| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

Yazılar arşiv 09.2007 Other entries in 2007-09 resimler , videolar

Ecel Kapımı Sonbaharda Çalsa...

Sonbaharda ölmek istediğime karar verdim. Düşünsenize, o sararmış yapraklar dökülürken, güneş o yakıcı gücünden birşeyleri yiğtirirken toprak altına girmek... O nemli ve serin toprağa etinizin temas etmesi, o mükemmel an...

Sonbaharda ölmek istediğime karar verdim. Yorgun ve sararmış yapraklar, üzerime atılan toprağın arasında kaybolsun istiyorum. Sonbaharda tüm doğayla birlikte toprağa dönmek ve tüm kışı karla kaplı toprakların içinde geçirmek; ilkbaharda dirilme umuduyla ölümü kucaklamak... Garip ama bunu fazlasıyla istiyorum!

Evet, ben sonbaharda ölmek istiyorum. Mutluyum şu an,  sadece ölümümü hiç bugünkü kadar güzel hayal edemediğime üzülüyorum. Bugüne kadar ölümden korktuğum için kendime kızıyorum. Ölmek sözlüklerde yazan anlamından çok daha farklı birşeymiş oysa ki. Bizi korkutmak için söylenen onca söz yalan! Ölüm sözlüklerde yazdığı gibi yiğtip gitmekse, acıysa ve sadece cayır cayır yanmaksa hepimiz ölümsüzüz...

Sonbaharda ölmek istediğime karar verdim bugün . Bulutlu ve toprak kokan bir havada... Yaprakların toprağı tamamen örttüğü, yerin sarardığı bir günde... Akşam ezanından az önce ölmek, evet böyle bir anda ölmek istedim bugün...

Yine Mimlenmişiz, Mevzu Mutluluk

mutluluk Efendim gün geçtikçe mimlenmeye devam ediyoruz, artık yavaş yavaş şu blog dünyasında da varlığımızı göstermeye başladık yani. Sağolsunlar dostlar bizleri unutmuyorlar ve bol bol mimliyorlar. Pek çoğuna cevap veremesek de konu mutluluk olunca hemen işe koyulduk. Ne de olsa mutluluk hakkında bizim de yazacağımız bir iki satır var...

İlk olarak şunu belirteyim: insanın tam olarak mutlu olamayacağına inanan bir insanım. Ya da bunun böyle olması gerektiğine inanıyorum, mutlu insandan pek birşey olacağını sanmıyorum. Hayatta tüm kazanımlarımı büyük acıların ardından elde etmemin böyle düşünmemde etkisi elbet büyük. Bu sebepten Gazozz dostumun mutluluğun resmi mimine mutlu bir insan değil de, mutlu bir hayvan ile eşlik ediyorum.

Bu noktada mutluluk karşıtı bir tutum sergilediğim yargsının çıkartılmasını istemem. Elbette her insan mutlu olmayı hak eder ve bu uğurda elinden geleni yapar. Ancak, tarih ve bugün göz önüne alındığı taktirde mutlu olmak için pek az seebimiz olduğunu gözden kaçırmamalıyız. Şu kavonoz dipli dünyada gülmektense ağlamak daha insanca. Birileri bol bol gülüyorlar zaten, mutlu insan kontenjanı fazlasıyla dolmuş vaziyette. Ben de ağlayan kontenjanına kaydımı yaptırıyorum ve Irak'a düşen her bombada, açlıktan yiğtip giden her canda gözlerimi yaşlarla meşk ettiriyorum. Böylelikle insanlığın namusunu bir nebze olsun kurtardığıma inanıyorum. Bu sebeptendir ki herkesi ağlamaya davet ediyor, insanın ağladığı zaman daha insan olduğuna inanıyorum...

Lafı ve felsefeyi uzatmadan biz mim dalgamıza geri dönelim. Adet yerini bulsun, ben de bu mimi Doğancan Ülker'e ve Pasaj Blog'a paslayayim. Bakalım onlar mutluluğun resmini veya benim gibi fotoğrafını sizlere sunacaklar mı? Bekleyelim, görelim...

