Kendi blogunu oluştur ;)

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

Eylül 2007 tarihli yazilar (sayfa 1)Eylül 2007 tarihli diger ogeler resimler , videolar

El Uzatmak...

aşk Irvin D. Yalom'un "Nietzsche Ağladığında" adlı kitabının bilmem kaçıncı sayfasında çok güzel bir anektod yer alıyordu. Bu anektodu kitap içerisinde Nietzsche dillendirse de ona ait olup olmadığı noktasında emin değilim. Gerçi şu an önemi de yok, ben bu sebepten hatırımda kaldığı şekilde anektodu paylaşmakla yetiniyorum:

Birgün birisini beklersiniz ve beklediğiniz kişi karşı kıyıda belirir, aranızda sadece bir köprü vardır. Siz onun gelmesini beklemezsiniz ve onu davet etmek için öne atılır, elinizi uzatırsınız. Oysa o, sizin bu tepkinize sırtını dönerek cevap verir.

Hayat hakkında edindiğim derslerden, hatta en önemli derslerden birisi bu. Bunun acısını yaşamaktayım; el uzatmanın acısını, sabredememenin acısını ve bekleyemeyecek kadar sevmenin acısını...

Siz siz olun aşkınızın tohumunda ayrılığı var etmeyin, eğer ettiyseniz buradan buyurabilirsiniz.

Üniversite, Dersler ve İnsan

Sonunda ciddi ciddi derslere başladık. Artık elimiz boş gidemiyoruz üniversiteye, dönerken de elimiz ve beynimiz hep daha fazla dolu oluyor. Ne mutlu bizim için. Dersler çok dolu geçiyor, üniversitenin lise ile pek da alakasının olmadığını gördüm. En büyük farkları eğitim kalitesinde; üniversitenin eğitim kadrosu ve kalitesi oldukça iyi.

Salı günü "İktisada Giriş" dersi vardı. İnsanın üzerine, insana dair uzun uzun bir konuşma dinledik. Profesörümüz tahtaya birşeyler karaladı ve ben okuduklarımdan nedense mutlu oldum. Çünkü iddialarım akademik temel kazanıyordu. Mevzu yine "ben" ve bencillik. Üst başlık, "İnsana Dair Genel Kabuller" idi ve başlık altında söz konusu genel kabuller sıralanmıştı. İlk sırada ne vardı dersiniz: İnsan bencil bir varlıktır. Ben yazınca inanmayanlar oluyordu, artık bir zahmet iktiasada giriş kitabı bulup okusunlar :)))

Dün de hukuk dersimiz vardı, laiklik üzerinde durduk uzunca bir süre. Ardından anayasa geldi ve ben yeniden düşünmeye başladım yurdum gündemini.

Hal an itibaryle böyle, üniversite beni beklediğimden güzel karşıladı. Tek sorun hala öğrenci işleri, şimdi de ders seçiminde bir sorun olduğunun farkına vardım. Aman Allahım, ne olacak benim bu halim? :)))

Kazanmak, Kazanmak, Kazanmak...

çocuk55 Hayatta malumunuz her zaman birşeylerin peşinden koşuyor, kazanmak uğruna kendimizden birşeyler veriyoruz. Çoğu zaman verdiklerimizden fazlasını kazanıyoruz, kimi zaman sadece kaybetmekle yetiniyoruz. Gerçi mevzumuz bunlar değil, bugün mevzu sadece "kazanmak".

Hayatta herşeyi kazanabiliyoruz; ÖSS'yi ders çalışarak, yeni bir arabayı veya evi emeğimiz karşılığında kazanabiliyoruz. Kapitalizm tüm acımasızlığıyla birlikte bizlere bunu sunabiliyor. Ama hayatta herşey kazanılamamalı; örneğin ben seveceğim kızı kazanmamalıyım! Evet hayatta herşeyin bir yolu yordamı var ama insan dostunu, belki de aşkını nasıl kuralları belirlenmiş bir yolda yürüyerek kazanır ki? Ben dostumu veya aşkımı kazanmışsam onların dostluğu veya sevgililiği nerede kalıyor? Bir insanı elde etmenin yolu veya belirli bir bedeli olmamalı ya, insan biraz farklı olmalı...

