Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

Ağustos 2007 tarihli yazilar (sayfa 2)Ağustos 2007 tarihli diger ogeler resimler , videolar

Youtube'ta Ulu Öndere Eşcinsel Yakıştırması

youtubeYoutube ikinci bir rezilliğe daha imzasını attı: Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün cinsel hayatını konu alan ve Mustafa Kemal'i küçük düşürmeyi amaçlayan bir video daha maalesef youtube'ta yayınlandı. Buna tüm Atatürkçüler olarak tepkimizi net ve bir an önce koymalıyız. http://www.youtube.com/watch?v=mxYuZDyNHj4 adresinden ulaşabilece-ğiniz videoya yorumlarınızı yazabilir, tepkinizi gösterebilirsiniz. Yalnız lütfen bununla sınırlı kalmayın ve elinizden geldiğince tüm dostlarınıza bu konuda bilgi verin. Ajanslara, televizyonlara ve gazetelere elektronik postalar atarak bir önceki vakada olduğu gibi konuyu gündeme getirmeye çalışın. Ayrıca özellikle ingilizce bilen dostlar tepkilerini videonun altındaki yorum bölmesine ve direk youtube'a iletsinler...

Mustafa Kemal Atatürk'ün zekasıyla ve var ettikleriyle uğraşamayacaklarını anlayan bu basiret yoksunları çareyi belaltı vurmakta buldular. Ama unutmasınlar ki bir vururlarsa bin yiyecekler. Ne bu topraklar ne de Mustafa Kemal Atatürk'ün mirası sahipsiz değildir, cumhuriyetin aydın gençleri ebediyete kadar bu değerlerin savunucusu olacaktır...

Not: Bu noktada gösterdiğimiz tepki eşcinselliğe ve eşcinsellere değildir, lütfen kimse alınmasın. Bu blogda diğer insanları rencide etmeyecek her tercihe saygı duyulmaktadır, duyulacaktır. Çabamız Mustafa Kemal Atatürk'ü küçük düşürmeye çalışan basiret yoksunlarına haddini bildirmektir. Saygı ve sevgiler.

İçişleri Bakanı Risotto, Risotto Vali Yedi

risotto Aziz Nesin kalk o mezardan, sana yine malzeme çıktı... Anadolu çocuğu bakan efendi risotto yedi, vali görevden alındı, görevden alınan valiyi cumhurbaşkanı danıştay üyeliğine atadı, bakan "ben olsam soğan kırar onu yerdim" demeci verdi... Gazeteler sütun sütun haber yaptı, televizyonlar bangır bangır bağırdı, yurdum gündemi bir utançla daha sarsıldı...

Ders 1: Okan Bey, ÖSYM senin uluslararası ilişkiler okumanı uygun gördü, ileride de ineklemeye devam edersen kaymakam hatta vali bile olabilirsin.  Bu risotto bombardımanı sana Tanrı'nın bir uyarısı. Kaymakam, vali falan oldun mu sakın ola risotto falan ikram etmeye kalkma, gördün sürüyorlar adamı...

Ders 2: İleride bir bakanla falan aynı masayı paylaşmak durumunda kalırsan, mutlaka açıkma yap: efendim risotto şarapla, şarap üzümle, üzüm onunla, o bununla, bu şununla, şu ötekiyke, öteki berikiyle yapılır :)))

Ders 3: Eğer bir bakan evine konuksa sakın ola riske girme: git bir çuval soğan al, soğanları eşinle bir güzel kır, cücüklerini bakana, iç kabuğunu bakanın eşine, dış kabuğunu kendi eşine, çöpünü de kendine servis et. Ayrıca soğan'ın alkol içermediğini de mutlaka belirt :)))

Ankara Modern Bir Şehirmiş!?

kaldırı Ankara'yı tanımadan, sokaklarını arşınlamadan anlaşılmayacak bir önerme: Ankara modern bir şehirdir! Ben maalesef Ankara'yı tanıma ve sokaklarını arşınlama fiilini işledim. Sonuç olarak tüm şişirilmişliğine rağmen Ankara'nın hiç de modern bir şehir olmadığını, Türkiye'nin başkenti sıfatını taşıyamadığını üzülerek gördüm. Ankara'nın modern bir şehir olma yolunda daha uzun seneler yürümesi, bu şehri yönetenlerin şehircilik nedir öğrenmeleri lazım...