Çocuk Havuzu

çocuk Genellikle sıcak olurdu, bu sıcaklığın sebebini o zamanlar anlamazdım ve yorgunluktan kulaç atamayıncaya kadar debelenirdim içinde. İçinde oynamadığım oyun, yapmadığım şaka, basmadığım fayans kalmadı. Anlayacağınız, içinde bol bol mesai harcadım, her geçen an birgün büyükler havuza girme umuduyla geçti.

Bugün o havuza girmeyeli yaklaşık on yıl oluyor. Artık ben de büyükler kervanına katıldığım için, işin açıkçası artık o havuza bir kez olsun dalıp çıkamıyorum. Bunu çok istesem de artık çocuk olmadığımın bilinci beynime kazındığı için sadece benden bekleneni yapmaya çalışıyor; o havuza girmek ve çocuk olmak istesem de büyükler havuzundan bir türlü çıkamıyorum.

Geride kalan, o güzel çocukluk yıllarımda tek amacım büyümek ve koca bir adam olabilmekti oysa ki. Bugün gelinen noktada ne kadar yanlış amaçlar peşinde koştuğumu anlıyorum. Çocukluk şu an için hayatımın en güzel, en mutlu dönemini ifade ediyor. Oynadığım onca oyunu arıyorum; yakartopu, saklambaçı ve daha nicesini özlüyorum. Bugün o çocuk havuzunun çocukların sidiklerini düşünmeden saldıkları için sıcacık olduğunu bilmeme rağmen, o havuza girmeyi düne göre çok daha fazla arzu ediyorum...

Geçen zamanda anladım ki insanın küçükler havuzuna girebilmesi, büyükler havuzuna girebilmesinden çok daha zor. İnsanın küçük bir çocuk olararak kalması, koca bir adam olmasından çok daha zor yani. 19 yaşında bunu çok iyi anladım. Bu sebepten geleceğe dair anlamsız planlar yapmıyorum, günümü gün etmeye çalışıyorum. Ve biliyorum ki bir çocuk için en doğru amaç, çocuk olarak kalabilmektir.

Elin Arabı Yapmış...

dubai Son yıllarda turizm denilince akla gelen merkezlerden birisi de Birleşik Arap Emirlikleri ve özellikle Dubai. Dubai denilince akla hemen var ettiği lüks ve turizm geliyor. Beni de bu ilgilendiriyor; turizm...

Türkiye de kendisini turizm ülkesi sanıyor, hatta bu sanı o kadar ilerlemiş boyutlarda ki lisede Turizm dersi bile okuduk. Tüm bunlara rağmen daha doğru düzgün bir turizm geliri elde edebilmiş değiliz. Hizmet sektöründe çok gerilerdeyiz ve bu sebepten kaliteli turist çekemiyoruz. Bu da büyük maddi kayıplara sebep oluyor. Dubai bu noktada bizler için güzel bir örnek teşkil ediyor, adamların çölün ortasında var ettikleri güzellikleri bizlerin de Anadolu üzerinde var etmemiz gerektiğine inanıyorum.

Dubai nedir ne değildir, Gülse Birsel'in "Gayet Ciddiyim" adlı kitabından aktarıyorum:

Dubai'de işsizlik yüzde 1! Onu da üniversiteden mezun olmuş, kendince iş bakan gençler oluşturuyor.

Dubai'de suç oranı sıfıra yakın. İnsanlar arabalarını evlerini kilitlemiyorlar.

Dubai'de her yer temiz.

Dubai'de rüşvet almayı deneyen, yolsuzluğa yeltenen herkes sınır dışı ediliyor.