Ama olmuyor değil mi? Bu noktada aciziz. Hayatta herşeyin kazanılması; herşeyi kazanmak için belirli bir yolun, yordamın olması hoş değil. Hani vardır ya "Erkekleri etkilemenin 100 yolu" veya "Burcuna göre kadınları etkilemenin yolları." vari kitaplar, bunlardan da dert yanıyorum. Ya ben sevdiğim insanı daha önceden belirlenmiş yollardan etkileyip kazanabileceksem, o insan nasıl sevgilim olur?

Hayat ve sevgi zaman zaman çok zor ve daha da acısı tek kişilik. Ben sevdiğim insanı kazanmak istemiyorum, aksi halde insanlığımdan birşeyler yiğtirmekten korkuyorum. Çünkü sadece hayvanların birbirini etkileme klişeleri olduğuna inanıyorum, insanların değil. Ve ben bunları yazarken simge durumuna indirgenmiş bir web sayfasında "İnsanın en yakını maymunlar. Hatta bu benzerlik son bulgularla yüzde 99'a çıkıyor" yazıyor...

Ve ben de sizlere sesleniyorum. Acı ama üstün insan olma yolunda hala tek bir adım dahi atamamışız. Olsa olsa "hayvanlar alemi +1" dir değerimiz. Ve 18 yılda şunu öğrendim: Okan, hayatta çok seveceğin dostların veya sevgililerin olacak ama hiç birisi senin "bir tanen" olamayacak. Çünkü onların acı da olsa bir bedeli ve bu bedeli ödeyecek senden başka insanlar da var olacak. Hal böyleyken aşkın ve sevginin bedensel ihtiyatçan öte olduğunu kim söyleyebilir. 2007 yılının şu soğuk 24 Eylül'ünde bir selam da benden olsun sana Freud...

Her Aşk Tek Kişiliktir ve Vassiliki...

vasiliki Dün kafam karıştı, oldukça fazla. Üzüldüm, sıkıldım. İnsanın beklediği birşeyin gelmemesi  ne kadar da kötü olabiliyormuş, bunu gördüm. Ardından da bir selam'ın insanı ne kadar mutlu edebileceğini tüm yüreğimle hissttim. O güzel "selam" gelene kadar gece bana zehir oldu, sigaraya başlamayı bile düşündüm :))) Ama böylesine bir hata yapmaktansa güzel bir film izleyerek kafamı dağıtmaya çalıştım...

Evet bugün güzel bir filmi daha yazıyorum, bloguma. Uzun zaman oldu; iyi film izlemeyeli ve burada sizlerle paylaşmayalı. Filmimizin adı Vassiliki. Yunan yapımı, mevzu ise çok derin. İnsana dair bir film, en azından dünkü atmosferde ben filmin bu yanını gördüm.

Konu, güzel bir kadının 1949 Yunan iç savaşında dağa çıkan komünist kocasına yardım götürürken yakalanmasıyla başlıyor. Yakalayan faşist çavuş, faşisti hakaret olarak söylemiyorum çavuş gerçek bir faşist olduğunu kanıtlayacağını söylüyor çünkü, bu güzel kıza tecavüz ediyor. Bu pisliğin ardından kızı mahkemeye göndermek varken salıveriyor ve yeni bir aşk başlıyor. Daha sonra evlilik ve birbirliktekik. Hatta ilerleyen zamanda Vassiliki adlı güzel kızımız hamile bile kalıyor...

