Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

Kasım 2007 tarihli yazilar (sayfa 2)Kasım 2007 tarihli diger ogeler resimler , videolar

More, Machiavelli'ye Karşı

Siyaset bilimi hocamız, Mert Gökırmak vizede sormak için iki kitap okumamızı şart koştu. Bunlardan birisi güzel bir düya hayaliyle, ütopyasıyla yazılan "Ütopya"; bir diğeri de içinde bulunduğumuz günümüz dünyasının tüm acımasız ve hoşsuzluklarını görmemize sebep "Prens". Şaşırdım açıkçası, çünkü her ikisini aynı zamanda okumak hayata dair karma görüşler edinmemi sağladı. Machiavelli Prens'inde "Amaca ulaşmak için her yol mübahtır" edebiyatı yaparken; Thomas More tertemiz, kirlerinden arınmış bir dünya var ediyordu, her ne kadar edebiyat olsa da.

Bu noktada ne öğrendim veya hangi yolu seçerim? Açıkçası ben biraz realist takılma taraftarıyım, Machiavelli bana daha mantıklı geliyor. Yani günün şartlarını ortaya koymak ve bu şartlar üzerinden hareket etmek. Ya da şöyle bir karma çok daha mantıklı; Thomas More'un ütopyalarına ulaşmak için Machiavelli kurnazlığıyla davranmalı insan...

Hayat acımasız! İnsanlar kötü! Adam edilmesi, zaptedilmesi gerekli koca bir toplum! Hal bu olunca realist olmalı insan, Machiavelli'ye kulak vermeli ve ütopyaları gerçekleştirmek için çabalamalı! Bir karma yapmalı, her ikisini de katmalı işin içine. Daha güzel bir dünya için çalışmalı, Machiavelli'in kurnazlığı ve More'un iyimserliğiyle...

"More, Machiavelli'ye Karşı" diye attık başlığı ama aslılsız bu. More da Machiavelli de kötü, aksak düzene karşı; güzel günlere gebe düşünceler sunmuşlar, güzel günlerin tohumlarını serpmişler kurak dünya toprağına...

Kendime Yeni Bir Ben Lazım

yeni_bir_ben Lisede kompozisyon derslerinde öğretmişlerdi bir yazının başlığının yazı yazıldıktan sonra atılması gerektiğini. Ama nerde, Türk'ün aklı öyle mi çalışır? Bloggum atmış en başa "Başlık" bölümünü, e bende ilk olarak başlığı yazıyorum bu sebepten. Şimdi bunları anlatıyorum çünkü, bugün böyle olmadı: başlık bölümü sırıtsa da boş şu anda! Bu da demek oluyor ki "kafama ne eserse yazacağım" yazısı yazacağım bugün de...

Öncelikle yeni projemden bahsedeyim; http://etkinlik.bloggum.com/. Yeni bir blog açıyorum, adı "Uludağ Etkinlik". Uludağ üniversitesindeki etkinlikleri öğrencilere duyurmak için tasarlayacağım bir blog olacak, etkinlikler hakkında bilgi ve yorumları bulabileceksiniz.

Onun dışında bolca inekleyeceğim, çünkü vizelere bir haftadan az zaman kaldı :(( Vize demişken geçen seferki iktisat sınavında tam puan aldım, sınıfın inek öğrencileri kümesindeyim artık :))

Geçen günlerde Vural Savaş konferans verdi üniversitede, çok başarılı ve güzeldi. Prof. Hüseyin Bağcı konferansında "21. yüzyılda Kemalizmin yeri yoktur" vari bir laf etti, Vural Savaş bunun böyle olmadığını hepimize gösterdi.

Günler güzel geçiyor işte, bir başkalaşım içerisine girme gereği duyuyorum ama... Aşkımı olmasa da birşeyleri değiştirme zamanı cidden geldi, bu sebeptendir işte Sertap Erener'i "Kendime Yeni Bir Ben Lazım" deyu deyu bağırtmam...

Hayata yeni bir düzen lazım, çalışmak lazım. Bu gece sabahlamam, Machiavelli'nin "Prens"ini okumam lazım, bloga yeni tadlar katmam lazım, Radikal'in Genç ekine güzel bir yazı yazmam lazım (40 YTL tehlif ödüyorlarmış.), ay sonunda bitmesi gereken harçlığın neden ayın ortasına dahi gelmeden tükendiğini anlamam ve uygun bir dille babama anlatmam lazım... :))) Yapılması gereken çok şey lazım ama illa ki şu güzel hayattan zevk almak lazım!!!