Dubai'de petrol 14 yıl sonra bitecek. Bunu yıllar öncesinden hesaplayan "Çöl Bedevisi" turizme ağırlık vermiş. Emirates Havayolları'nı kurmuş. Harika oteller yapmış. Ülkede vergiyi tamamen kaldırmış. Şimdi de 120 kilometrelik bir plaj kazanacakları ve üzerine 3000 ev, 89 otel inşa edecekleri, denizin doldurulmasıyla oluşan palmiye şeklindeki ada projesine başlamışlar.

Yelken şeklindeki yedi yıldızlı Burj Al Arap Oteli'nin, hiç de öyle sanıldığı gibi zevksiz, kitsch, kıro falan olmadığını da belirtmeden geçemeyeceğim...

Bu noktada bize örnek almak düşüyor. Adamlar bu işi bizden iyi biliyor ve yapıyorlar. Oldukça da hızlılar, örneğin Gülse Birsel'in bahsettiği palmiye şekilndeki ada projesi bitirileri çok oluyor. Bu süreçte çok daha büyük projelere de başladılar; örneğin Burj Dubai gökteleni tamamlandığında dünyanın en yüksek yapısı olacak. Dedim ya bize örnek almak düşüyor...

Kızılcıklar Olmuş...

ürücek1 Bir haftadır evimden uzaktaydım ama sonunda evime ve rahatıma kavuştum. Tam 2000 km yol yaptım, bildiğiniz üzere önce Bursa'ya ardından da Adana'ya gittim. Bursa izlenimlerim iyiydi, Adana ise daha iyi oldu.

Bürücek sonbahar havsına girmiş; kızılcıklar, üzümler ve cevizler olmuş. Hal böyle olunca bol bol kızılcık topladım ve tabii topladığımdan fazlasını mideme indirdim )) (Bkz. Fotoğraf) O sırada da sık sık "Kızılcıklar oldu mu, selelere doldu mu..." edebiyatı yaptım )) Ablamla bol bol güldük, başlık da buradan geldi...

Bürücekte sadece gülmedim de, o ortamda insan düşünmeden edemiyor zaten. Bol bol düşündüm. İnsanları anlamanın en iyi yolunun insanlardan uzakta kutu bir köşede düşünmekten geçtiğine inanırdım geçmişte, geride bıraktığım son bir kaç gün bu düşüncemin fazlasıyla doğru olduğunu gösterdi bana. İnsanı en iyi insansız bir ortamda anlayacağımı Bürücek'te beynimde çam ormanlarından seriplen oksijen meşk ederken gördüm ve kendimce pek çok yorum kattım "insan"a...

Mutlu ve toplumun içerisinde kendisini kaybetmiş bir zattan hiçbirşey olmayacağına, bu noktada da birşeyler olmak amacında olduğum için sık sık inzivaya çekilmeye karar verdim. Artık düzenli olarak yalnız kalmaya ve düşünmeye çalışacağım. Bu süreçte de bol bol okuyacak ve yazacağım. Uluslararası ilişkiler okumamın da bu noktada yardımlarını görmeyi umuyorum. Hayat denen şu yolda öğrenmeye, paylaşmaya ve en önemlisi mutlu günler geçirmeye heves ediyorum. Yüz yıl önce olmadığımın ve yüz yıl sonra olmayacağımın bilincinde gönlümü eğlendirmeye gayret ediyor, gelip geçen günlere anlamlar yüklemeye çalışıyorum.

Bursa Macerasından Notlar

iibf Bursa sonunda benim için bir belirsizlik olmaktan çıktı. Sokaklarında ve caddelerinde yürümüşlüğüm oldu en azından )) İnsanını ve özellikle Uludağ Üniversitesi'ni de tanıma fırsatı buldum. Üniversite kampusu oldukça büyük, fakat tüm yapılar bir merkezde toplanmış. Yaşam alanım olabilecek bölgeler pek yeşil değil, buna karşın üniversitenin çevresi koca bir çam ormanı. Şimdiden ısındım sayılır, zamanla da seveceğe benziyorum...

