| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

Yazılar arşiv 08.2007 Other entries in 2007-08 resimler , videolar

Ve sonunda tatil biter...

deniz Hayatta sonunda bitecek olan şeylere oldum olası ısınamadım. Eğer birşeyin sınırı varsa o şey aslında benim için yoktur. Sofrada, tam karşımda fazladan bir litrelik kola beni beklemiyorsa, bardağımdaki kolanın da bir anlamı olmaz. Tatil de işte böyle, geziyorum tozuyorum ama sonunda Ankara'nın yolları görünüyor ve işin tüm cazibesi yok oluyor. Özellikle bu gece, Akdeniz sahillerinde hayat yeni yeni başlarken içimdeki burukluk da artıyor...

Turistle gezgin arasındaki fark şudur, diyor Sheltering Sky: Turist döneceği tarihi bilir. Ben bu sınıflamada turist olmak istemez, döneceğim tarihi meçhule ertelemek isterdim. Oysa hayat şu an için buna müsade etmiyor ve ben yarın Ankara yollarına düşeceğim. Tek tesellim yazılarımı Ankara'da daha rahat yazabilecek olmam. Şimdilik kendinize iyi bakın, ben yanıbaşımda fazlasıyla hızlı yaşanan bir gecenin içinde dalmak için satırlarıma şimdilik son veriyorum )

Akdeniz Yazıları Yoksa Hiç Yazılmayacak Mı?

mersin  Merhaba dostlar, sonunda uzun zamandır beklediğim Adana ve Mersin yolculuğumu tamamladım. Sonunda memleketimin sınırları içerisindeyim ve inanılmaz bir mutluluk yaşıyorum. Havanın bunaltıcı olmasına rağmen Akdeniz tüm bonkörlüğüyle beni kucalıyor ve serinletiyor. Ankara'nın o kasvetli ve kuru ortamından kurtulduğum için kendimi çok rahat hissediyorum. Birazdan Akdeniz'in sahile vuran dalgalarına ayaklarımı uzatacak, o güzelim suyla bir olacağım. Ardından güzel bir duş alacak, havanın kararmasına doğru o güzelim Akdeniz Akşamlarına akacağım...

Bu noktada benden uzun satırlar beklemeyecek kadar anlayışlı olduğunuzu biliyor ve affınıza sığınıyorum. Akdeniz hemen on metre uzağımda tüm ihtişamıyla beni selamlarken içimden Akdeniz Yazıları yazmak hiç de gelmiyor. Hem yaz yaz da nereye kadar, size Akdeniz'i sunamadıktan sonra anlatmanın ne faydası var? Sözün özü Akdeniz'in anlatılmayacağına karar verdim, böylelikle Akdeniz Yazıları Serisi de hüsranla sona erdi   Bu noktada size tavsiyem gelin ve doğanın güzellikleri içinde kaybolun...

Bloglararası Mimleme Furyası ve "Dandik Teknolojilerim"

İnsan blog yazmaya bir ay önce başlayınca öyle herşeye vakıf olamıyor. Zamanla öğreniliyor bu blog aleminin rajonunu Bu gün de bana kısmet oldu, yeni birşey öğrendim ve sizlerle paylaşmak istedim. Mevzumuz "Bloglararası mimleme"; nedir ne değildir kısaca, öğrenebildiğim kadarıyla sizlere anlatayim: Bir blog yazarı blogunda herhangi bir konu hakkında anketvari bir yazı kaleme alır ve bu anketvari yazıyı tanış olduğu blogcu dostlarına paslar. Dostaları da imkanları ve dostlukları dahilinde bu pası gole çevirmeye çalışır ve sözkonusu ankete katılır. Sonra kendisi de bir başka dostuna veya dostlarına paslar ve bu furya saadet zinciri misali uzayıp gider...

