Kendi blogunu oluştur ;)

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

Kasım 2007 tarihli yazilar (sayfa 1)Kasım 2007 tarihli diger ogeler resimler , videolar

Made In P.R.C.

ci Dünyamızın büyüyen devi Çin, ucuz ve kalitesiz mallarıyla hayatımıza fazlasıyla girdi. Çevremiz Çin mallarıyla kuşatıldı adeta, ardından da Çin mallarının olmayan kalitelerini gördük.. Ve hep birlikte Çin mallarından pek de birşey olmayacağına kanaat getirdik ki Çin'li üreticiler bu sorunun da üstesinden geldiler. Nasıl mı?

Bir malın Çin malı olup olmadığını İngilizce bilsin, bilmesin her yurdum insanı "Made in China" ibaresinden anlamakta. Bu noktada, bu ibare kalitesizliği ve bunun sonucu olan (ya da nedeni) ucuzluğu çağrıştırmakta. Yurdum insanı ise artık ucuz ve kaliteli mal, Çin'li üretici de pek tabii pazar arayışında. Bu noktada Çin'li üreticini yardımına "Çin Halk Cumhuriyeti" (People's Republic of China) açılımı koşuyor. Artık Çin mallarına "Made in China" ibaresi yerine "Made in P.R.C." ibaresi kullanılıyor. Yurdum insanı bu ibareyi "Aaaa hem ucuz, hem de Çin malı değil." diye alıgılıyor ama pek tabii yanılıyor. Çünkü; Made in China = Made in R.P.C! Bu noktada aman dikkat, Çin oyununa gelemyin sakın!

Beyaz Melek, Doğu, Batı ve Medeniyet...

beyaz_melek Mahsun Kırmızıgül'ü bundan bir iki yıl önce Deniz Akkaya ve Kürşat Başar'ın CINE 5'te sundukları "Başka Yerde Yok" programında görmüş, dinlemiş ve şaşırmıştım. Bu adam birşeyler biliyor, sinemadan anlıyor demiştim ki bugün çok da doğru bir karar verdiğimi anladım. Katre'nin de önerisiyle gittim filme ve filmi diğer Türk filmleri ile kıyaslayınca oldukça güzel buldum. Özellikle vermeye çalıştığı mesajlar, yurdum insanının o güzel kozmopolitliğinin sunumu ve "Hangi Medeniyet?" sorusunun sorulması filmin güzel yanları...

Yaşlı insanların bir kenara atıldığı, bir hayvan gibi muamele gördüğü, yer paspaslarıyla yıkandığı sahneler beyaz perdede dönerken şunu düşündüm: Tamam, işte medeniyet bu! Medeniyet bir toplumun yaşlılarına verdiği değer, yaşlılarına sağladığı olanaklar! Onların tek dostunu azrail yapmamak medeniyet...

Bu noktada medeniyetsiziz maalesef :(( Bu ülkede eli kolu tutan, gencecik insanlara o kadar kötü muamele yapılırken; kendisine bile zorla yeten yaşını başını almış insanlarımıza kim bilir neler yapılıyor? Medeniyetler beşiği dediğimiz topraklarda medeniyetten eser bırakmamışız.. Hala medeniyeti yüksekçe mermer sütunlarda ararken biz, medeniyet gözlerini huzursuz huzur evlerimize dikilmiş durumda. Medeniyet, medeniyetsizlik, Türkiye: Halimiz vahim!

Yaşlılar medeniyet ve bir de DOĞU-BATI! Filmi izlerken, İstanbul'dan Diyarbakır'a uzanan bir seyir defteri tutuyorsunuz.. Her yerden, her kültürden insan görüyorsunuz ve o anda hiç de anlayamıyorsunuz terörü! Birlikte yaşamak varken, diyorsunuz: neye gareziniz var?!