Tek önemli sorun barınacak yer noktasında çıktı. Devlet baba bu sefer de babamdan fazla babalık yapamadı ne yazık ki!? Yurtların haline şaşırdım, insanların neden yana yana kiralık ev arayışında olduğunu o pis tuvaletleri ve duşları görünce çok iyi anladım. "Babam sağolsun" edebiyatı yapmak pek hoşuma gitmez ama babam da sağ olmasaymış halim nice olurmuş diye bol bol düşündüm. Arif Keskiner'in güzel bir lafı vardı, o aklıma geldi yurtları gezerken: Allah kimseyi bu devletin eline düşürmesin, düşenlere de Allah yardım etsin...

Eskiden çocuk aklıyla, çocukken de akıllıymışım demek ki, ileride avukat olursam ilk davam devlete olan babalık davası olacak derdim. Devletin babalık yapamadığını, adının hakkını veremediğini düşünürdüm. Ki bugün gördüm ki o küçücük Okan, yaşına göre fazlasıyla doğru düşünmüş. Devlet baba pek de babalık yapamamış bu topraklar üzerinde yaşayan milyonlarca kızına ve oğluna...

Şükür ki ben bu devletin şanslı çocuklarından birisiyim ve babam devlet okulu olmasına rağmen okulun talepettiği 600 YTL'yi aile bütçemizi zorlamadan verebildi. Şimdi de ev kiralama veya iyi bir özel yurt bulma telaşımız başladı. Ünikent adında güzel bir yurt bulduk, www.unikentevleri.com,  şimdilik benim gönlüm bu yurttan yana. En azından öncelikle böyle bir yurda yerleşmemin daha doğru olacağını düşünüyorum, yalnız başıma koca bir evde olma düşüncesi pek sıcak gelmiyor. Hele bir de bu ev Bursa gibi soğuk bir şehirde olunca ))

Bursa nedir, ne değildir noktasına gelirsek; Bursa'nın yeşil ve güzel bir şehir olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. En azından şu iki üç gün içerisinde bende böyle bir intiba bıraktı Bursa. Bu noktada İskenderin o güzel tadı subjektif yorumlara sebebiyet vermiş olabilir tabii ))

Bu arada yarın Adana'ya yol alıyoruz. Daha önce de bahsettiğim Bürücek yaylasında kısa da olsa bir tatil yapmaya karar verdik. Dağın başından olacak olsa da oradaki izlenimlerimi de bildirmeye çalışacağım, şimdilik bu kadar.

Not: Blog dünyasındaki ikinci ayımı da hiç farkında olmadan doldurmuşum. Yazdığım o ilk satırları sanki dün kaleme almış gibiyim. Blog dünyasının bu kadar hızlı olduğunu bilmiyordum...

Sonunda Beklenen An Geldi...

bursa1 Sonunda beklenen an geldi, yarın hayatımın dört yılının geçeceği topraklara doğru ilk adımımı atıyorum.Bursa bekle beni geliyorum...

İçimde bilindik duygulardan başka birşey yok, aşağı yukarı yurdum insanını ve yurdum üniversitelerini biliyorum. Bu sebepten beklentilerimi çok yüksek tutmadım, karşıma ne çıkarsa kabulüm. Uludağsözlük ve Ekşi Sözlük'ten gerekli arama tarama çalışamalarını yaptım zaten, uyum problemi yaşamayacağımı düşünüyorum. Tek sorun Bursa'nın benim için koca bir meçhul olması. Artık Ankara'ya her türlü olumsuzluğuna rağmen alıştığım gibi Bursa'ya da alışamaya çalışacağım.

Anlayacağınız üzere artık sizlere Ankara'dan değil, Bursa'dan bildireceğim. Bursa'da sizlere anlatacak çok şey bulmayı umuyorum, en azından kestane şekeri nedir, Uludağ'da kayak yaparken nasıl bacak kırılır, Bursa'da nerede iskender yenir gibisinden başlıkları kafamda şimdiden kurdum...