Ankara'nın en önem verilen bölgesinde, Çankaya, yaşamama rağmen bu şehire oldum olası alışamadım. Kusurun bende olduğunu da sanmıyorum: misal Tandoğan Meydanı'ndan çıkarsınız, Kızılay'a kadar bir tane çöp kovası göremezsiniz. Ortalığı pislik götürür. Kaldırımlar ya bozktur ya da çöp doludur. İğrenirsiniz, kokar! Ardından Kızılayda Karanfil Sokak'a girersiniz, burada da çöp kutusu falan yoktur, etraf restoranların çöplükleri veya çöplüklerinden geriye kalan pisliklerle doludur. Ki Karanfil sokak yayınevlerinin ve kültür merkezlerinin yoğun olduğu bir bölgedir. Buna rağmen nedense kimse bu iğrenç kokuyu, pisliği iplemez!? Susar bir Kızılay turu atarsınız, ama ne mümkün? Ankara'da yürüyecek kaldırım bulmak ne mümkün? Andezit'in ne pis bir taş olduğunu, ya da andezitin kaldırımlarda kullanılmaması gerektiğini en iyi Ankara'da anlarsınız. Zaten kaldırımlardan andezit fışkırmaktadır, üç tanesi kaldırımda kalmışsa bir tanesi mutlaka sökülmüş ve ayağınızın çarpmasını bekliyordur. Kaldırımların büyük oranı kırık ve döküktür! Ayağınızdaki ağrı zamanla başınıza doğru, sinirle kayar. Ankara'nın taşına bak'ı hatırlar, insanların gözlerinde yaş ararsınız. Şaka değil bu kaldırımlar adamı ağlatır, bir de kadınsanız ve ayağınızda topluklu ayakkabı varsa ananızın gözlerinden de yaşlar süzülür. :)))

Bir Kızılay turu attıktan sonra metroya binmek, eve dönmek istersiniz. Ulustaki patlamadan sonra konulması akla gelen güvenlik görevlileri üstünkörü çantanızı arar. Her nedense vücudunuza plastik patlayıcı sarabileceğiniz akıllarına gelmez, üstünüz kalabalıktan olsa gerek aranmaz!? Metrodan çıkar evin yolunu tutarsınız...

Yazın sıcağını atmak, serinlemek için musluğun karşısında alırsınız soluğu. Musluğu çevirirsiniz, çevirirsiniz ve tekrar çevirirsiniz. Amanın o da ne? Birşey akmıyor bundan. Hatırlarsınız birilerinin modern diye yutturmaya çalıştığı koca bir şehirde su olmadığını!!! Küfredersiniz, suyla buluşamayan lavabo tükrüğünüzü kucaklar...

Bunun üzerine gider gazeteyi açar ve "Ankara Modern Bir Şehir" manşetini görürsünüz, gülersiniz. En iyi ihtimalle oturur bu satırları kaleme alırsınız.

Tamam Mı, Devam mı? Devam...

yol Dün gece bir duygu boşalması yaşadım. Belli süreçler, yaşanımışlıklar sonucunda mutlaka yaşıyorum bunu. Bu üçüncü ya da dördüncüsüydü ve geçti gitti. İnsan bunu arada bir yaşamalı, hayatta bir hiç olduğunu ara ara hatırlamalı ve ona göre yapmalı planlarını. En azından dün gece ben buna inandım. Kararlarımı, yaptıklarımı ve yapacaklarımı masaya yatırdım. Bunlarla birlikte neden blog yazdığımı da uzun uzun düşündüm, bir ara bu satırların son bulmasına karar verdim. Şu an ise bu kararımın arkasında durmadığımı okuduğunuz satırları yazarak gösteriyorum. Bloguma son vermek isteme sebeplerim sizlere diğerlerinden çok da farklı birşeyler sunamamam, bu hayattan yeteri kadar birşey almadan birşeyler sunmaya çalışmam ve en önemlisi yazılarımın okunmasını ve yorumlanmasını beklemem. Ben böyle değildim, hatta buna karşıydım. İnsanlar okusunlar ve yorum yazsınlar diye yazanlara karşı sert bir muhalefet yapardım. Oysaki ben de az da olsa bunun için yazdım, üzgünüm.