Demokrasi Hata Vermekten Başka Bir İşlev Göremiyor!!!

tbmm Daha ilkokul sıralarında mini mini birken sosyal bilgiler ders kitabımızda tanıştık "demokrasi"yle. Tanımını ezberledik, daha sonra sınav kağıdına doldurduk demokrasi hakkında bildiklerimizi. Ardından ortaokul ve lise hayatımız geldi ve biz hala dolduruyorduk sınav kağıtlarını "Demokrasi nedir?" sorusuna karşılık...

Bugün hala öğrenmeye çalışıyoruz "Demokrasi" kavramının anlamını; ezberliyoruz, ezberletiliyoruz belki de... Nedir bu demokrasi edebiyatı yapacak durumda görmüyorum kendimi, demokrasi bu kadar hata verirken "Demokrasi Nedir?"den daha önce sorulması gereken sorular olduğuna inanıyorum. Çünkü; demokrasi habire hata veriyor...

Neden hata veriyor noktasına gelirsek, ki ben bu noktaya gelmeye çalışıyorum iki paragraftan bu yana, bunun açıklaması çok basit: Topluca cahiliz! Bu kadar çarpık eğitim sistemi olan bir sistemde demokrasinin hata vermemesi ne mümkün? Kızmayın şimdi bana, sadece düşünün: 80 yıllık cumhuriyetin sonucu elimizdeki eğitim istatistlikleri Türkiye'nin eğitilmişlik ortalamasının ilkokul dördüncü sınıf olduğunu belirtiyor! Yani bu ülkede yapılan politikalar, sunulan politik hedefler ilkokul dördüncü sınıf seviyesine indirgenmek zorunda kalıyor! İlkokul dördüncü sınıf seviyesinde yapılan politikalar da doğal olarak hatalar veriyor, bizlere çok şey kaybettiriyor!

Bu noktada çözüm yolları pek kolay ve açık görünmüyor, ne yazık ki... Demokrasi olmasın da bu olsun demek o kadar kolay değil, en azından demokrasinin yerini doldurmak çok kolay değil. Peki yapılması gereken nedir? Yapılması gerken sistemli bir eğitim politikası hazırlamak ve Türkiye'yi ilkokul dördüncü sınıf ütopyalardından kurtarmak!!! Bunu yapmak zaruri, aksi halde bu devletin başında ilkokul dördüncü sınıf zekasında yöneticiler olacak veya öyle görünmek durumunda kalacak yöneticiler... Ya eğiteceğiz, ya da onların karanlığı bizleri de içine alacak... John F. Kennedy bu noktayı çok güzel ortya koyuyor: "Demokrasilerde bir seçmenin cehaleti bütün halkın güvenliği için tehlikelidir." Daha fazla söze lüzum yok sanıyorum...

Toprak Ana, Anne...

toprak İnsanoğlu varlığını hissettiği günden bu ana kadar doğayı yorumlamış, en azından bizim kitaplarımızda böyle yazıyor. Ardından kendisine Tanrılar aramış, Ay'a, Güneş'e ve çok daha farklı metaya tapınmış... Peki insanoğlu ilk neye tapmıştır sizce? İnsanoğlu ilk olarak anneye, kadına tapmıştır; onun bir canlıyı rahminden çıkartmasına şahit olmuş, o canlıyı onun var ettiğini zannetmiştir. Anne yaratıcıdır, var edendir demiş ve kadını kutsamış...

Ardından toprak gelmiş, ekmişler ve şimdi de toprak var etmeye başlamış... Artık yaratan toprakmış, buğdayı ve dolayısıyla ekmeği var etmiş toprak. İnsan kutsama gereğiyle şimdi de toprağı kutsamış, tanrı bilmiş...

Bu dönüşüm, Tanrı'nın anne olarak değil de toprak olarak bilinmesine geçen süreçte insan anneden bildiklerini aktarmıştır toprağa... Ne ilginç değil midir; toprağın derinliklerinin sıcak olduğu inancının bilimsel kabulden yüzyıllar önce ortaya konulması, toprağın ana sıcaklığına sahip olduğuna inanılması... İnsan ne ilginç, bazen ne mükemmel ve bazen de ne iğrenç...