Şu an içinde bulunduğumuz furyanın adı "Dandik Teknolojilerim". Hayatta kullanıp da dandikliğini görme şerefine eriştiğimiz teknolojileri burada paylaşmamız gerekiyor ve ben de hatırımda kalanları aşağıda sıralıyorum:

Dizüstü Bilgisayar: Eğer birşey dizlerinizin üzerinde düşmeden durabiliyor ve o şeyin adı "Dizüstü Bilgisayar"sa onu dizlerinizin üzerinde veya kucağınızda kullanmak için alırsınız. Ben de onun için aldım dizüstü bilgisayarımı ama gel gör ki zavallım dizlerimle tanışma şerefine iki yıldır eremedi. Nedeni ise çok basit: Dizüst bilgisayarı dizlerinizin üzerine veya kucağınıza aldığınız vakit altındaki tüm havalandırma çıkışları kapanıyor ve makina inanılmaz ısınıyor.  Bu noktada makinaya acıyor ve mecburen masa üzerinde kullanmak durumunda kalıyorsunuz. Bunun dışında daha da önemlisi bilgisayar dizlerinizin üzerinde büyük bir işlev kaybına uğruyor, işlevsizleşiyor adeta.

Portatif Kitap Okuma Lambası: Bu zatı şaheneyle tanışmam da Dost kitapevinde oldu, aaa ne de güzelmiş dedim ve aldım. Eve gelip ambalajını açtığım vakit pek de güzel olmadığını anlayacaktım. Öncelikle çok güzel düşünülmüş birşeymiş gibi gelse de işlevsellik bakımından çok zayıf bu portarif kitap okuma lambaları. Sayfalara tutturuyorsunuz ve her sayfa çevirişinizde ya kayıyor, ya yanlış bir tarafa fırlıyor. Bu bakımdan okuma hızınızı büyük ölçüde yavaşlattığı gibi insanı da sinirleriyle başbaşa bırakıyor. Eğer okuduğunuz kitabın yazarına acıcık bir saygınız varsa bu dandik tekonojiye para vermeyin. Verirseniz de alın evinizde sergilemek için büfeye koyun...

Gelgelelim işin teşekkür ve paslama kısmına. Öncelikle Doğancan Ülker'e, http://www.dogancanulker.com , bana bu pası attığı için teşekkürlerimi sunuyorum. Pası kime atacağım noktasında ise kararsızım, şu an için hakkımı saklı tutmak kaydıyla işi zamana bırakıyorum...

Not: Son yazımı Akdeniz'in meltemine karşı yazacaktım ama mimleme furyasına girme şerefine nail olduğum için Mersin yollarına düşmeden yazmak istedim. Ayrıca "Akdeniz Yazıları"nı video haline getirmeye karar verdim, geldiğimde Okan Yüksel TV yayınlarıyla karşınıza çıkabilirim

Ver Elini Akdeniz...

tatil Sonunda tatil vakti geldi çattı. Ankara’nın susuz ve kasvetli ortamından çıkıp; kendimi Akdeniz’in güzel sularına bırakmak, bir güzel serinlemek için yarın yollara düşüyorum. Hedefim öncelikle Toros Dağlarının üzerinde kurulmuş, muhteşem bir doğaya sahip Bürücek yaylası, oradan da Mersin Çeşmeli. Anlayacağınız önce dağ, sonra deniz; önce yeşil, sonra mavi...

Sanıyorum on beş, yirmi günlük bir tatil yapacak, bu süreçte elimden geldiğince bloguma dönüp bir şeyler yazmaya çalışacağım. Hatta fotoğraf makinemi de sırf bu nedenle çantama attım. Yazılarımı çektiğim fotoğraflarla desteklemeyi düşünüyorum. Böylelikle “Akdeniz Yazıları” adını verdiğim yazı dizim daha anlamlı olacak.Bir dahaki satırları Akdeniz’in meltemlerine karşı yazmak umuduyla, hoşça kalın…

Okura Sorular...

Koca bir ayı geride bıraktığımız şu günlerde blogumu ziyaret eden siz okurlarıma beş sorudan oluşan bir sınav hazırladım. Her sınavda olduğu gibi kopya çekmek, sıra altında kitap karıştırmak vs. yasaktır. İstenilen sorudan başlanılabilir ve sadece istenilen sorulara cevap verilebilir. Ad, Soyad yazmak beş, blogunuz varsa adresini yazmak havadan on puan kazanmanıza vesile olacaktır. Herkese başarılar diler, saygılar sunarım...

1-) Bir okurum olarak bloğumu/yazılarımı neden okuyorsunuz?
2-) Bloguma ilk olarak geldiyseniz nasıl bir izlenim ile ayrılıyorsunuz?
3-) Daha önce bloğumu okuduysanız nasıl bir beklenti ile tekrar geliyorsunuz?
4-) Bir okurum olarak bloğumdan ne umuyor, ne buluyorsunuz?
5-) Siz okurlarıma yazılarım haricinde başka neler sunmalıyım?

