor. Dünyayı Google Eart'te yaptığınız gibi elinize alıp bir oraya bir buraya çevirecek olsanız, o genel bakış açısıyla insanı nasıl çıldırmamış kabul edebilirsiniz? Çıldırmışız dostlar, çıldırmışız. Çıldırmamış olsaydık bu dünya bugün olduğundan çok daha yaşanılır olurdu...

Dünya'nın Güneş'in Çevresinde Döndüğü Büyük Bir Yalan!!!

ara Saçmalamıyorum, son derece ciddiyim! Bilimadamlarının Dünya Güneş'in çevresinde dönüyor safsatasına uzun bir süredir şüpheyle yaklaşıyordum ve bugün bunun gerçek dışı olduğuna emin oldum. Dünya Güneş'in etrafında dönmüyor, tabii siz şimdi lise fen kitaplarına fazla inandığınız için benim bu satırlarımı sallamayacaksınız ama ben son derece ciddiyim: Dünya Güneş'in etrafında dönmüyor! Dünya gücün ve bu güce sahip olmamıza sebep olan tek şeyin; paranın çevresinde turluyor. Hem de hiç durmayacakmışçasına...

Bu günkü mevzumuz para! Hani zat-ı şahane demiş ya "Para, para, para...", biz de demişiz ya "Varlığı bir dert, yokluğu kara..." Ben bu yaşıma geldim ama henüz varlığını dert edinmedim :))) İşin karasını da umarım gözlerimi yumama kadar görmem. Parasızlık zor şeydir, pek yaşamadım ama tahmin edebiliyorum.

"Para Para Para" demişken Napolyon'u anmamak olur mu? Adam cihanı birbirine katmış ama sonunda doğru bir laf etmiş: Para, para, para... Sırf bu sebepten Napolyon'u eksik de sayıyorum, ne demek "para,para,para..."? Eksik söylemiş zat-ı şahane, ben diyorum ki; çok para, çok daha para, çok daha fazla para...

Şu Okan da ne paragöz adammış demeyin şimdi. Ben böyle değildim, malumunuz hayat böyle yaptı beni :))) Paranın gücünü geç de olsa gördüm, kendi kendime sordum bu para ne mükemmel birşeymiş böyle? Düşünsenize paranız oranında adamsınız, paranız oranında seviliyorsunuz, paranız oranında lafınız geçiyor bu ülkede. Paranız kadar bu ülkede varsınız. Hatta paranız kadar bu dünyada varsınız! Bunu üzülerek olsa da gördüm, hayat paradan ibaret!!! Devlet hastanelerini, Türkiye'nin görülmeyesice şartlarını görünce anladım paramla var olduğumu. Üniversiteye katkı paylarını, kayıt ücretlerini ödeyince anladım paramla okuduğumu! Bu ülkede yurttaş olmak bile bedava değil, bir avuç toprağınız olsa bile vergisiz oturtmazlar sizi orda...

Böylesine basit bir fikir için bu kadar satır heba etmeyelim, zaten söyleyeceğimi en başında söyledim: Para para para...

İhanet Noktası, Dan Brown ve İleri Casusluk Teknolojileri

teknoloj Mersin'de tatil yaparken plajda bir kitapçı tezgahı vardı, ben de tabii gittim ve iki kitap aldım. İki kitaba birden de o gün başladım, birisi çoktan bitti. Şu sıralar tüm mesaimi İhanet Noktası adlı kitaba harcamaktayım. Kitap oldukça ilginç, özellikle kitabın en başında yer alan "Delta Gücü, Ulusal Keşif Bürosu ve Uzay Sınırları Vakfı gerçek kurumlardır. Bu romanda konu edilen bütün teknolojiler mevcuttur." ibaresi kitabı daha da ilginç kılıyor. Kitap içerisinde yer alan casusluk oyuncaklarını okudukça çevremdeki hemen her nesneden şüphelenmeye, özellikle başımda dönüp duran sineklere daha da bir ilgiyle yaklaşmaya başladım. Açıkçası bu ABD gözümü korkuttu...