Geldiğimiz noktada, dünden kalan düşünce iklimi dahilinde blogumun geleceği hakkında kararlar alacağım. Neler yapacağıma, neler yapmayacağıma karar vereceğim! Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, artık satırlarım tamamen bana ait olacak. Satırlarıma benim dışımda hiçbir etkinin tesir etmesine müsade etmeyeceğim: Bu güne kadar karşınıza "ben" olarak çıkmaya çalıştım, artık "ben" olarak çıkacağım. Konu seçimi yapmayacak ve sadece bir konu üzerinde yazmayacağım. Blogumu tam anlamıyla "günlük" haline çevireceğim. Bu gün ne yaşamışsam, ne düşünmüşsem onu yazacağım. Artık blogumda sadece "ben" olacak, bu satırlara ve bu bloga benden başkasının müdahale etmsine müsade etmeyeceğim! Yazmak için kendimi kasmayacağım, içimden ne gelirse onu kırpmadan, bükmeden sunacağım...

Tek Dileğim Karanlıklar İçinde Kaybolmak...

Sıkıldım birşeylerden, kendime güvenemez oldum. Nedendir bilmiyorum, fazlasıyla karamsar oldum. Ne oluyor bana, bilmiyorum. Ne olduğunu bir anlasam, ah bir anlasam bu aptal gidişe belki dur diyebilirim.

Son günlerde hiç adam akıllı kitap okuyamadım, saçma saçma sözlük entryleri girdim, birçoğuna yazılan cevpları teker teker okuyarak zamanımı öylesine harcadım. Elime hiç gazeteyi almadım, beş dakika olsun ana haber bültenine göz atmadım. Yattım, kalktım, yedim, internette zaman öldürdüm ve sonra tekrar yattım, yedim ve tekrar internette zaman öldürdüm...

Gitmek istiyorum artık buralardan. Sadece bana ait olan, tertemiz dünyama gitmek istiyorum. Ben bu hayat, bu toplum için yaratılmamışım. Aşklarım bile fazla geliyor artık bana, kendi dünyamda onlara bile yer ayırmak istemiyorum. Yalnız kalmak, sessizliğin ve karanlığın içinde kaybolmak istiyorum. Hani gece yolculuk yaparken ülkemin aydınlatılmamış bozuk yollarında kafanızı göğe çevirirsiniz ve uzayı en net biçimiyle görürsünüz ya, işte o koca karanlık içinde sönmüş kara bir yıldız olmak istiyorum. Var olmak ama varlığımın bilinmemesini istiyorum. Sıkıldım artık, bıktım...

Fazlasıyla güçlü görünen ama aslında içinde büyük yorgunluklar barındıran bir bünyeyim. Bu satırlar içimdeki yorgunluğun dışa vurumu, artık bedenim benden umudu kesti ve insanlığa yardım çığlıklarıyla kendini duyurmaya çalışıyor. Tüm bunlar benim suçum değil ama. Bu dünya daha temiz olsaydı ben de daha temiz olacaktım. Aslında hala temizim ama hayat çok pis, zamanla kirletecekler beni de. Belki de kirlendim.

İnsanın hayvandan pek de farkı olmadığını anlamanın derin üzüntüsünü yaşıyorum, oysa ben insanı çok farklı görmüştüm. İnsana inanmıştım, ama hayat hayvanlar için nasılsa bizim için de öyle. İnançlarımız boş: inanacak birşeyler yok, sadece gerçekler var. Pek azımızın bildiği, bilenlerin de büyük oranda yanlış bildiği gerçekler...