Şiddetli Kar ve Muhasebe...

kar2 Hayatımın en yoğun kar yağışıyla karşı karşıyayım şu an.. Sağ tarafımda Uludağ'a kadar uzanan bembeyaz tarlalar uzanıyor. Sanki üç adımda Uldağ'a ulaşabilecekmişcesine yakın görünüyorlar ama bir o kadar uzaklar. Sağ tarafta Muhasebe kitabım tüm gıcıklığıyla ve iğrençliğiyle göz kırpıyor bana.. Üniversiteye geldik ama hala müfredatla barışamadık: Ey devlet baba nedendir diplomat olsun, hadi olmadı vali kaymakam olsun diye yetiştirdiğin bu gencecik insanlara olan garezin? Bana ne ya muhasebeden, bize ne bilanço hesaplarından, büyük defterden veya envanter kayıtlarından? Sıkıldım artık sevmediğim şeyleri yapmaktan, çok sıkıldım! Ne olacak bu Muhasebe derdi :(( Çok sıkıldım artık, çok sıkıldım... Şiddetli Kar ve Muhasebe beni fazlasıyla etkisi altına aldı, umarım yarın burada herşeyi hallettim diye yazabilirim, bunu çok istiyorum...

Az Sözle Çok Şey Anlatmak...

Uzun zamandır yazıyorum, hayata olan bakışım görüşüm hakkında.. Bazen uzatıyorum, gereğinden fazla dönüp dolaştırıyorum lafı ama sonuçta anlatıyorum. Size saygımdan dolayı bu noktada kendimi frenlemeye de çabalıyorum..

Gün geliyor yazdıklarımı, uzun uzun yazdıklarımı okuyorum ve sonra da Aristotales, Ficthe veya Hegel'e dönüyorum. Adamlar çok dolular ya, çok...

Mesela benim hayatta tek başımayız iddiam ve onca yazım Aristotales sayesinde çok daha somutlaşıyor: Ne diyor Aristotales? "Dostlarım, dünyada dost yoktur.." Bunun dışında Ficthe ve Hegel'in de hakkını yememli.. Hayat bizden ibaret diyordum, Ficthe "Ben'in yarattığı dünya dışında hiçbirşey yoktur" diyor.. Ben tarihi gösteriyorum, birşey yapmalı diyorum; Hegel: "Tarihten aldığımız ders, tarihten ders almadığımızdır.." diyor..

Onlara bakıyorum, kendime bakıyorum ve kendimce söyleniyorum: Okan; daha yolun çok başındasın, oku okuyabildiğin kadar...

Çok Yaşa'mayalım!

hapşırmak Son yıllara kadar her hapşıran dostuma, hatta hapşıran her insana "çok yaşa" diyordum ama bu alışkanlığıma son vermeye çalışıyorum. Sonuçta hayatımızı sarmış koca bir batıl gelenek listesi var. Bu noktada söz konusu bu batıl gelenekler de araştırma konusu olmuş. HaberTürk'te yayınlanan bir habere göre; Eski insanlar nefesin veya soluğun ruh olduğuna veya yaşamın özü olduğuna inanırlardı. Tanrı insanı yarattığında soluğunu insanlara üflemişti ve o soluk bedende bulunduğu sürece yaşam sürüyordu. Bu inancın doğrultusunda hapşırınca nefesin durması veya o kasılma hareketinin sonucunda soluğun dışarıya kaçıp gideceğinden korkuluyordu. Bir başka Roma kaynağında ise hapşırma sırasında beyinde oluşan vakumun, içeriye kötü ruhların girmesine neden olacağına veya fırsat vereceğine inanıldığına rastlanıyor. İşte bu inançlar bizlere "çok yaşa" detirtiyor...

Bu sebepten bu batıl gelenekleri çok da önemsememek gerektiğini düşünüyorum. Sadece güzel bir temmeni olarak algılamak, arkadaşımız bize "Çok yaşa.." demedi diye bozulmamak, vuracak tahta bulmak için kendimizi paralamamak gerek...

Türev; Aşkın, Sadakatin Türevi...

1091_afis_89211 Ne zamandır film tanıtmıyordum, izlemediğimden değil bu: sadece son zamanlarda iyi filmler rastgelmedi. Ben yazmak istiyorum ama sinemaya ve hayata dair satırlar...

