Kendi blogunu oluştur ;)

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

Aralık 2007 tarihli yazilar (sayfa 1)Aralık 2007 tarihli diger ogeler resimler , videolar

Yılbaşı'nı Vatan Millet Mesesi Yapmayı Becerebilmek?!

yılbaşı Önde bir Prof. Dr. sıfatı, ardında bir zat-ı şahane. Boş durmayayim, açıklama yapayim demiş ve kendince parçalamış yine bi'şeyleri: "Dünya Müslümanlarının durumu yürekler acısıdır. Kafir ağlar hali perişanımıza demek varken, bize ait olmayan yılbaşında eğlenme çılgınlığına girmek, gafletin ta kendisidir!" Bak sen şu hocanın dediğine! Vay vay vay..

Biz böyleyiz işte, cami hocası olamayacak zatları alır üniversiteye profesör yaparız. Bununla da kalmaz bu zatların mantıksızlıklarını dikkate alır, hayatımıza bu zatların laflarıyla yön veririz.

Böyle açıklamalar görünce şaşırıyorum. Nasıl oluyor da, diyorum: insanımız bu insanların çarpıtmalarını çak'mıyor? Bir düşünsenize bu ülkede kullanılan her teknoloji ithal! Bu ülkedeki kullanılan her otomobil dışarıda tasarlanıyor ve halkımızın ucuz emeğiyle yine halkıma kazıklanıyor! Hocalarımız üniversitelerde ders anlatıyor, boyunlarında asılı olan mikrofon bile ithal! "... bize ait olmayan yılbaşında eğlenme çılgınlığına girmek, gafletin ta kendisidir!" diyen hocamızın seslerini kaydeden teyp de ithal!

Bu nasıl bir mantıktır ki? Anlamıyorum! Tüm ülke olarak yılın 364 günü ithal şeyleri ve ithal mantıkları benimsemişken yılın sadece bir gününde batı karşıtlığı yapmanın ne alemi var? Nasıl adam oluruz, diyoruz ya; işte böyle adam oluruz: Yılın bir gününde yılbaşı gibi güzel bir geleneği devam ederek ve yılın geri kalan günleri için kendimize dair şeyleri var etmek için çabalayarak! En azından bu eksikliği ortaya koyarak! Ey zat-ı şahane, ülkemin insanına bu günü fazla görme; bırak gönül rahatlığıyla yılının ilk gününü mutluluka geçirsin.. Parazit yapma yani!!

Bu zat-ı şahane vesilesiyle yıl başınızı da kutlamak isterim, yeni yıl umarım sizlere mululuk, sağlık ve huzur getirir..

Yeni Yılla Savaş Başlıyor..

elecek_dünya İlköğretimin sonlarına doğru Tarih dersinde, çok sönük bir dönemde yaşadığım için üzüldüğümü; oysa dünyada birşeylerin değiştiği, tarih kitaplarının satırlarına kazınacak olayların olduğu bir dönemde var olmak istediğimi söylemiştim. Tarih hocam buna şaşırdı, garipsedi söylediklerimi.. Sanırım mantıklı da bulmadı..

Bugün gelinen noktada gözümün önünde tek bir somut gerçek var: O yıllarda hiç de ileri görüşlü değilmişim! Görememişim benim ve akranlarımın büyük değişimlere, büyük savaşlara sahne olacak bir coğrafyada yaşlanacağını. Evet, artık savaş başlıyor..

Pakistan'da savaşın fitili ateşlendi, Butto katledildi. Ardından, malumunuz: iç karışıklıklar, kan, göz yaşı ve acı..

Türkiye'de de istikrar uslu çocuk olup olmamakla alakalı. Uslu çocuk olduğumuz sürece huzur içinde kaybedeceğiz yavaş yavaş.. Başımızı diktiğimiz sürece dökülecek kanlarımız toprağa, 12 şehidimizin kanının döküldüğü günlerdeki gibi..