Not:Bu etkileşimi sizlerin karşısına daha iyi bir blogla çıkmak amacıyla yapıyorum, eğer görüşlerinizle katkıda bulunursanız çok mutlu olurum.

Korkuyorum Anne

korkuyorum_anne Bir film almak, izlemek ve sizlere anlatmak için yine başıma büyük dertler aldım. Ankara'nın bu bunaltıcı havasında bilgisayarımın başından kalkıp, onca yol yürüdüm ve sonunda zor da olsa korsan bir cd satıcısı bulabildim. Bulmuşken de cebimde ne varsa boşalttım tabii, eve girerken filmlerin yarısını çantama yarısını da babam kızmasın diye kemerime sokuşturdum. Anlayacağınız tüm bu eziyetlere sırf sizin için, gelin de şurada bir iki satır yazımı okuyun diye katlandım. İnanmadınız değil mi? İnanmayın zaten...

Gelgelelim "Korkuyorum Anne"ye. Eskiden olsa saklardım ama artık bunun zeka fışkırması olduğuna inandığım için sizden saklamayacağım: Filmin afişinden, filmin bir komedi filmi olduğunu ne hikmetse anlamadım; hatta daha abesi ilk başlarda filmin bir koku filmi olabileceğini düşündüm. Gel gör ki filmin afişindeki koca bir gülen suratın farkına varmam uzun sürmedi ve kendime uzunca bir süre güldüm. Bu bakımdan daha jelatinini açmadan beni güldüren ilk Türk komedi filmi olma özelliğini de taşıyor Korkuyorum Anne...

Film "İnsanlar ikiye ayrılır..." diye başlıyor. Önce şaka gibi algılıyoruz. Sağlık memuru Rasih bey insanları eğri basanlar doğru basanlar; komşusu terzi Neriman hanım ince belliler, kalın belliler; sünnetle başı belada küçük Çetin sünnet olmuşlar, olmamışlar; kocasız çocuk doğurmaya niyetli İpek sevdiklerine verdikleri hediyeleri geri isteyenler, istemeyenler diye insanları ikiye ayırıyor. Önceleri elbette bunlara bolca gülüyorsunuz, zamanla bu iddiaların aslında sizlere bir felsefe sunduğunu anlıyorsunuz. Bu ve daha burada saymaya fırsat bulamayacağım onca özelliği bakımından filmin sadece güldürmediğini, insana ve hayata dair pekçok şeyi içerisinde barındırdığını söyleyebilirim.

Evinin altında koca bir sinema olan ben her nedense bu filmden haberdar olmadım, dolayısıyla filmi alırken pek de kaliteli bir yapım olduğuna emin değildim. Kimlerin oynadığı hakkında en ufak bir fikrim dahi yoktu. Ne mutlu ki film korkularımı yersiz çıkarttı ve mükemmel bir oyuncu kadrosuyla karşımda dikildi. Filmde kimler yok ki? Ali Düşenkayalar (Bu isme dikkat!), Işıl Yücesoy, Köksal Engür, Şenay Gürler, Arzu Bazman, Bülent Emin Yarar, Turgay Aydın... 

Ali Düşenkayalar'ın yanına "Bu isme dikkat!" ibaresi koydum çünkü gerçekten de dikkat edilmesi gereken bir oyuncu. Filmde mükemmel bir oyunculuk çıkartıyor ve sizi en fazla o güldürüyor. Zaten filmin öyküsü de genellikle onun başından geçen olaylar üzerine kurulmuş:Korkuyorum Anne, Ali’nin geçirdiği bir trafik kazası ile başlıyor. Ali, kazada hafızasını kaybediyor ve filmin bütün ‘insanları’ kendilerini Ali’nin kafa karışıklığı ile gelen bir karmaşanın içinde buluyorlar.

Uzun lafın kısası, eğer düzgün bir film izlemek istiyorum diyorsanız bu filmi alın. Hatta alıp da bir kere izlemekle de kalmayın, iki ayda bir tekrar izleyin. Her izleyişinizde de Reha Erdem'e bu kadar güzel bir film yaptığı için teşekkür etmeyi unutmayın...