Filmimizin adı Türev. Ben uzun zaman önce izledim, hatırlamadığım şeyler olabilir bu sebepten. Ama hatırladıklarım nispeten daha fazla, güzellikler hatırlıyorum bolca... Hayattan enstantaneler, hatta hayattan gerçekler hatırlıyorum... Gülçin Santırçıoğlu'nun o mükemmel güzelliğini, beni nasıl da etkilediğini hatırlıyorum...

Filmin konusunu da hatırlıyorum tabii :)) Güzel bir kızımız, ki bu güzeli Gülçin Santırçığlu canlandırıyor, erkek arkadaşının sadakatinden kuşkulanır ve derin derin güven sorunları yaşanmaya başlar. Bu noktada akar film makimasında "insan"ın anlatılması, insan... Genç ve güzel kızımız, erkek arkadaşının onu aldatıp aldatmayacağını anlamak için en yakın arkadaşından erkek arkadaşını tahrik etmesini ister. Bu noktada tüm kıskançlıklar, tüm tutkular ve özellikle tüm o güzel duygular sarar filmi... İzleriz insanı, sadık olup olmadığını, hayatta tek eşli kalıp kalamadığını... En önemlisi sevgiliye verilen sözlerin önemini, belki de önemsizliğini....

İnsan çok güçlü değil, bunu görüyoruz Türev'de... Bazı şeyleri zorlamamak, birilerinin sınırlarını sarsmamak gerekiyor. Çünkü o aradığımız sadık erkek ya da kız her zaman çok uzağımızda ve hiçbir insan sizlerin veya benim "bir tanem" olacak kadar yüce değil. İnsan kusurlu, insan eksik bu noktada... Biz olmasaydık başkası olacaktı o çok sevdiğimiz insanın yanında, belki o gece babamızın mesaisi uzasaydı biz olmayacaktık ve bir başkası sarılacaktı yarin o güzel kollarına... Biz olmasaydık başkası olacaktı, işte bu sebepten zorlamamalı...

Ama ben de zorlamak istiyorum, emin olmak istiyorum... Onun sadık olduğunu görmek, bensiz yalnız başına kalacağına inanmak istiyorum... Çok şey istiyorum ama, insanım ve her insan gibi çok şey isteyip insanı tanımamazlıktan geliyorum...

"Galiba Türkler Yaratıcı Olamıyor"

oray_eğin Oray Eğin yazmış bugün, ünlü şahsiyetlerin tasarladığı tabureleri incelemesinin akabinde: Aslında gerek taburelerde, gerekse de ineklerde Türk yaratıcılığıyla ilgili şu tespiti yapmak mümkün: Aktarmacı kültürün ürünleri... Kendi popüler kültürünü sadece dışarıdan taklitle büyütmüş bir toplumda, yaratcılığın da yurtdışında görüneni aynen uyarlama olması kaçınılmaz. Maalesef dergicilikte de bu böyle, edebiyatta da, sinemada da. Mesela Türkiye’nin en beğenilen filmlerinden “Eşkıya”yı ele alalım: Son sahnesinde Amerikan filmlerinden apartılmış bir şekilde helikopter kaldırmanın ne anlamı var ki?

Bu noktada Türk kültüründe yetiştirilmiş, Türk egemenliğindeki bir coğrayfada oluşmuş bir birey olarak "Hadi be ordan..." demek isterdim! Amma insan böyle birşeyi maalesef diyemiyor. Neden mi?

Çünkü tarihimize dönüp eleştirisel bir gözle incelemelerde bulunursak aslında bize ait pek de birşey olmadığını görüyoruz, üzülerek. Türkçe harflerle yazılmış ilk romanımız olan Taaşuk-u Talat ve Fitnat'ın, ilk Türkçe ansliklopedi olan Kamus-ül Alam'ın ve modern anlamdaki ilk geniş çaplı Türkçe sözlük olan Kamus-ı Türki'nin yazarı kimdir dersiniz? Ben cevaplayayim: Arnavut asıllı Şemsettin Sami! Bu noktada üzülüyorum, Şemsettin Sami'nin Arnavut asıllı olmasını önemsemiyorum; üzüldüğüm nokta bunca Türk varken bu çalışmaları bir Arnavut'un yapmış olması! Acaba bizim çocuklar o zaman ne halt yiyorlardı da bu iş Şemsettin Sami'ye kaldı!?