Ne olacak, nasıl olacak ve en önemlisi biz ne olacağız; bilemiyorum. Beynimde oluşan gelecek imgesi, kapalı kurşuni bir sonbahar havası.. Bu havayı gerçek hayatta çok severim, garip ama içimde bir heyecan ve farklı bir güç oluşur bu tür havalarda..

Tarihin sayfaları neslime açılıyor: bu acı demek, göz yaşı demek, kan demek. Tarih, bize gösterilen tarih, kandan ibaret. Gelecek günlerde, çok farklı duygular kaplayabilecek bedenlerimizi: daha önce hiç yaşamadığımız duygular yaşayabilecek artık bedenlerimiz. 

Napoleon; fırsat olmadan kabiliyet işe yaramaz, demiş. Artık neslim için bir fırsat var, kabiliyetimizi ortaya koymak için bir fırsat. Sinemada izlediğimiz o malum değişim atmosferinde olmak ve birşeylerin değişmesi veya değişmemesi için savaş verme imkanını tarih neslime bahşetti.. Teşekkür mü etmeli, küfür mü? Bilmiyorum. Heyecanlıyım, meraklıyım. Çok üzülmek  de istemiyorum ama..

Sözün özü, 2008 Türkiye için bir savaşım yılı olacak. İçeride ve dışarıda birileri savaş verecek. İç politikada yönetim savaşı verilecek, dış politikada sınır savaşı.. Umarım her iki savaşı da TSK kotarabilir?!

Eksik Etek

kadinasiddet Zaman zaman kasten muhabbetini açıyorum kız arkadaşlarıma: ileride eşinden şiddet görme ihtimalin çok yüksek, diyorum. Genellikle gülüyorlar, diretiyorum: isitatislikler söylüyor, yoksa benim böyle ütopyalarım yok diyorum. Genellikle hala gülmeye devam ediyorlar..

Garip bir tebessüm. Şaşırıyorum, anlam veremiyorum. Bana inanmadıklarını düşünüp, gazete küpürlerini veriyorum ellerine: Türk kadının %90'ının psikolojik şiddete maruz kaldığını aşağılandığını, %40'ının bedensel şiddete maaruz bırakıldığını görsünler istiyorum. Gülüyorlar hala, garip bir tebessüm bu..

Üniversitede olduğumuzu düşünüyorum, hocalarımızın "siz bu ülke piramidinin başındaki %4'lük kesimsiniz" edebiyatını düşünüyorum.. Arkadaşlarıma bakıyorum: sessizliklerine, tebessümlerine..

Yalnız arada bir kabullenmiyorlar, şiddetle savunuyorlar kadını. Oysa yine hatalar yapıyorlar: kadın bugün Türkiye'de var, diyorlar. Hayır, diyorum: kadın bugün Türkiye'de yok. Mecliste yok, hastanede yok, üniversitede yok, hayatta kadınımız yok.. Gülüyorlar hala, garip bir tebessüm bu..

Düşünün, diyorum: hangi siyasal örgütlenmenin başında bir kadın var? Düşünmüyorlar, üzülüyorum. Belki düşünseler, kadınlarımızın %15'i kocaları tarafından tecavüze uğramaz.. Biraz düşünseler, kadınlarımız bugünden çok daha mutlu olurlar..

Ama hayır, kadınımız vurduğu zaman kıracak bir erkek arıyor! Kime vuracağını önemsemiyor eşinin, vurabilmesini önemsiyor. İlerleyen yıllarda bu vurucu embesillerin gücü sadece eşlerine yetiyor, bol bol morarıyor kadınlarımızın suratları. Üzülmemek istiyorum, görünen köy kılavuz istemez demek istiyorum, onların zamanında yaptığı gibi tebessüm etmek istiyorum ama olmuyor: oturup bu satırları yazıyorum..