Yarın günümün büyük bir bölümü yolda geçecek, ardından da Bursa'da arama ve tarama faaliyetlerim başlayacak. Haftasonuna kadar da bana rahat yok, bu süreçte yazmaya da fırsat bulamayabilirim. Bu noktada anlayışlı davranacağınıza ve bloguma göz kulak olacağınıza inanıyorum. Bir dahaki seferde Bursa'dan bildirmek umuduyla, şimdilik hoşçakalın...

Blog Nedir, Ne Değildir?

Blog yazmak her geçen gün benim için daha ciddi bir olay halini almaya başlamıştı. Artık yazarken korkmaya başlamıştım ve işin açıkçası bu işi kitabına göre yapmak istiyordum. Öncelikle değer verdiğim bir iki büyüğüme konuyu açtım, "Yazmalı, ama nasıl?" dedim. Benim planım Ankara Üniveritesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesine gidip orada kimi bulursam konuşmak ve kitap önerisi almaktı. Yalnız konuyu açtığım her insan garip bir şekilde bunun çok yanlış olacağını belirtti. Çoğu gerekçe olarak blogun profesyonel bir dili kaldırmayacağını söyledi...

Bugün gelinen noktada onlarla aynı fikirdeyim. Blog yazarken insan profesyonel dürtüler duymamalı, neyse onu ortaya koymalı. Çünkü blogun felsefesi de sanıyorum tam anlamıyla bu: İnsanların karşısına "insan" olarak, kendin olarak çıkmak!

Bu güne kadar, "Bir blog nasıl olmalıdır?" sorusuna verilmiş çok uzun cevaplar okudum. Pek çoğu insanlığı sürü yerine koyuyor ve insan budur, bundan hoşlanır, sen de bunu yaparsan gelir seni okurlar demekten öteye geçemiyordu. Buna çok karşı çıktım, blogun en temel özelliği bu yazılanların zıttı olmasıydı benim için.

Bloglar çok insan beni okusun diye yazılmaz, bir blog tüm insaları kucaklayamaz. Herkesi kucaklayan şey, blog olamaz. Blog sonuçta bir duruştur, bir bakıştır. En azından benim blogum bir duruştur. Benim hayata karşı duruşumdur, kimi zaman tepkilerimdir. Bu blog, benim haykırışlarımın sizlerin kulağına gelen yankısıdır. Blog nedir? Blog kulaklarınıza gelen o yankıdır!

Dün Eve Bir Bilgisayar Geldi, Oysa Ben Beklemiyordum...

"Bloggum 2007 En iyi Blogu" olunca açıkçası eve bir bilgisayar göndereceklerine pek ihtimal vermedim. Yazarlar, iki fotoğraf koyarlar ve öyle geçer gider düşüncesindeydim. En azından babamın telkinleri bu yöndeydi, umutlanmam söylenmişti bana. Dün bir de baktım ki kapıda elinde bilgisayarla duran bir zat. Okan Bey siz misiniz, dedi. Evet benim, dedim. Küçük bir kağıt imzaladım ve o da ne? Güzelinden bir bilgisayar kapının önünde beni bekliyor ))

Pek tabii mutfaktan kapılan bir meyve bıçağıyla o kalın ambalaj saniyeler içinde heba edili ve içerisinden bir hp 530 dizüstü bilgisayar fırladı kucağıma. Amanın sen ne şirin şeymişsin öyle )) O an anladım ki "Bloggum" bu işi ciddiye alıyor ve inanıyorum ki bu ciddiyetle işine devam ettiği sürece çok iyi yerlere gelecek. Bu noktada bir bloggum kullanıcısı olarak bloggum'a teşekkür ediyorum...

Not: Bugün bloguma bir sayaç ekledim. Ekleyeli iki üç saat olmasına karşın şu an 4 on-line, 30'un üzerinde de toplam ziyaretçim var. Üç saat için hiç de fena değil sanıyorum.

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.