Not: Film hakkında bana inanmıyorsanız veya filmin resmi web sitesini görmeden film almamcılardansanız, buyrun: www.korkuyorumanne.com

Koca Bir Ayı Devirmenin Mutluluğu...

Koca bir ayı devirmenin mutluluğuyla yazıyorum bu satırları. Zaman ne kadar da hızlı geçiyormuş diyorum içten içe, sanki daha dün yazmaya başlamış gibi hissediyorum kendimi. Evet dostlar, koca bir ay geride kaldı ve ben hala aynı hevesle birşeyler yazmak istiyorum. Umarım benim yazmaya duyduğum bu hevesi siz de yazdıklarımı okumak için duyuyorsunuzdur. Eğer satırlarımla sizlere kendimden birşeyler sunabiliyor ve satırlarımı size okutabiliyorsam ne mutlu bana...

Kirlenen Türkçe

ataturk_harf_devrimi Nedendir bilmiyorum? Son zamanlarda yabancı sözcüklerle sık sık karşılaşır oldum. Her gün dolaştığım sokakların bir Türk sokağı olduğunu algılamakta artık güçlük çekiyorum. Mağazaların isimleri, ürünlerin üzerlerindekiler tamamen yabancı geliyor bana. Haber bültenlerini, köşe yazarlarını algılamak için yanımda küçük el sözlükleri taşıyacağım günler ufukta görülüyor gibi. Bunları abartıyor muyum acaba? Türkiye’nin önde gelen gazetelerinin birisinin genel yayın yönetmeni “Gazeteler bir eğlence aracı haline gelmiştir.” derken maalesef “eğlence” kelimesini “entertainment” kelimesini birçok kez tekrarladıktan sonra telaffuz ediyor. Neden? Yoksa kullandığı kelimelerin Türkçelerini hatırlamakta zorluk mu çekiyor!?

Sokakların, sohbetlerin ve insanların bana yabancı kokmasının nedenini medyaya bağladım diyelim. Peki ya, neden medya Türkçe var iken yabancı dilleri kullanmak arzusunda? Bunun nedeni de maalesef sokakta dolaşan, benimle sohbet eden, okuduğum gazetede yazan, izlediğim televizyonda program yapan insanlar; yani kocaman bir toplum: Son yüzyıllarda batının olanı üstün saymaya, ciddiye almaya başlayan, Türkçeyi yabancı diller sınıfında küçük görme gafleti içerisinde olan ve benim de mensubu olduğum bir toplum. Bundan dolayı yabancı adlı, Türk mağazaları rağbet görmekte; arz ve talep dolayısıyla da yavaş yavaş mağazaların adları bana daha fazla yabancılaşmakta. İnsanlar sohbetlerinde yabancı kelimeleri kullanmayı üstünlük sayarak sık sık yabancı kelimeleri kullanmakta. Öğrenciler gördükleri yarım yamalak yabancı dil derslerinde öğrendikleri yabancı sözcükleri sohbetlerine katmakta, bunun nedeni de yabancı kelime kullanmayı üstün sayan zihniyettir. Bilim adamlarımız dahi halkla iletişim kurarken yabancı terim kullanma hastalığından kurtulamamaktadır. Anlattıkları meseleyi zaten zorlanarak anlayan bizler, araya bir de yabancı kelimeler girdiğinde konudan tamamen kopuyoruz. Korkarım “Ağır ol molla sansınlar” sözü yerini “Yabancı dille konuş bilgili sansınlar” sözüne bırakmıştır.

Aileler çocuklarının yabancı dil öğrenmeleri için çabalar göstermekte; çocuklarını kurslara göndermekte, özel dersler aldırmaktadırlar. Bunu yavaş yavaş her sokağa yayılan yabancı dil dershaneleri somut şekilde gösteriyor. Dünyanın hiçbir yerinde böylesine arttığı görülmeyen yabancı dil kursları; maalesef ülkemde anaokullarına kadar inmiştir. Yedi yaş öncesi çocukları önceleri, “Bir, iki, üç…” diye sayarken artık bunun yanında “One, two, three...” diye saymaya başlayan bir toplumun mensubuyum. Peki, bunun ne zararı var? Yabancı dil bilmenin ne zararı var diyenleriniz elbette vardır, olmalıdır. Yabancı dil öğrenmenin kimseye bir zararı olmayacaktır; fakat yabancı dil öğrenmek ana dil tamamen öğrenilmeden yapılmamalıdır. Bunun aksini, bu gün görüldüğü gibi çok acı olur. Yeni nesiller yabancı dille ana dilleri arasındaki farkların ayrımını yapamazlar.