Eğitimin Ahlaklı Bireyler Yetiştirme Misyonu

çocuk12 Eğitime ve öğretime sıklıkla yer veriyorum bu satırlarda. İnsanın eğitimle biryerlere gelebileceğine inanıyorum: insanı, eğitimsiz eksik sayıyorum. Bu noktada Türk Eğitim Sistemi'ni de eleştirmek durumunda kalıyorum çünkü kıstas alıdğım eğitim sistemi olması gerken sorunsuzluk noktasından çok çok uzaklarda..

Yazık ki, halkımız bu aksak sistemde bile ilk okul dört seviyesinin ötesine geçememiş durumda. Evet, halkımızın eğitim seviyesi ilkokul dördüncü sınıf! Peki ya ahlak seviyesi? İnsanımız sizce kaçıncı sınıfta, veya olduğu sınıfa kadar MEB nasıl bir ahlak sundu insanımıza, bize?

Aldığım eğitim bu noktada genelleştirilebilecekse, kısaca şöyle özetlenebilir: Bir Çek artasözü açıklıyor MEB'in kurumlarından aldığım tüm eğitimin, ahlakın özünü: Asılan hırsız değil, birşey çalarken yakalanandır! Tanrıya şükürler olsun, derslerim her zaman orta derecede oldu: Kişiliğimi zedeleyecek kadar almadım, MEB kurumlarının sunularını!

Sınavlardan kaç puan alıdığım önemli oldu her zaman, nasıl bir kişiliğim olduğunu kimse önemsemedi! Sınavlarda kopya çekme imkanım varken çekmediğimi kimse görmedi, ödüllendirmedi! Tüm bunlar bana öğretti ki bu ülkede kağıtlar önemli, not defterleri önemli.. Eve giden karne önemli, babam sadece o karneye göre değerlendirecek beni.. Babama kızamam bu noktada, çünkü o da biliyor tüm Türkiye'de karnelerin kişilikle ilgili bölümünün yek "Pekiyi" olduğunu!

Ahlakımız, kişiliğimiz maalesef "pekiyi" değil. İlkokul öğretmenlerimizin hepsi ya yalancı, ya da çıkmadık candan umut kesmek istemediler zamanında.. Evet, o canlar çıkmadılar ama çok insanın canını çıkarttıkar. Bu ülkenin paralarını hortumladılar, yetim hakkı yediler vs..

Ahlakmış, yeme şimdi beni Okan! Eğer bu ülkenin en sevilen insanı olmak istersen, yapman gereken ahlaklı olmak değil.. Yapman gerken paranın olması, televizyon ve gazetelerde reklamını yaptıracak kadar paranın olması. Ahlaklı olmak bir rüya, belki de bir saçmalık..

Saçmalıyorum, ne mutlu bana!

Dostluk..

dostluk Malumunuz, uluslararsı ilişkiler okuyorum. Devetleri, devletlerin karar verme aşamalarını, bu aşamalara etki eden faktörleri falan filan.. Bunun yanında siyaset bilimi de görüyoruz, bu da cabası. Bu noktada devletlerden çok insana dair çıkarımlar yapıyorum ben, daha farklı bir söyleyişle insanlar ve devletler pek de farklı düşünmüyorlar. Sanki uluslararası toplum, arkadaş ortamımızdan hiç de farklı değil..

Ülkeler, aynı zamanda insanlar, Machiavelli'den bugüne "ben"cil davranmak ve duygularını bir tarafa koymak durumundalar. Bu durum da benim dost anlayışımla bağdaşmıyor. Özel ilişkilerimde olan görüşlerim dostluk için de geçerli. Yani insan dostlarıyla dostluklarını devam etmek için planlar yapmak durumda olmamlı. Dostluk politik birşey olmamalı, en anlamlı tarifiyle; insan kendisini rahatlıkla dostunun kollarına bırakabilmeli.

Gerçek hayat böyle değil, ne yazık ki. Kafamda kurduğum "dost", gereçek hayatta karşılığını bulamıyor ve yine bana, daha doğrusu insana, yalnızlık düşüyor. Yalnız olduğumu/zu görüyorum ve bu benim daha dik durmama vesile oluyor. Ayaklarım üzerinde duruyorum, çünkü bu hayatta yalnızım.