Film gerçek bir hayat hikayesinden alıntı. Bu bakımdan hayatı yansıtması bir yana hayatın içinden kopup geliyor ekranlarımıza. Bu noktada ben Vassiliki'ye pek sıcak bakamıyorum ama. Film onun ikinci aşkını her ne kadar kutsasa da ben açıkçası iğrendim! Böyle olmamlı ya, unutulmamalı sevilenler. İnsan eşinin kafasını kesen bir adamla aynı yatağı paylaşmayacak kadar miğdeli olmalı, insan sevdi mi tam sevmeli!

Ama olmuyor değil mi? Olmuyor. Üzülüyorum buna...

Ey Vassiliki hanım, umarım türevlerin hiçbir zaman hayatımda olmaz. Aksini kaldıracağımı sanmıyorum çünkü. Gerçi hayatın çok da güzel olmadığını ve daha da önemlisi her aşkın tek kişilik olduğunun bilincindeyim. Yazdıklarım sadece edebiyat, belki biraz özlem ve belki biraz da ütopya...

Sevgi Pınarı

sevgi meydanı1 Uludağ Üniversitesi İİBF beni beklediğimden daha farklı karşıladı. Sanırım sevgiyi ve aşkı böylseine kutsamış, Uludağ Üniversitesi İİBF gibi çok az okulumuz var. Zamanla okulumu tanıdıkça daha fazla hoşuma gitmye başlıyor...

Düşünsenize, İİBF'nin A ve B blokları arasındaki meydana “Sevgi Meydanı” adını koymayı kaç kişi düşünür? Meydanın ortasındaki o tek ağaca, segi ağacı; meydanın başındaki çeşmeye, sevgi pınarı deme inceliğini kaç öğretim üyesi gösterir? Bunları öğrenince yüzüm güldü :))) Sevgi meydanında karşılıklı oturmuş, biririni kesen kız ve oğlanları gördükçe de yüzüm gülmeye devam edecek.

Bakalım biz kimlerle buluşacağız Sevgi Meydanında, Sevgi Pınarı'nın hemen başında? Sevgi pınarı akıp akıp güzel bir Derya var eder belki bana da... Kim bilir?

Hayat Bir Postmodern Roman!?

çocuk2 Hayat bir postmodern roman: Hiçbirimiz ondan aslında hiç bir bok anlamadığımızı itiraf edemiyoruz; eleştirmenler dahil... Bu noktada Tuna Kiremitçi'ye ben de katılıyorum ve insanların bu anlamsızlık içinde gereksiz onca şeyin peşinde kendilerini heba etmelerine bir anlam veremiyorum. Ey insanlık, anlam veremediğin bu hayat hızla gelip geçerken önünde iki seçenek var: Birincisi, bu kısacık hayatta saçmasapan soru ve sorunlarla uğraşmak. Diğeri, herşeyi unutup sadece geçip giden zamana zevkler ve anlamlar katmak...

Her iki yolun sonu da aynı; bastığın bu topraklardan yok olmak. Hayat kısaca, ölümden ibaret! Bu noktada hayatın kısalığının bilincinde olmak çok önemli. İnsan hayatın kısacık olduğunu anlarsa, gelip geçen anların değerini daha iyi anlayacaktır. Hayattını gereksiz mevzularla yıpratmayacak ve karartmayacaktır.Yüz yıl öncesinde beni bilen kimse yoktu, çünkü ben yoktum. İki üç yüzyıl sonra da beni bilen kime olmayacak, çünkü ben o zaman da var olmayacağım. Hal böyleyken nerde kaldı benim varlığım? Bunları düşünüyorum, düşünüyorum ama Descartes gibi varlığımı hissedemiyorum. Düşünüyorum, öyleyse varım demiş ya zat-ı şahane. Ben de düşünüyorum ama bende tık yok. Sanırım ikimiz farklı şeyler düşünüyoruz :)))

Ana fikri meçhul bir yazı oldu bu seferki. Ama yine de ben bu yazıda vermek istediğim ana fikri açıklayayim: Hayat kısa bir rüya, yaşayabildiğini yaşa ve olabildiğince zevk al! Gez, toz, aşık ol, hayatın tadını çıkar. Ve daha önemlisi daha mutlu ve zevkli bir rüya için bol bol oku ve öğren. İnsan öğrenip, okudukça zevkleri inceliyor ve hayat daha güzel bir hal alıyor. Bu kısacık rüyada, bu satırları okuyarak beni de rüyanıza katmanız çok ince bir davranış ayrıca, bu sebepten sizlere minnettarım...