İnsan çaresiz, basiretsiz ve aşağılık! Evet, bu gerçek. Bunu tüm din kitapları da haykırıyor, Nietzsche gibi bir ileri-ateist de. Herhalde ortak noktada buluştukları istisnalardan birisi bu, insanın aşağalık olması. Aşağıyız, sürünüyoruz. Acı ama gerçek bu. Nietzsche demişken, onu okudum ama anlamamışım. Bunu şimdi anladım, mutlu olmak için cehaletin içinde yüzmem gerektiğini önermişti bana. Ama dedim ya okuyup da anlamamışım, şimdi ise çok geç...

Ver elini hüzün, ver elini acı; birlikte süzülelim şu karanlık semada. Ama sonra beni orda tek başıma bırakın, karanlıklar içinde kaybolmaya şiddetle ihtiyacım var!!!

En Tatlı Sabahlar Çokokremle Başlar...

Dün geç saatlere kadar msn'de çok sevdiğim bir dostumla yazıştım. Uzun uzun blogum ve geleceği hakkında tartıştık, planlar yaptık. İnsan kedisine ait olanı başkalarıyla konuşamıyor, yani genelde karşısındaki insan o olgunlukta olmuyor: sizi eleştiremiyor. İnsanın dostu, eleştirmesini bilmeli. Hatta yeri geldiğince hakaret etmesini de bilmeli, sizi engelleyebilmeli. Özge, işte benim için bu! İyi ki var ve isteğim üzerine aşağıdaki satırları kaleme aldı. Beni acımasızca eleştirmesini söyledim, o bunu kendi bildiği yoldan yaptı. Elçiye zeval olmaz, yorumlarınızı ona acımasızca yapabilirsiniz. En azından ben acımayacağım :))) Şimdi söz sırası konuk yazarımız Özge Akkuş'ta...

“En tatlı sabahlar çokokremle başlar... çokokrem…”

Bunun yalanını doğrusunu karıştırmıyorum. Çünkü beni çocukluğuma götürüyor -o masum yıllara-. Portakal kabuğuyla karışmış kırmızı kalem kokulu pembe çöp kovasına, okuluma gidiyorum. Örgün kurumlara zincirlendiğim ilk zamanlar… Daha yedimi yememişim. Bir heyecan ki sormayın! Ama kitabı defteri tutmuşluğumuz, karalama yapmışlığımız var çok şükür. Neyse çizgi sıralamaya başladık; sağa doğru birinci sayfa, ikinci sayfa, üçüncü… şimdi sola birinci, ikinci, üçüncü sayfa… Her harfi birer sayfa yaz Allah yaz! Tam bitti derken; ses çıkarma yarışları başladı; heceler, kelimeler ve kahretsin ki cümleler! Ardından fişlerimiz geldi. Çocuğuz ya bu kelimenin bir eylem olduğunun farkında değiliz .-Kuyruk acımız olunca anladık.- İşte ben de kurdum dünyalar “fişler” üzerine. Mısırı en çok Ömer sevdi. Bir Işık tanıyamadım süt içirecek ama olsun! Çoğaldıkça çoğaldık… Sıfatlar, zamirler, kesirler geldi.

                                    Öğrendim.

                                                      Öğrendim.

                                                                       Öğrendim.

Aslında olduğumuz ilk, olduğunu sandığımız ikinci bölümüymüş kesrin! Payda büyüdükçe küçülürmüşüz… Aldırmıyordum bunlara ama öyle yerlerdeyim ki şimdi… Ah ah bakın bakın, tekrar bakın bana! Kâğıdım bile yok çizgimi yaslayacak. Çarpıldım bu suda aydınlatmaya çalışırken. Tecavüz etti, kime sevgiyle yaklaştıysam! Ezberden kalma bir şiir okuyayım belki severler dedim… Sarı pencerelerde örümcek ağlarına gömdüler, ama üfledim dağıttım.Sonra tek taraflı piçlerim oldu tecavüzden kalma…Gittim mavi ekranlara hibe verdim! Ne de yanlış yapmışım şimdi anlıyorum… Ve en değerlilerimden birine - sana – sesleniyorum! Evlatların en iyisini hak ediyor(herkesinki gibi değil) Onları bu soysuzluklara bırakma… Üşüyecekler, yalnız kalacaklar, zaman aşımına uğrayacaklar, kimse dokunmayacak.