Peki dostlar ne oluyor, hayatımda nasıl bir yer işgal ediyor? Dostlar hayatımda işbirliği yaptığım ve ortak amaçlara sahip olduğum insanlar oluyorlar. Dostluğa bir antlaşma olarak bakıyorum, dostluk kağıda dökülmemiş ama kuralları ve özellikle denklemi olan bir antlaşma! Bu noktada size bir reçete sunma gereği duyuyorum. Daha doğrusu dostluğun denklemini sunuyorum, Schopenhauer'in kalemiden: İster kadın, ister erkek olsun, insanlara onlarsız da yapabileceğinizi hissettirmek isabetli bir hareket olur. Ve bu dostluğu kuvvetlendirir. Bu noktada doslarınıza onlarsız da yapabileceğinizi, dostluğunuzun sıhhati açısından mutlaka hissettirin derim.. Denenmiş ve başarısı tarafımdan onaylanmıştır :))

Not: Blog yazarı bu kadar gerçekçi olmalı mı, acaba? Yoksa blogları toz pembe dünyaların bir yansıması olarak görmek ve toz pembe yazılar mı kaleme almalı? Bu noktada da düşüncelerinizi paylaşmanızı dilerim. Saygı ve sevgiler..

Kuzey Irak'a Sınır Ötesi Operasyon ve Değerlendirmeler - 2

hava Gündemde Sınırötesi Operasyon hala tüm tazeliğiyle dururken ben de değerlendirmelerime devam edeyim dedim. Bilmem siz de bu noktalara dikkat ettiniz mi?

Dikkatimi çeken ilk nokta Genelkurmay - M.Ali Birand yakınlaşması oldu. Oysaki bu iki imge bundan yıllar öncesinde birbirine fazlasıyla zıtlardı. Hatta Genelkurmay hazırladığı bir andıç vesilesiyle Mehmet Ali Birand'ı işinden edecek, gündem oluşturan büyük gazetelerde M. Ali Birand'ın adı PKK'dan para alan gazeteciler arasına girecekti! Sonradan tüm bunların gerçek dışı olduğu ortaya çıksa da Genelkurmay ve M. Ali Birand soğukluğu bu günlerin hemen öncesine kadar devam etti. Oysaki bugünlerde birşeyler değişiyor, garip ama Genelkurmay başkanı M. Ali Birand'a açıklama yapmayı uygun buluyor. Bu noktada M. Ali Birand'ı çok mu büyütüyorum, yakınlaşma Genelkurmay - M. Ali Birand yakınlaşması değil de Genelkurmay - Doğan Medya yakınlaşması mıdır, açıkçası tam olarak göremiyorum?!

Benim şen şakrak, harbi profesörüm benim geçen seferde zorlansam da söyleyemediklerimi bir çırpıda açıklamış; Prof. Yalçın Küçük, odatv.com'a yaptığı açıklamada söz konusu sınırötesi mevzu için "Bu bir operasyon değil eğitim harekatıdır." demiş. Acı ama gerçek, üzgünüm.. Ne zamadan beri eğitim uçuşları manşet oluyor, sormak lazım M. Ali Birand'a, pardon Aydın Doğan'a..

Bayram Ertesi Sinema: Mutluluk

mutluluk1 Bayram sandığımdan hızlı geçti. Herşey güzeldi, tek olumsuz nokta elimde bilgisayarımın olmasına karşılık internet bağlantımın olmamasıydı. Blogumdan ilk defa bu kadar uzak kaldım: tam 5 gün. Bu noktada blogumun hayatımda ne kadar da önemli bir yer işgal ettiğini gördüm. Blog yazamadığım beş gün boyunca içimde bir huzursuzluk vardı. Geceleri bu huzursuzluğu film izleyerek bertaraf ettim ve size anlatacak pek çok film birikti bu sebepten..