Üniversite'de İlk Gün, Kütüphane ve Medeniyet...

MerkezKutuphane Çok yorgunum, sanırım güneş çarptı. Uludağ üniversitesinin kampusunun fazla büyük olmasına önceleri seviniyordum, oysa dekanlık ve öğrenci işleri arasındaki sortilerim pek sevinmemem gerektiğini gösterdi. O kadar yolu git gel, ayaklarıma kara sular indi. İşin daha kötü tarafı işimi de halledemediler.

Öğrenci kimliğimde doğum ve ikametgahımın olduğu il karıştırılmış, hata öğrenci işlerinin. Ama nedense yorulan ve yeni bir kart ücreti olan onca lirayı dökülen ben oluyorum. Sanırım Türkiye'nin her karış toprağında bu sistem böyle, aksak! Hem yoruluyoruz, hem işimiz olmuyor...

Öğrenci işlerinde yaşadığım sorunları bir tarafa bırakacak olursak, geride kalan zaman fena geçmedi. Özellikle üniversite kütüphanesini beğendim, ilerleyen günlerde mesaimi orada harcayacağa benziyorum. Kitaplar, degiler ve özellikle ortalığı kaplayan o kağıt kokusu mükemmeldi. Kütüphanenin medivenlerini tırmanırken medeniyetin bu olduğunu düşündüm, okumak ve yazmak. Daha genel bir tabirle yaratmak ve paylaşmak...

Kütüphane çok güzel ve sistemli; buna rağmen öğrenciler pek ilgi göstermiyorlar. En azından bugün o koskoca salonların bomboş olması bende bu intibayı bıraktı. Bu noktada medeniyet vurgusuna tekrar dönmek istiyorum. Birileri neden muasır medeniyet seviyesine ulaşamadığımızı soruyor, buryursunlar ben onlara bomboş o güzelim salonları gezdireyim ve anlatayim hala neden cehaletle boğuştuğumuzu...

Okan Yüksel Bursa'dan Bildiriyor :)))

Sonunda tekrar karşınızdayım. Daha önceden de belirttiğim gibi artık Bursa'dan, öğrenci evimden yazıyorum. Bu satılar da bu noktada bir ilki teşkil ediyor. Bu Uludağ maceram boyunca yazacağım yazıların ilki...

Dün ilk defa ailemden fikren ve fiziken uzaklaştım. Eskiden onlar tatile vs. gider beni yalnız bırakırlardı ama bu sefer pek o günlerdeki gibi olmadı. Dedim ya, bu sefer sadece fiziken değil, fikren de benden uzaklardaydılar. Ki ben şu satırları yazarken onlar benden daha da uzaklaşıyorlar, her geçen saniye Ankara'ya daha yakın bana daha uzak oluyorlar...

Dün gece odamda yalnız başıma karanlığı izlerken “Oğlum Okan” dedim, “Hayatta artık ayaklarının üzerinde durmanın vakti geldi.” Artık kendimi ortaya koymanın, hayatın ne demek olduğunu anlamamın vakti geldi...