Yapma ne olur, gel tatlıya bağlayalım şu işi. Kâğıdından özür dile, tutuver elini!

Uludağsözlük Nereye Koşuyor?

Blog yazmaya başlayınca sözlükleri de okur oldum, sonradan bir de baktım yazar etmişler beni :))) Önceleri büyük bir iştahla entryler girerken zamanla soğudum. Şu sıralar arada bir girip ne var ne yok diye bakıyorum sadece. Bu gün de bu tür rölanti bakışlarımdan birisini atarken, açılan başlıklar ve yorumlar beni derin derin düşünmeye zorladı. Kendi kendime uludağsözlük nereye koşuyor diye sordum?!

Beni kara kara düşünmeye zorlayan başlıkları sizlerle paylaşmak istiyorum: acaba ben mi birşeyleri yanlış anlıyorum, yoksa yanlış giden birşeyler mi var? İşte yaran başlıklar: mayo giymek günah, cübbeli ahmet hoca, yanında türbanlı biri varken rahat eden insan, başörtüsüne karşı çıkanlar islamla problemlidir, fettullah hocanın gözyaşlarını yalan sanmak, kürt olmaktan utanıp türk olmak isteyen kürtler, zekeriya beyaz, genelev diyalogları, başörtüsü ve türban arasındaki fark, mini etek giydiği halde ahlaktan bahseden kız... (19 Ağustos 2007 başlıklarının an itibariyle görünen kısmı?!)

İnsan kara kara düşünüyor, sözlükler böyleyse sokaklar nasıl acaba?!

Bloglarda Yemek Salgını ve Yaşasın Yemek Yemek!!

yemek Düşünüyorum öyleyse varım demiş filozof; ben daha filozof olamadığım için, yiyorum öyleyse varım diyorum :))) Varlığımı hissetmek için de tabii bol bol yiyorum. Yesem de karnım bir türlü doymuyor, doysa da canım hala birşeyler yemek istiyor. Buna sanırım obezite de deniliyor ama ben gocunmuyorum, ne de olsa yedikçe şişmeyen bir bünyeye sahibim. Konumuz ne felsefe ne de benim oburluğum, tüm bunları sıcak bir giriş olsun maksadıyla yazdım ve şimdi izninizle esas mevzuya geçiyorum...

Blograzzi'de blog blog dolaşırken birşeyin farkına vardım: Hemen her blogda en azından bir iki yemek yazısı var. Şükür ben de eksik kalmadım ve dün Ergül Teyze'nin dolmalarını yazdım. Ama baktım ki konsept uymamış, şu an moda yediğini yazmak değilmiş, iş tarif vermekteymiş. E ben de eksik kalmak istemiyorum tabii, artık ben de varım yemek aleminde. Hem artık yiyerek de var olmayacağım, hemen annemi arayacak birlikte birşeyler yapmaya çalışacağım. Ya görün işte sizin için yaptıklarımı :))) Neyse lafı uzatmayayim artık, sözün özü artık ben de yemek tarifi sıkıştıracağım yazılarımın arasına. Hem de en kısa zamanda; annem bir gelsin, işte o zaman...

Yan Komşumuz Ergül Teyze ve Muhteşem Dolmaları

dolma Aç karınla bilgisayar başında kıvranırken birden kapı çaldı. Zilin melodisinden yan komşumuz Ergül Teyze'nin geldiğini anladım ve miskim miskin kapıyı açmaya yöneldim. Amanın o da ne? Ergül Teyze, sağolsun eli boş gelmemiş. Koca bir tabak dolusu dolmayı da yanında getirmiş. :))) Bir mutlu oldum, bir mutlu oldum ki dolmaları mideme indirdikten sonra gelip blogumda sizinle paylaşmak istedim. Teşekkürler Ergül Teyze, artık dolmanın üzerine de bir tel kadayıfı getirirsin umarım :)))

Fransa Fransa diye kendimi paralasam da ülkemin bu güzelliklerini Fransa'da veya herhangi bir Avrupa ülkesinde bulamayacağımı biliyorum. Ne mutlu bize ki hala komşuluk denen birşeyin farkında bir toplumuz. Düşünsenize yan komşunuzun oğlunun evde tek olduğunu biliyor ve kendi sofranıza yemek götürürken bir tabak da ona götürmeyi düşünüyorsunuz. Umarım bu güzellikleri insanımız zamanla unutmaz...