***

Sizlerle paylaşmak isteyeceğim ilk film, Zülfü Livaneli'nin aynı adlı romanından esinlenerek yapılan bir Abdullah Oğuz filmi: Mutluluk! Bu satırlarda sizlerle paylaştığım tüm filmler gibi "Mutluluk"un da en önemli yanı insana, insanlığa, en önemlisi insanıma dair olması.. Film ailesi tarafından ölümüne karar verilmiş güzel bir kızla, Özgü Namal, başlıyor; yurdumun kirli sayılan oysaki tertemiz kızlarından sadece birisinin, Meryem'in öyküsü "Mutluluk". Meryem'in mutluluk yolunda attığı adımları, kuzenini vurması için görevlendirilen Cemal'in hayata karşı duruşunu ve profesör İrfan Kurudal'ı izliyoruz beyaz perdede..

Çok güzel sahneler yakalanmış, görüntü yönetiminden her kim sorumluysa mükemmel bir işçilik çıkartmış. En önemlisi Zülfü Livaneli mükemmel bir eser yaratmış, yurdumun gerçeklerini acı da olsa bütün çıplaklığıyla yansıtmış aynı adlı romanının satırlarına. Üç tarafı denizlerle bezenmiş yurdumun çokak topraklarında yetişen Meryem'lerimizin balık nedir bilmediklerini izliyoruz beyaz perdede, deniz nedir görmediklerini ve çok daha fazlasını.. Bu noktada düşünüyorum da; Ey Devlet Baba, çocuklarının hepsi balık nedir bildiği gün baba yerine konulursun ancak! Bu sebepten sakın ola babalık ayaklarına şimdiden yatma!

Balık falan tefarruat da şu töre nedir?! Bir babanın kızının ölümüne hüküm vermesi nedir, vicdan bu mudur? Namus namus diye elini kana bulayan namusuzlardan yurdumun tertemiz Meryem'lerinin çektiği nedir? İnsanımın elinden alınan hayatı, elinden alınan gözleri, kulakları, dillleri..

Meryem'in öldürüleceği günün gecesi sona ererken annesi ölüm yolculuğu için Meryem'e abdest aldırıyor. Meryem soruyor: Horozlar niye ötmüyor? Annesi şaşırıyor, Meryem'in ne dediğini anlamıyor. Meryem tekrarlıyor: Horozlar ötmüyor artık.. Annesi cevap veriyor: Horozlar hep öter yavrum, kimi duyar kimi duymaz.. Meryem tüm masumiyetiyle: Ben artık duymuyorum demek, diyebiliyor. Annesi kızını ölüme yolcu etmenin tüm kederiyle: Sabah olmasını istemiyorsun da ondan.. diyebiliyor.

Medeniyet budur, şudur diye çok yazdım. Bugün de diyorum ki, medeniyet; yani bizim var edeceğimiz Anadolu medeniyeti Meryem'ler horozların sesleriyle güne gözlerini açtıkları gün var olacak! Horozların ötmediği bir Anadolu, günümüz Anadolu'su bize ihtiyaç duyuyor! Çalışma, bu karanlık kaderi değiştirme zamanı geldi artık.. AB'ye giden yolların köylerimizden, ahırlarda ölümü bekleyen Meryem'lerin yüreklerinden geçtiğini anlama vaktimiz geldi ve çoktan geçti...

Abartıyor muyum? İstatistikler abartmadığımı söylüyor: TBMM araştırma komisyonunun raporuna göre; son beş yılda 1.091 kızımızı namus ve töre cinayetleri sebebiyle toprağa verdik!

Kuzey Irak'a Sınır Ötesi Operasyon ve Değerlendirmeler

bombardıman Uzun süredir bekleniyordu, sonunda Genelkurmay sınır ötesi operasyona başlama emrini verdi ve bildiğiniz operasyon gerçekleşti. İlk günlerde büyük bir heyecan duydum, her ne kadar silahlarla aram iyi olmasa da TSK'nın bu gücü gözümü kamaştırdı. Yalnız günler geçtikçe pek de güzel olmayan kokular gelmeye başladı burnuma!