Size kitapta sözü edilen sadece bir teknolojiden bahsedeciğim, varın artık gersisini siz düşünün: Mikro Elektro Mekanik Sistemleri (MEMS) -mikrobotlar- ileri teknoloji teftişindeki en yeni ürünlerdi. Buna "duvardaki sinek teknolojisi" diyorlardı. Kelimenin tam anlamıyla. Uzaktan kumandalı mikroskobik robotlar kulağa bilimkurgu gibi gelse de, 1990'lardan itibaren kullanılmaya başlandı. Mayıs 1997'de Dicovery dergisi mikrobotları kapak yaparak, gerek "uçan", gerekse "yüzen" modellerin özelliklerini anlattı. Yüzenler -tuz tanesi büyüklüğündeki nanobazlılar- insanın kan dolaşım sistemine Kan Damarlarında Yolculuk (Fantastic Voyage) filmindeki usulle şırınga ediliyordu.  Şimdi ise gelişmiş tıbbi uygulamalarda doktorlara, uzaktan kumandayla atardamarda dolaşmak, damar içini canlı görüntüyle tetkik etmek ne neştere dokunmadan atardamardaki tıkanıklıkların yerini tespit etmelerine yardımcı olmak amacıyla kullanılıyordu.

Sanılanın aksine, uçan mikrobotlar yapmak çok daha kolay bir işti. Bu makineyi uçuracak aerodinamik teknolojisi Kittyhawk'tan beri mevcuttu, bu yüzden geriye kalan tek şey minyatürleştirme işlemiydi. NASA'nın gelecekte Mars'taki görevler için insansız keşif araçları olarak tasarladığı ilk uçan mikrobotlar, birkaç santim uzunluğundaydı. Ama artık nanoteknoloji, enerji emici malzemeler ve mikromekanikte kaydedilen gelişmeler mikrorobotları gerçeğe dönüştürmüştü..."

Teknolojiyi kitabın satırlarından birebir aktardım. Bu teknoloji ile neler yapılabilir, kitaptan yardım alarak şimdi de ona bakalım. Kitapta şöyle bir öykü var, ki olabilirliği de fazlasıyla yüksek: Birgün söz konusu teknoloji harikası sineklerden birisinin ucuna zehirli bir iğne takılıyor. Bu elektronik sinek de bu iğneyi bir uyuşturucu kaçakçısının evinin içerisine açık olan pencereden girerek o sırada yatmakta olan söz konusu uyuşturucu kaçakçısının etine saplıyor. İğnenin etkisiyle kalp krizi geçiren uyuşturucu kaçakçısının öldüğünün farkına varıldığında ise teknoloji harikası sineğimiz girdiği pencereden çok zaman önce çıkmış oluyor. Olay kayıtlara sıradan bir vaka olarak geçiyor...

Ayrıca mikrobotlarda kamera bulunuyor ki beni endişelendiren asıl mevzu bu. Eğer çevrenizde bir sinek dolaşıyorsa siz siz olun başkalarının görmesini istemeyeceğiniz fiillerde bulunmayın :))) Çünkü mikrobotların kameraları uzaktan kumandasına ulaştırılıyor ve kaydedilebiliyor. Yarın bir gün en mahrem anınızın CNN'de yayınlanması eminim sizin için hoş olmayacaktır.

Kitabı en azından bilimin nerede olduğunu görmek için alıp okumanızı öneririm. Dan Brown, "Da Vinci Şifresi" ve "Melekler ve Şeytanlar"ın ardından beni yine hayal kırıklığına uğratmadı...

Alanında İhtisaslaşmak ve www.agaclar.net

Bloglararası ilişkilerimi yürütürken, yani diğer blog yazarlarına gelip bu satırlara yorum yazsınlar diye yorumlar düzerken, çok yararlı olacağıa inandığım bir yapılanma keşfettim: http://www.agaclar.net/ Ağaçlar hakkında pek çok bilgi, belge ve fotoğraf sunan bu yapılanma bana ihtisaslaşmanın ne kadar da önemli olduğunu ve bizlerin bu konuda ne kadar eksik olduğumuzu hatırlattı. Nedense çoğunlukla web sayfalarımızın içerisinde herşey olsun telaşına giriyoruz, oysaki bu mümkün olmuyor ve sadece yüzeysel bilgilerle kaplanmış güven sorunu yaşayan yayınlar yapıyoruz. Oysaki sadece bir alanda ihtisaslaşmak ve mesaimizi o alanda harcamak çok daha yararlı olacaktır. Bu noktada http://www.agaclar.net/ iyi bir örnek, herkese bakmasını öneririm...