Bugün de değişen birşey maalesef yok, hala taklitçilikle uğraşıyoruz ve çoğu zaman da utanmadan en iyi taklitleri yaptığımız için övünüyoruz! Artık tarihimizin akışını değiştirecek bir misyon ve vizyon vermeliyiz yeni yetişen nesillere. Bu vizyon benim neslime verilmedi, çok boş adam yarattırlar... Merakla bekliyorum bizim çocukarın ne işler çıkartacağını, ya da çıkartıp çıkartamayacağını?!

Öyle bir durumdayız ki herkes vatanın milletin birşeylerden kurtarılması noktasında hemfikir, bu sebeptendir ki çok sık olarak "vatan kurtarma edebiyatı"yla meşgul oluyoruz: çoğu zaman bol mezeli içki sofralarında... Kurtulmamız gereken tek şey bu saçma sapan, öğrenciye zırvadan başka hemen hemen hiçbirşey vermeyen eğitim sistemi ve üzerimizdeki ölü toprağı. Artık vatan kurtarma derdinden kurtulmalıyız, yeni birşeyler var etme derdine: şu Anadolu'yu adama etme derdine girmeliyiz! Yanlılıyor muyum?

İnsanın Kendisiyle Çelişmesi...

insan_değişim İnsan doğası itibariyle değişen, çoğu zaman gelişerek değişen bir varlık. Her birimiz değişiyoruz, her gece kendimizi gömüp yarın yeni bir kişi olarak dünyaya geliyoruz... Zamanla olaylara bakışımız, yaklaşımımız değişiyor. Özellikle okudukça ve düşündükçe kendimiz olmaktan çıkıyoruz, yeni bir "biz" doğuyor...

İşte bu noktada kendimizle de çelişmeye başlıyoruz, yıllar öncesinde kaleme alınmış satırları okuyup kendimizi arıyoruz ama nafile tüm çabalar... Bulamıyoruz ellerimizden çıkan satırlarda kendimizi! O satırlarda artık biz olmuyoruz, yıllar öncesindeki Okan veya yıllar öncesinde Ali, Ahmet veya Ayşe, Fatma oluyor. Değişiyoruz, doğanın en temel kuramlarından birisini her an tasdik ederek.

Bu noktada kimimiz çelişmekten veba gibi korkuyor, kaçınıyor. Yıllar öncesinde düşündüğünde, inandığında direniyor; sırf kendisiyle çelişmek korkusuyla. Oysaki insan çelişir, insan çelişiyorsa gelişiyor demektir. Çelişmek demek bilmek, öğrenmek demektir. İnsan bilgi peşinde koştuğu kadar çelişir, bilgi dağarcığımız geliştikçe fikirlerimiz değişir, hatta kimi zaman çelişir. İşte budur gelişmek, işte budur hayata dair birvşeyleri artık daha iyi idrak edebilmek.

Çelişmekten korkmamalı, bu kadar üstün görmemeli insanı! Evet dostlar, çelişebiliriz çelişebildiğimiz kadar; önemli olan çelişmek değil: ne zaman neyi savunuyorsak adam gibi argümanlarla savunmak önemli olan... Sözün özü, çelişmek üzerine bu kadar kafa yormamalı; doğru yolu yanlış yollardan giderek bulacağız ve doğru yolu bulduğumuzda dün yürüdüğümüz yolların doğru olanla çelişip çelişmediği umrumuzda olmayacak; umrumuzda olacak olan doğru yola ulaşabilmiş olmamız olacak...

Mühsam güzel bir laf etmiş vakti zamanında: Yalnız sıkıcı kişiler çelişkisizdir. Siz siz olun sıkıcı olmayın dostlar :))

Radikal Genç!

radikal

Radikal gazetesi uzun zamandan beri hayatımıza bir güzellik sunuyor, biz gençlere: Radikal Genç! Belirli bir yaş dilimindeki, sanırım tavan olarak 25, gençlerin ve özellikle üniversite öğrencilerinin yazdıkları makaleleri değerlendirerek on beş günde bir ek yayınlıyor ve böylelikle "toplumun yarı-aydın sınıfı kabul edebileceğimiz üniversite öğrencileri"nin sanata, politikaya ve özellikle gündelik güncel mevzulara bakışını sunuyor...