Bi'tanem...

aşk_tek_kişilik Aklımda kaldığı kadarıyla, ilk şiirimin adı "meçhul sevgili" idi.

Olmayan, kavuşulamayacak bir sevgiliye yazmıştım; bir ütopya kurmuştum beynimin bilmem hangi köşesinde, çocukça...

Ardından lise yılları geldi, yeni sevgililer girdi hayatıma; o meçhul güzelliğin peşinde...

Şimdi üniversitedeyim ve hala peşindeyim o meçhul sevgilinin. Arıyorum bunca yıldır, bulamıyorum...

Ama artık biliyorum, o'na ulaşamayacağımı... Bu kirli dünya o'nu kirletti falan da demiyorum; onun bu kadar pislik içinde, hayatın içinde var olamayacak kadar yüce bir imge olduğunu biliyorum çünkü...

Artık o'nu aramıyorum. İnsan'ı tanımaya başladım, istediğim şeyin insan üstü bir varlık olduğunu gördüm! İnsan olamıyor bir türlü, güzel bir sevgili...

Ve sevgili, "insan" olduğu için; tek kişilik kalıyor tüm aşklar... Daha önce de yazdığım gibi, harbiden, her aşk tek kişilik!!!

Bu satırları koca Derya'larda kulaç attıktan, bitmez Gül'leri, nice Şans'ları geride bıraktıktan sonra yazıyorum. Sanırım artık büyüyorum...

Konferans, Konferans ve Yine Konferans...

onur_öymen Son günler güzel geçiyor, sabahtan akşama kadar konferans konferans koşuşturuyoruz; geceye doğru da dersler başlıyor...

İlk konferansı bildiğiniz gibi Türk Mucit'in tonton profesörü Prof. Dr. Celal Şengör vermişti; bugün de ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hüseyin Bağcı ve ardından da CHP Genel Başkan Yardımcısı ve eski büyükelçilerimizden Onur Öymen konferans verdi.

İnsan böyle insanlarla aynı ortamda olmaktan bile mutluluk duyuyor ve bilginin ne kadar da önemli olduğunu gözleriyle görebiliyor. Şu ana kadar gerçekleşen bu üç konferans, ne mutlu ki, kişiliğime birşeyler kattı; daha önemlisi araştırmam ve öğrenmem gereken onlarca başlık gördüm. Araştırdıkça, öğrendikçe ve böylesine bilgi dolu insanları dinledikçe bilgi dağarcığımın çok iyi bir noktaya geleceğine inanıyorum. O kadar not aldım ki, bir ay boyunca sırf bu konferanslar üzerine yazabilirim, ki öyle de yazacağım...

Konferanslarda öğrendiğim noktaları, enstantaneleri burada sizinle paylaşacağım... Ama şimdi koşma zamanı, dersin başlamasına az birşey kaldı :)))

Bulutların Üstünden Bıraktım Ben Kendimi...

süzülmek Bulutların üstünden bırakmak kendini... Metrelerce yüksekten, süzülmek kara toprağa doğru...

Rüzgarın yüzünüze çarpması ve her geçen saniye mutlak sona daha hızlı yaklaşmak...

Nasıl ölmek isterdin deseler? Cevabım hazır: Bulutların üstünden bırakarak kendimi!

Yağmurlu bir sonbahar sabahı, güneş fazlasıyla soğumuş Bursa'yı ısıtma uğraşı içindeyken; bulutların üstünden bırakmak kendimi!

Neden insan ölümünü tasarlamaz ki? Neden bu kadar uzaklardadır ki ölüm? Aslında yanıbaşımızda olduğunu neden göremeyiz ve neden nasıl öleceğimize kendimiz karar verebilecekken ecelin kapımızı çalmasını bekleriz? İnsan ölümünü tasarlayacak kadar üstün bir yaratık sonuçta...

Mesela ben, birgün ölmeye karar verirsem; önce güzel bir duş alırdım... Annemin hayatım boyunca "başını kurutmadan dışarı çıkma" demesine inat sırıl sıklam bedenimle atlarım metrelerce yüksekte seyretmekte olan bir uçaktan...

Ama şimdi, yaşamak zamanıdır dostlar! Ölmeye henüz karar verecek kadar akıllı veya aptal değilim! Şimdi yaşamak zamanı, zevk almak, mutlu olmak zamanı...