Sizce neden evrenselleşen bir dünyada; milletlerin, dinlerin, dillerin bir yapılmaya çalışıldığı bir dönemde “Türkçe kirleniyor!” diye haykırıyorum? Bayanlar baylar, ben de en az sizin kadar ırkçılığın, din üzerine kurulu katliamların ve birbirini anlayamayan milyarca insanın yaşadığı dünyanın bir mensubu olmaktan haz duymuyorum. Fakat birileri bunun böyle olmaması gerektiğini söylerken; birleşim noktasına kendi değerlerini koymaya çalışıyorlar. Tüm insanlık kendi dinlerini, kendi dillerini, kendi değerlerini benimsesin istiyorlar. Bence bu bir kültür kıyımıdır; fakat bunu anlamayan milletler evrensel olduklarını sanıp kendi dillerini, kendi kültürlerini öğrenmeyerek emperyalist dünyanın başındakilere benzemeye çalışıyorlar. Ne mi oluyor? İki tabure arasında kalıyorlar. Bir bakıma her ikisinde de oturamıyorlar. Her an düşüp yok olma tehlikesiyle karşı karşıyalar.

Ben herkesin ortak bir dili konuştuğu, ortak insani değerlerin taşıdığı, atalarından dolayı hor görülmeyen insanların olduğu bir dünyada barış içinde yaşmak istiyorum; fakat bu dünyanın herkesin İngilizce konuştuğu, sadece Amerikalıların ve Avrupalıların insan sayıldığı ve insanların değerlerinin atalarıyla belirlendiği bir dünyayla karıştırılmasını istemiyorum.

Her Çekirdek Bir Ağaçtır

meyve_baslikli_kiz Bundan yıllar öncesinde Tyson adında bir dostum vardı, birlikte bisiklete biner dağ bayır dolaşırdık. Yine böyle dağ bayır dolaşılmış bir günün ardından bizim evin terasında almıştık soluğu. Ayaklarımızı uzatmış konuşmadan seyrediyorduk karşımızdaki manzarayı... Tabii karnımız da açıkmıştı, ben ev sahibi olmanın veridiği sorumlulukla mutfağa indim.  Görünürde pek birşey olmasa da buz dolabına sıkıştırılmış poşet poşet yeni dünyaları (Malta eriği de deniliyor.) gözüme kestirdim ve bir güzel yıkayarak dostuma servis ettim...

İşte öykümüz bu noktada anlam kazandı: Abartısız iki üç kilo yenidünyayı bir güzel yedik ve çekirdekleri kim daha uzağa fırlatacak oyununu oynamaya başladık. Çimlendirme çalışmaları yapılan bahçeye sırayla çekirdek fırlatarak, sıklıkla da çekirdek tükürerek kendimizce güzel bir oyun oynadık. Bu oyun fırlatılacak çekirdek bitene kadar devam etti ve daha sonra unutulmak için beynimizin bilmem neresinde depolandı.

İlerleyen zamanda doğa beynimizi yanılttı ve bu çocukça oyun unutulmaktansa beynimize kazındı. Bugün o evimize her gidişimde evimizin manzarasını süsleyen onlarca yenidünya ağacının arasından geçmek zorunda kalıyorum. Bizim o salyalı çekirdeklerimizin şu an benim boyumu aşmış yenidünya ağaçlarına dönüşmüş olması doğanın bizlere verdiği bir armağan.