Doğayla İç İçe Bir Yaşam Merkezi: Bürücek

bürücek Mersin'indeki tatilimin ardından Ankara'ya dönerken Toros Dağlarının üzerine kurulmuş Bürücek Yaylası'na uğradık. Adana'da ikamet ettiğimiz zamanlar haftasonlarını gelir bu yaylada, dedemden kalan evde geçirirdik. Evin içerisindeki elma, erik, ceviz, kızılcık, fındık, böğürtlen, kiraz, vişne ve dut ağaçlarının altında geçti yaz tatillerim. Belki de tombul bir çocukluk geçirmemin sebebi bu ağaçlardan mideme indirdiğim meyvelerdi, kim bilir?

Bugün de dünden farklı geçmedi, yiyebildiğim kadar erik yedim, üzerine elma ve daha sonra asma dallarından üzüm. Annem yukarıya yemeğe çağırdığında ben çoktan karnımı doyurmuştum :))) Onlar yemeklerini yerken ben evin bahçesindeki divana serilmeyi uygun gördüm, uzunca bir süre üzerimdeki elma ağacını izledim, düşündüm ve sizlerle bu güzellikleri paylaşmaya karar verdim. Öncelikle resmi ağızdan, Pozantı Kaymakamlığı'ndan, bu güzel yaylayı sizlere anlatayim:

Bürücek yaylası suyu temiz, çam havası, sessizliği ve yeşilliği ile ünlüdür. Adanın  tanınmış aileleleri bu yaylayı tercih ederler. Yaylanın kuruluşunun çok eski olduğu söylenir. Bir ara halkın yaylalardan ziyade denizi tercih etmesi ile eski önemini kaybeden Bürücek yaylası, son yıllarda denizin kirlenmesi sebebi ile tekrar tercih edilmiş ve yaylaya yeniden büyük bir akım başlamıştır. Bürücek yaylası özellikle son yıllarda villalarla dolmaktadır. Uzaktan bakıldığında yemyeşil ormanları ve tabii görünümü ile bir tabiat harikası olan Bürücek yaylası, çok meyilli bir alanda dağ eteğine kurulmasına karşılık asfalt yolu, elektriği, otomatik telefonu, düzenli içme suyu şebekesi ve muhteşem villaları ile Adanın en ünlü yaylasıdır. Artık günah benden gitti, gider de beğenmezseniz eleştirilerinizi söz konusu resmi makama dilekçe aracılığıyla yapabilirsiniz. :))) Resmi makamlar her zaman özet bilgi verirler, bu sefer de öyle olmuş ve bir detay atlanmış: Bürücek yaylasında çeşmelerden akan su Hayat Su'yun şişelendiği kaynaktan gelmektedir. Şekerpınarı, Hayat Su aracılığıyla hem Türkiye'ye hem de ücretsiz olarak Bürücek yaylasına suyunu bonkörce akıtmaktadır. Bu noktada babam her zaman insanların parayla içtikleri sularla maydonoz, nane suluyorum diye bana takılır. Ama maydonozun, nanenin de canı var di mi?

Ulaşım noktasına gelirsek, Bürücek yaylası Adana'ya ve Mersine aşağı yukarı yüz kilometre ve ulaşım otoyol aracılığıyla sağlanıyor. Bu noktada Adana'daki veya Mersin'deki evinizden çıkıp otoyola girmeniz yeterli, zaten otoyol yaylanın ortasındaki vadiden geçiyor. Ankara veya İstanbul'dan geliyorsanız malum Adana yolunu takip etmelisiniz, zaten yolun sağına ve soluna kurulmuş villaları görürsünüz...

The Rise of Sodom and Gomorrah - Therion
Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.