Askeri Müdahale, AKP, 30 Ağustos, İhtimaller

f16 Şu son günlerde "askeri müdahale" olma olasılığı gazete ve televizyonlarda tartışılan bir mevzu halini aldı. Daha dün Tercüman gazetesinde "Yoksa bu sessizlik fırtına öncesi mi?" gibisinden bir yazı okudum. Bu noktada yorum yapacak bilgim yok, şu an fırtına öncesi sessizliği mi yaşıyoruz bunu ancak Genelkurmay bilir. Sessizlik demişken şu an bizim buralar pek sessiz değil, evimiz Atatürk Kültür Merkezi havzasında olduğu için düşük irtifada birçok savaş uçağı semayı keskin bir sesle doldurmakta. Zaten bu gün beni de bu uçaklar uyandırdı, askeri müdahale oldu sandım ve hemen televizyona koştum. Uyuku havamdan uzaklaşmaya doğru 30 Ağustos aklıma geldi :)))

Bu yazıyı yazmama da bu uçaklardan yükselen o yıldırıcı ses vesile oldu. Savaş uçaklarının en önemli silahlarının bu ses olduğuna karar verdim, az önce. O ne muhteşem, o ne sindirici bir sestir öyle? Ben buradayım, üzerindeyim ve seni bitirebilirim diyor.  Bu ses gücü temsil ediyor ve ne mutlu ki bu güç biz Türk halkının, Mustafa Kemal Atatürk'ün değerlerini savnunan her yurttaşın...

Bu noktada birilerine de tavsiye vermek istiyorum, dillerinde sakız ettikleri oranlara pek önem vermesinler. İnsanın en etkin güdüsünün yaşama güdüsü olduğunu, yaşayabilmek uğruna insanın her türlü dönüşü yapabileceğini unutmasınlar. Bu ülkede, kurucular haricinde, en fazla halk desteğini alan isim Adnan Menderes olmuştu ama asılırken onu destekleyen halk onu asanları alkışlıyordu! Alkışlayan insanları bu gün gelinen noktada aşağılayabilirsiniz, fakat bu insana özgü sevmek, aşık olmak veya nefret etmek gibi bir duygudur. Örneğin bir iç savaş sonrası şeriatçı bir gerilla açıklama yapmıştı; "Köylere girerdik, iki adam keserdik ve tüm köylü bize tapmaya başlardı. Ardından köyden ayrılır, köye ordunun girdiğini duyardık. O zaman da tüm köy ordu yanlısı olurdu."

Bu noktada en büyük sorumluluk AKP'de. Ortamı saçma sapan konularda germemeleri çok önemli. Sonuçta bu halkın sizin ideolojilerinizden önce doğru düzgün bir eğitim, sağlık, bayındırlık sistemine ihtiyacı var. Daha dün Fatih Altaylı dünyanın büyük bir ekonomik krize doğru ilerlediğini belirtti, bu krizin kırılma noktası büyük ihtimalle Türkiye'den başlayacak. Bu noktada bu krizin önemlerini almaya bakın sayın AKP yöneticileri. Aksi halde ekonomik kriz sizleri de Türkiye tarihinden silecektir.

Son olarak diyeceğim şudur; haddinizi bilmenizi falan ukala bir dille isteyemem, sizden tek istediğim insanın nasıl bir doğası olduğunu göz önünde bulundurmanız. Atacağınız her adımda iki kere düşünmeniz ve gereksiz polemikler yaratmamanız. Aksi halde emin olabilirsiniz ki size oy veren insanların %95'i üstlerinden iki savaş uçağı geçmesiyle taraflarını değiştireceklerdir. Atma Recep din kardeşiyiz demeyin, benim adım Recep değil! İnanmıyorsanız 12 Eylül sabahını hatırlayın. Binlerce silahlı militan, on binlerce silahlı devrimci evlerinde oturdular, tek bir kurşun bile sıkılmadı! Bilmem anlatabiliyor muyum?

Oyuna Gelme! Oyunu Sen Yönet!

Basın Türkiye'de en fazla oyun oynanan ve kullanılan mecra. Bir oyun bitiyor, arkasından bir diğeri başlıyor ve bu düzen aksamadan devam ediyor. Bu gün de bir oyun oyanıyor ve oyunu oynayanlar her zaman olduğu gibi kazanıyorlar...