Bu noktada üniversitelerimizdeki eğitim kalitesini de gözler önüne seriyor, bu noktada kanımca tarihsel belge özelliği de taşıyor. Ayrıca insana birşeyler öğretiyor; genç ve oldukça dinamik!

Radikal Genç'in az sayıdaki benzerlerinden belki de en önemli farkı, gelen yazılar için yazı sahiplerine duyduğum kadarıyla 40 YTL tehlif ödemesi. Sözlüklerden yaptığım taramaya göre geç de olsa ödüyorlarmış söz konusu tehlifi. Ayrıca sözlük dedikodularından yansıyanlar arasında küçük de olsa "Aydın Doğan sansürü" olduğunu okudum, genç bir dostumuzun "Aydın Doğan ve benzeri medya patronları..." satırı "Kimi medya patronları..." olarak başkalaşıma uğratılmış...

Bu arada almak isterseniz: Radikal Genç, iki haftada bir Salı günleri Radikal gazetesinin bir eki olarak yayınlanıyor. Sanırım yarın boş geçecek ama gelecek Salı pek tabii alabilirsiniz. Öneririm, en azından yeni tadlar ve özellikle genç soluklar duymanız için.

Facebook, eski arkadaşlar, zaman...

facebook

Sonunda ben de bir Facebook üyesi oldum, hatta ikinci haftamı dolduruyorum. Arkadaş listem kabardıkça kabardı, şu an 80'in üzerinde arkadaşım var... Pek çoğunu geçmişin tozlu raflarından kurtarabildim, şu Facebook sayesinde...

Kimleri bulmadım ki? İlkokulda belalı olduğum, kalemliklerini camdan attığım dostları mı istersiniz; ilk aşkımı mı? Ne kadar da büyümüşüz böyle, ne kadar da değişmişiz... Pek çoğumuz yitirmiş, o günlere ait çocukça, masumca yüzlerini: özellikle erkekler bayağı bir sakallanmış :))

Facebook'ta eski fotoğraflarımı da gördüm, ne kadar büyüdüğümü anladım... Yıllar harbiden geçiyormuş. Çocukken bunu anlayamıyor insan, çünkü geçmişi olmuyor: herşey tazecik ve hiç solmayacakmış gibi duruyor. Ama bugün, bunun farkında olmak çok acı olsa da, bir geçmişim var... İnsanın geçmişi olması bugünlerin de geçeceğini bilmesini sağlıyor, bugünlerin geçici olduğunu bilmek; bir gün ak sakallı bir dede olacağımı hatırlatıyor bana...

Hayır! Ben ak sakallı bir dede olmak istemiyorum, bedenim ve zihnim hep bu kadar genç olsun istiyorum! Her ne kadar haddimden fazlasını istediğimi bilsem de...

Velhasıl zaman geçiyor, öyle ya da böyle... Birgün hepimiz okuyacağız gazetelerde sınıf arkadaşlarımızın öldüğünü kara ve koca puntolarla bildiren ilanları. Ve o gün, sokakta, daha hayata yeni başlamış tazecik bir beden göreceğiz, imreneceğiz ona... Toprağa biz bu kadar yakınken, onun her şeyden habersiz ve bir o kadar da uzak olmasına imreneceğiz... Ve döneceğiz geçmişe, neler yaptığımızı düşüneceğiz: sıralanacak bu günleriniz sararmış bir fotoğraf misali... Tüm o fotoğrafları mutlu kılmak sadece bugün, şu an mümkün! Bu sebepten mutlu olmalıyız, sırf o ak sakallı dedeyi veya pamuk nineyi toprağa o kadar yakınken mutlu kılmak için... Hepiniz umarım mutlusunuzdur ve mutlu kalırsınız dostlar!

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.