Ne mutlu ki doğanın bu armağanın farkına TEMA gibi bir kuruluş da vardı ve paçaları sıvayarak hemen işe koyuldu. "Her Çekirdek Bir Ağaçtır" adlı bir kampanya başlatıldı ve hızla da sürdürülüyor. Bu kampanyanın özeti şu: Yaz mevsiminde yediğimiz meyve çekirdekleri çöpe atılarak yok edilmektedir.Oysa ki bu çekirdekler gölgede kurutulup sonbaharda toprakla buluşturulursa,her çekirdek bir meyve ağacına dönüştürülebilir. ‘Her Çekirdek bir ağaçtır’ projesi kapsamında toplanan meyve çekirdekleri (kiraz, erik, kayısı, şeftalı ve badem) Manisalı paraşütçüler aracılığı ile Spil Dağına serpilecek. Manisa Belediyesi, TEMA Vakfı, Manisa Havacılık Topluluğu ve Manisa Dağcılık Grupları iş birliği ile uygulanacak olan proje insan hayatı var olduğu sürece devam edecek. Kampanya çerçevesinde 1 yılda 10 milyon meyve çekirdeği toplanıp bunların 1 milyonunun meyve ağacına dönüşmesi sağlanacak. Sıfır (0) maliyet ile uygulanan bu proje Manisa’da Küresel ısınmaya karşı önlem içeren en büyük proje olacak.

Sizin yapmanız gereken ise yediğiniz meyvelerin çekirdeklerini evinizde güneş görmeyen bir alanda kurutmak ve bir an önce TEMA'ya ulaştırmak...

Not: Bu kampanya'dan haberdar olmamı sağlayan Yoldaş Blog'a teşekkürler.

Kötü Çocuk Oray Eğin ve Vasat

ora_egin Ne zamandır Oray Eğin hakkında bir iki satır yazmak istiyordum ama araya seçimler girince aklımdan çıktı gitti. Bugün Cüneyt Özdemir'in deepnot'unda arama yaparken karşıma "Oray Eğin'i Anlama Kılavuzu" çıktı ve ben de Oray Eğin hakkında bir iki satır yazmayı tekrar gündemime aldım.

Pek çoğumuz Oray Eğin'i "Şarkı Söylemek Lazım" adlı yarışma programındaki polemikleriyle tanıdık. Bu polemikler onun kişiliğini değerlendirme noktasında insanımızı fazlasıyla subjektif kıldı ve bir de baktık ki Oray Eğin televizyonların kötü çocuğu olup çıkmış! Kutuplaşma kültürüyle yetiştirilmiş yurdum insanı bu noktada da kutuplaşmayı kendisine bir görev bilmiş ve bir anda "Oraycılar"la Anti-Oraycılar" ın savaşı başlamış...

Bu noktada çok keskin bir taraftar olmasam da kendimi "Oraycılar"a daha yakın buluyorum. Neden mi? Çünkü Oray Eğin misyonu ve doğru düzgün bir vizyonu olan nadir Televizyon Çocukları'ndan, ayrıca sağlam bir gazetecilik deneyimi var. Şu an moda Oray Eğin'i karalamak olsa da ona çamur atarak takdir toplama peşindeki yüzlerce insandan birisi olmak bana pek yakışmaz. Buna rağmen burada Oray Eğin'in avukatlığını yapmak gibi bir amacım da yok, yapmaya çalıştığım insanların gözünden kaçan noktaları ortalığın durulduğu şu günlerde bir güzel ortaya koymak.

Pek üstünde durulmadıysa da Oray Eğin'in asıl yapmaya çalıştığı vasata karşı savaş açmaktı. Belirli bir kesimin tabulaştırdığı sesleri, yüzleri, yazarları, hatta vücutları tartışmaya açması; eleştirilemez görülenleri eleştirmesi; "devlet'in sanatçısı, gazetecisi olmaz; gazeteci devletten basın kartı, onay almaz" mealinde laflar etmesi ve daha pek çok çıkışı benim takdirimi topladı. Oray Eğin'i bu süreçte daha fazla sevdim, kendime daha yakın hissettim. Çünkü Türkiye'deki hemen her sektörün vasat kişiliklerle döndürülmeye çalışıldığının, elimizde çok az kalifiye adam olduğunun, bu kalifye insanlarımızın da beyin göçüyle birer birer yiğtirildiğinin ben de farkındaydım.

Bu farkındalığım sebebiyle milliyetçi hislerli kabaran dostlar olacak ve yanlış düşündüğümü iddia edeclerdir. Ben hiç de yanlış düşündüğümü sanmıyorum, çünkü bir ülkede genelev patroniçesi vergi rekortmeni oluyorsa o ülkede ne sanayi vardır, ne kültür vardır ne de başka birşey vardır! İşte iddia ettiğim savaş da bu noktadadır, vasat budur ve vasat olan aşılmalıdır...

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.