Mevzumuz Hürriyet gazetesi! Emin Çölaşan'ın işine son verilmesi sonrası, Perşembe günü tirajı aniden 30.000 düşen Hürriyet ardından da 44.000 okurunu kaybetti. Bu böyle gidemezdi, gazetenin dehalarından Ertuğrul Özkök olaya el koydu. Kaybedilen okurlar bir an önce tekrar kazanlımalıydı! Ertuğrul Özkök hemen işe koyuldu. Kardeş kuruluşta bir canlı yayına katılan başbakanın Bekir Coşkun için sarf ettiği talihsiz bir sözünü cımbızlayarak manşet yaptı. Ardından da Hürriyet'te yapmacık bir muhalefet başladı. Böylece Emin Çölaşan'ın kapı dışarı edilmesiyle kaybedilen, genellikle AKP'nin duruşunu benimsemeyen kitle gazeteye geri çekilmeye çalışıldı. Ki son günlerdeki tirajlar bu kitlenin gazeteye yavaş yavaş döndüğünü göstermekte. Bu noktada Hürriyet'e boykot edin gibi bir önerim olmayacak, sadece gazete okumanın aslında yazılan o satırları okumaktan çok daha kompleks birşey olduğunu görmenizi diliyorum. Bu dileğim gerçekleştiği taktirde, Ertuğrul Özkök dehası gerekeni yine yapacaktır ama bu gelişme süreci sonrası basınımız nitelik kazanacaktır.

Not: Bloguma Ertuğrul Özkök gibi dehalar aranmakta, kendisine güvenen okurlarım okan_yuksel@yahoo.com adresini kullanabilirler :)))

Kısa Bir Eskişehir Molası...

eskişehir Haftasonunu nasıl değerlendirelim derken aklımıza Eskişehir'e gitmek geldi ve yollara düştük. Eskişehir beklediğimden çok daha güzel bir çehreyle karşıladı beni. Bundan önce Eskişehir'i bir Avrupa kentine benzeten çok insanla konuşmuştum ama yine de Eskişehir'i gözlerimle görmeden inanamamıştım. Şu an ise Eskişehir'in bir Avrupa kendi olmasını iddialı bulsam da Eskişehir Büyükşehir Belediyesi'ni yarattılan bu mükemmel şehir için kutluyorum. Türkiye için oldukça farklı bir ortam, bir yanınızda tramvaylar, öbür yanınızda porsuk çayı ve parklara serpiştirilmiş onlarca sanat eseri...

Yollar bomboş, trafik sorunu yok denecek kadar az. Tramvaylar vızır vızır çalışıyor. Trafik kurallarına fazlasıyla uyuluyor. Araç sürücüleri yayalara saygılılar.  İki kez yaya geçidinde tüm araçlar yayalara geçme izni tanıdı, bu Türkiye standartlarının çok üstünde :)))

Benim gibi yemek canavarlarını oyalayacak pek çok mekan mevcut. Biz yemeği tarihi Ar Lokantası'nda yedik. Pek çok çeşit ve tat sundular. Fiyatlar Türkiye ortalamasında, çok aşırı değil. Sunum kalitesi noktasında da başarılı sayılırlar,  özellikle çoban salataları yemek niyetine rahatlıkla yenilebilir: Zeyinyağının ve nar ekşisinin o mükemmel birlikteliğine ekmek banmamanız olası değil :)))

Yemeğin ardından Eskişehir'i sokak sokak dolaşırken dikkatimi çeken bir husus da Eskişehir halkı oldu. Eskişehir halkının bu kadar çağdaş göründüğünü bilmiyordum, daha doğrusu sanmıyordum. İnsanlar hem çok sıcak kanlı, hem saygılı. Adres sorduğumuz hemen herkes elinden geldiğince bize yardımcı olmaya çalıştı. Bunu Ankara'da yaşamak oldukça zor. Ayrıca sokaklar ve parklar tertemiz; ortalıkta çöp görmeniz pek olası değil. İşin garip tarafı ortalıkta temizlik elemanı da görmedim, bu da halkın belirli bir kültür seviyesini yakaladığını gösteriyor.