Ahmet Demirel ve Fıkra Sevenlere

hitler Ahmet Demirel ile Turk Blog Yazarları topluluğunda tanıştım, en azından o güzel fıkralarıyla. Blogspot'da hazırladığı bloguna o kadar güzel fıkralar serpiştirmiş ki okudukça okuyası geliyor insanın. Eğer gülmeye ihtiyacınız varsa bir gözatmanızı öneririm. Örneğin şu Hitler fıkrası bence fazlasıyla anlamlı ve güzel;

Hitler ve Göering bir barda oturmaktadırlar. Bir adam içeri girer ve barmene; Bunlar Hitler ve Göering değil mi? diye sorar.
Barmen: Evet, onlar…
Sonra adam onlara doğru yürür ve sorar: Selam, ne yapıyorsunuz?
Hitler yanıtlar: 3. Dünya savaşını planlıyoruz.
Adam:Gerçekten mi? Neler olacak?
Hitler: Bu kez 14 milyon Yahudi’yi ve bir bisiklet tamircisini öldüreceğiz...
Adam sorar: Bir bisiklet tamircisi mi?
Hitler Göering'e döner ve der ki: Gördün mü, sana kimsenin 14 milyon Yahudi’yi takmayacağını söylemiştim!

Daha fazlasına Ahmet Demirel'in blogundan ulaşabilirsiniz: "Fıkra Sevenlere"

Erdoğan-Gül Savaşı

erdogan-gül Geçen 18 yılda deneyimlerim bana gösterdi ki, insanın en büyük rakibi en yakınındakidir. En yakın arkadaş, sizinle en fazla çarpışan insandır. Bu çoğu zaman aleni yapılmaz, törpülenir... Aradaki bu azılı rekabet pek gün yüzüne çıksın istenmez ve alttan alta büyük kavgalar verilir, canım dostum denilerek...

Bu görünmez sürtüşmeyi biraz da toplum, anneler ve babalar yaratır. Sınav sonucu anneye söylenince annenin sorduğu ilk şey en yakın arkadaşınızın sizden yüksek mi düşük mü aldığı olacaktır. Böyle bir durumda son kaçınılmaz olacak ve eski dostuz en azılı rakibinize dönüşecektir.

Daha yaşamamakla birlikte, evlilik sonrasında anne ve babaların bu iğneleyici sorularını eşlerin sormaya başlayacağına inanıyorum. Örneğin Emine Erdoğan'ın bu günlerde eşinin başını oldukça ağrıttığını düşünüyorum. First Lady olan bir kadın, protokolde arkasında saygıyla bekleyen bir kadının arkasında kalmayı sanırım pek hazmedemeyecek. Bu da Tayyip Erdoğan'ın davranışlarını etkileyeceğe benziyor. Eş durumu Abdullah Gül için de geçerli, Hayrunnisa Gül de eşini rahat bırakmaz sanıyorum.

Hal böyleyken bizlere izlenesi bir pembe dizi sunuluyor. Entriklar, büyük kıskançlıklar ve hırslar :))) Şaka değil, gerçek! Bekleyip göreceğiz, izleyeceğiz. Tayyip Erdoğan şu günlerde emin olun pek mutlu değil, onun yerinde olsaydım ben de mutlu olmazdım. Şuna bir bakın: 4 yıl 10 aydır, yani 1774 gündür olmayan birşey oldu! Dün Tayyip Erdoğan hiçbir gazetenin ilk sayfasında yer almadı! İşin Tayyip Erdoğan adına daha acı tarafı kendisinden boşalan yerlerin Abdullah Gül tarafından doldurulması oldu.

Fatih Altaylı, SKY Türk'te yaptığı açıklamada AKP'nin Ahmet Necdet Sezer'i arayacağını söyledi. İlk başta kulağa pek mantıklı gelmese de düşününce Fatih Altaylı'ya fazlasıyla hak vereceksiniz. Nitekim Abdullah Gül, Ahmet Necdet Sezer gibi AKP dış politikasına karışmamazlık etmeyecek. Hatta Türkiye'nin dış politikasını Çankaya'da şekillendirmeye çalışacak, bu da elbette Gül dışı AKP kadrolarında hoşnutsuzluk yaratacak...

Televizyonlar bangır bangır yeni sezon dizilerini tanıtıyor, sakın ha hiçbirisine kapılmayın. En entrikalı, en kavgalı ve en heycanlı dizi Çankaya TV'de, sakın ola kaçırmayın...

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.