Celal Şengör ve Ardından İlk Sınav...

celal_sengör Üniversitede sınav nasıl oluyormuş, sonunda görme şerefine eriştim. İlk sınav, iktisat sınavı, geride kaldı... Ve tabii ki ben de soruları bir güzel cevapladım, dersi düzenli takip ettiğim için fazladan beş puanı da, hocam sağolsun, kattım heybeye...

Öncesinde ise farklı deryalara yelken açmıştım. Türk Mucit'in tonton profesörü Celal Şengör üniversitemizi şereflendirdi, engin bilgisi ve muhteşem hitabıyla en azından beni büyüledi. En önemlisi, sözlerine ulu önderin "Hayatta en gerçek kılavuz bilimdir..." sözleriyle başlaması ve yine aynı sözlerle konferansına son vermesiydi. Bu noktada kendisini tekrar tebrik etmek istiyorum ve mutlu oluyorum bastığım toprakların bu kadar yüksek insanlar var etmesine... Az da olsa varlar, işerini düzgün yapan ve varlıklarıyla çevrelerine ışık saçan insanlarımız...

Geleceğe dair kötü tablolar var edildi bugün de, inandığım bir insandan geleceğin aslında pek de aydınlık olmayabileceğini duymak açıkçası korkuttu beni. Tek bundan da korkmadım tabii, bilgisizliğimden korktum ve bilgisiz olduğumu en iyi bilgili bir insanın yanındayken anlayabileceğimi fark ettim. Ey Celal Şengör, o ne derin bir entelektüelliktir öyle? Ezdin geçtin şu gencecik çocuğun o yeni yeşermeye başlayan egosunu! Başıma ne işler açtın, farkında bile değilsindir... Bugünden tez yok, her daim okunacak, düşünülecek ve elbette yazılacak. Hadi bakalım Okan Bey, artık çalışma, kendini geliştirme vaktin geldi!!! Oku okuyabildiğin kadar, öğren hayatın geride kalmış tüm inceliklerini...

Yazsam Yazsam Ne Yazsam? :))

100_4408 "Aman Allah'ım ne oluyor?" diyorum kendi kendime, olanlar yoksa bir erken emekliliğin habercisi mi? Üç günlük köşe yazarınız Okan Yüksel bugün ne yazması gerektiğini bulamadı...

Gerçi ne yazmsam diye topu topu on dakika düşünmedim, aklımdan ne geçiyorsa yazayım dedim, beki de kolaya kaçtım ve şimdi de malumunuz: yazıyoruz işte birşeyler :))

Çok yorgunum Bursa-Üniversite arasını bir iki saatte anca katedebildim, bir de ayakta :(( Eksik olan iki ders kitabımı da aldım; toplam 50 YTL bayıldım ve anladım hocalarımızın nasıl jeep alabildiğini :)) Tabii hoca ismi falan vermeyeceğim, şunun şurasında vizelere bir hafta ya kaldı ya kalmadı... Papaz olur muyum hiç? :))

Bu arada D&R'da ödüllü filmlerin DVD'leri kampanyaya girmiş: 2.75 YTL'ye tanesi... İki tane kaptım hemen, birisi Knallhart (Acımasız), diğeri The Return (Dönüş). Pazartesi İktisat vizesi var, onu atlatınca kutlama maksadıyla izlerim artık birisini. İzleyince eleştirilerimi ve görülerimi paylaşırım...

Onun dışında Yards'ın outletini buldum :)) Her eve lazım, neler neler var... Ben iki Yards tişörtü 15 YTL'ye aldım, darısı sizin başınıza.

Ve en önemli buluş elbette Tayyare Kültür Merkezi (Yapı, yukarıdaki yakışıklı çocuğun ardında...) ve ardında saklı olan Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu, artık Bursa Devlet Tiyatrosu hakkında da yazmaya başlayacağız gibi. Sanırım buna en fazla katre sevinecek, bakalım ne malzemeler bulacağız? Yoksa bir Ötüken daha doğar mı, katre?

Şimdilik size elveda, kendimi iktisatın kollarına bırakıyorum. Pazatesi olacak sınav için herkesin pozitif aktarımlarını, dualarını bekliyorum. Sanırım işim bu sefer de Allah'lık :))

The Rise of Sodom and Gomorrah - Therion
Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.