Ankara'da yaşıyorsanız, bir haftasonunuzu Eskişehir'de geçirmenizi öneririm. Böylelikle Melih Gökçek ve Yılmaz Büyükerşen arasındaki farkı gözlemleyebilir, Ankara'da eksik olan ruhu görebilirsiniz. Eskişehir'de çok güzel bir ruh yaratılmış ve bu da Eskişehir'i fazlasıyla modern kılıyor. Darısı Ankara'nın başına...

Bloggum Blog Yarışması 1. Blog: Okan Yüksel Yazıyor...

Bugün sabah kalkar kalkmaz, yüzümü bile yıkamadan bilgisayarımın başına koştum. Bugün Bloggum Blog Yarışması sonuçları açıklanacaktı ve içten içe dereceye girmeyi istiyordum. Yarışma sonuçlarının açıklandığı sayfa açılırken fazlasıyla heycanlandım, gözlerimi kapadım. Gözlerimi açtığımda karşımda en başta kendi blogumu gördüm ve bu yarışmada birinci olduğum anlamına geliyordu. Şu an çok mutluyum, bu gururu bana yaşattığı için tüm Bloggum ailesine ve yarışma jürisinde yer alan Turay Meier, Vepa Halliyev, Alper Akcan ve Arda Kutsal'a sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

Bu gün benim doğum günüm ve alabileceğim en güzel hediyeyi aldım. Bunda siz okurlarımın da katkısı çok. Sizin yorumlarınız ve destek postalarınız olmasaydı bu günlere, çok açık söylüyorum, gelemeyecektim. Sizlerin yorumlarını okudukça, yazılarımın okunduğunu gördüm ve bu bana büyük bir yazma hırsı verdi. Bu noktada bu ödül büyük oranda sizin hakkınız, sizin emeğiniz. Tüm yorumlarınız ve destek postalarınız için teşekkürler.

Genel sonuçlara ve yarışmaya katılan dostların bloglarına http://www.bloggum.com/ adresinden ulaşabilirsiniz. Ayrıca bloggum'un yarışmanın en başında belirttiği gibi bu yarışta herkesin birşeyler kazandığı inancındayım. Rekabet ortamı olsa da dostlukla ve yardımlaşmayla bir yarışın sonuna geldik ve bu yarış sonunda ne mutlu ki kaybeden olmadı.

Gelinen noktada üsümde daha yoğun bir sorumluluk hissediyorum. Bu güne kadar yazıyrodum ama artık daha bir yazacağım :)))

Gazeteport Yeni Yazarlar Arıyor

Son zamanlarda adını fazlasıyla duyuran haber sitesi Gazeteport yeni yazarlar arıyor. Bu sebepten çok güzel bir yarışma düzenlenmiş. Özellikle blog yazarlarının bu yarışmayla ilgileneceği inancındayım, sonuçta pek çok blog yazarı sesini daha fazla insana duyurmak istiyor ve bence bu yarışma en uygun yol. Yarışma hakkında genel bilgileri aşağıda sundum, şimdiden yarışmadaki tüm rakiplerime başarılar diliyorum :)))

Yarışmaya katılım 1 Eylül günü bitiyor. Daha sonra yazılar incelenecek ve yarışmaya katılacak ilk 25 kişiyi belirleyeceğiz. 25 kişilik de yedek liste oluşturacağız. Başvuruların yoğunluğu dikkate alındığında, yarışmanın başlangıç tarihini 15 Eylül'e ertelemek zorunda kaldık. 15 Eylül itibarıyla 25 artı yedek 25 aday listesinde yer alanlardan her hafta yeni bir yazı isteyeceğiz. Yazılarınız, sizin için açtığımız özel sayfalarda yayınlanacak. Ve her yazar adayı, hangi sırada yer aldığını görecek. Sıralamanın hangi kriterlerle gerçekleşeceğini yarış başlamadan önce açıklayacağız. Elbette okurlarımızdan en çok oyu alan adayların şansı yükselecek. Jürinin verdiği puanlar da önemli. Yedek listede yer alan adaylarımız da okuyucuların oylarıyla bir üst listeye girme şansını elde edebilecek. Bunun da kriterleri duyurulacak. Yazarlar en çok okunandan, en az okunana doğru sıralanacak. Haftanın en çok puanı alan yazarı birinci sayfamızdan anons edilecek. 12 hafta sürecek bu uygulamanın neticesinde geriye 10 aday kalacak. Sonra yeni bir yarış süreci yaşanacak.

Detaylar ve yarışmaya katılım için http://www.gazeteport.com/ adresine başvurabilirsiniz...

12 Yıl 7 Ay...

nazim_hikmet İnsan hayatında önem verilmeyen, fakat hayatın gidişatını değiştirecek anlar olur. Bilmem siz bu anların farkına varabiliyor musunuz? Bundan yıllar önce bir hafta sonu okul arkadaşlarımla okulun yorucu atmosferinden uzaklaşmaya çabalıyorduk: Klasik haftasonu muhabetleri, yemek, sinema, buz pateni ve ardından D&R... Bu noktada benim hayatım D&R'da bir kitap rafının önünde değişti. Cebimde kalan son parayla bir kitap almak istedim ve gözüme iki kitap kestirdim. Bunlardan birisi öykü antolojisi, bir diğeri de Ekber Babayev'in Nazım Hikmet kitabı idi. Uzunca bir süre bu iki kitabı da elimde çevirdim, param olsa ikisini alacaktım ama yoktu. Sonuçta o kitaplardan birisi, tahmin edeceğiniz üzere Ekber Babayev'in Nazım Hikmet kitabı o gün eve benimle döndü. Bu gün bile düşünmekteyim, eğer o gün öykü antolojisini alsaydım hayatımda neler değişecekti? Ben nasıl bir ben olacaktım, kim bilir? Hayat buydu işte, önemsiz saydığımız kararlar hayatımız üzerinde bizden daha fazla söz sahibi oluyorlardı...

Bu gün konumuz ben ve Nazım Hikmet! Daha doğru bir tabirle benim gözümden Nazım Hikmet...

Nazım Hikmet'le tanışmam yukarıda anlattığım şekilde oldu. O kitabı okudukça onu daha iyi anladım, küçücük yaşta şiir neymiş en ustasından öğrendim. Hayatıma büyük bir etkisi oldu, hatta hayatıma yön veren insanlardan birisi...  Onu okuduktan sonra inşaatta çalışan işçilere, sokakları temizleyen belediye görevlilerine, seyyar satıcılara kolay gelsin demeye başladım. Bu gün bunları unutsam da o zamanlar ufacık bir çocuğun her önüne gelene kolay gelsin amaca demesi hoş olmuştur herhalde :)))

Geçen hafta katre'nin blogunda Biket İlhan'ın Mavi Gözlü Dev filmi hakkında bir eleştiri okudum ve filmi alıp izledim. Nazım Hikmet'in hapishane günlerini de böylelikle görmüş oldum. Çok üzüldüm, utandım: böylesine büyük bir şairi 12 yıl 7 ay boyunca duvarların ardına tıktığımız için kendimizden utandım. Türkiye'de Nazım Hikmet olmanın ne kadar da zor olduğunu, Nazım Hikmet olmak için ne bedeller ödeneceğini biraz olsun korkarak gördüm. Bir insanın bir dava uğruna neler yapabileceğini, nelerden feragat edebileceğini takdir ederek öğrendim. Ve en önemlisi hayatın her yerde, her zamanda ve koşulda devam ettiğini, devam etmesi gerektiğini anladım.

Şiirin mükemmeliğini, Nazım Hikmet gibi bir ustadan öğrenme şerefine eriştim. Bu son Nazım Hikmet yazım olmayacak, elbet devamı gelecek. Şimdi kısa da olsa bir mola...

dörtnala gelip uzak asya'dan
akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket, bizim

                                        bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
                                        ve ipek bir halıya benziyen toprak
                                        bu cehennem, bu cennet bizim

                                                                                         kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
                                                                                         yok edin insanın insana olan kulluğunu,
                                                                                          bu davet bizim...

                                                                                                              yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
                                                                                                             ve bir orman gibi kardeşçesine,
                                                                                        bu hasret bizim...

Not: Nazım Hikmet fotoğraflarıyla hazırlanmış, Leman Sam'ın eşsiz sesinden "Memeleket" şarkısını dinlemek için videolar bölümüne göz atınız. Fotoğraflar ve mükemmel bir ses için şiddetle önerilir.

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.