Öncelikle Mehmet Ali Birand'ın ilk başlarda söylediği "Bu operasyonu dünyada yalnız 5 ülke gerçekleştirebiliyor." edebiyatının pek de sahici olmadığını öğrendim. Ne yazık ki dünyada bu operasyonu yapan 5. ülke olamadık, çünkü tüm gece görüş ve enformasyon ABD'li subaylar tarafından organize edilmişti. Üzüldüm, çok üzüldüm..

Ardından istihbarat fiyaskosu geldi! Birileri bağrını gere gere ABD'den istihabarat bilgileri edindiğimizi söylüyordu. Bana yine üzülmek, yine hüsran.. Nedense birilerinin ağrına gitmiyor yanıbaşımızda olup bitenler için okyansular ötesinden istihabarat almak! Bilmem farkında mısınız ama biz fazlaca ABD'ye bağlı olmaya başladık. Kuzey Irak için ABD'den istihbarat alacak duruma düştüysek vay halimize!

Tamam, buna da göz yumalım dedim ama sorunlar maalesef bitmek bilmedi! Ey Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu teröristler bu kadar aptallar sanma! Kaç aydır sınır ötesi konuşulurken o insanların hala Kandil'de ikamet ettiklerine ihtimal vermiyorum. Potansiyelinin çok altında bir zaiyat verildi PKK'ya, sadece taşınmaz sistemleri zarar gördüyse gördü. Gerisi ise sağ salim, maalesef..

Peki herşey kötü mü, hiç mi iyi birşey yapamadık? Elbette hayır! Pek çok güzel icraata da imza attık. Bilmem farkında mısınız, PKK ve Kuzey Irak çıkmazından çok güzel sıyrıldık! ABD-Barzani ilişkileri bozulurken, dış işlerimiz ABD ile düzgün bir ilişki sağladı. Şu sıralarda ipler, dün de olduğu gibi, bizim elimizde yavaş yavaş toplanmaya başladı. Sanırım, Türkiye ilerleyen zamanda daha fazla söz sahibi olabilecek. Bu noktada seviniyorum ama kaygılarım da yok değil. Sonuçta "Bayram değil seyran değil, bu ABD bizi neden öptü?" sorusu aklımdan çıkmıyor.. Umarım bizim çocuklar ABD'ye fazlaca şey vermemişlerdir?!

Bayram Tatili

Malumunuz önümüz bayram, haliyle bana da yollar göründü. Ankara, ardından da Adana yapacağım. Umarım bu bayram da diğerleri kadar güzel ve bol kebaplı olur :)) Bu tatil sürecinde her gün düzenli olarak yazmak imkanı bulamayabilirim. Yazı aralığı iki, belki de üç günde bir'e çıkabilir. Anlayışla karşılayacağınızı umuyor, genciyle yaşlısıyla herkese güzel bayramlar diliyorum...

Abbas Güçlü ile Genç Bakış, Eve Dönüş Yasası

abbas_güçlü Abbas Güçlü ile Genç Bakış programının dünkü böklümü üniversitemizde yapıldı. Konuklar arsında Serdar Denktaş, Ahmet Özal ve Tuğrul Türkeş vardı. Konuklar beni pek sarmadığı için açıkçası katılmayı pek düşünmüyordum ki arkadaş kurbanı oldum. İyi ki de olmuşum, program sonunda mutluydum..

Program sandığımdan daha dolu geçti. Hatta programa sorularımla katılma gereği bile duydum ve öncelikle şu soruyu sordum; "Bu yaşalara gelmenize rağmen hala sıfatınızın "Rauf Denktaş'ın veya Alparslan Türkeş'in oğlu" olması nasıl bir duygu? Bu bir kısıtlanma değil mi? Neden aynı yol ve ideolojide gidiyorsunuz, bu bir zorunluluk mu?" Sorumu Tuğrul Türkeş, güzel bir şekilde yanıtladı.. Bu noktada her üç isimin de fazlaca edilgen kılındığını düşünüyorum. Sanırım ünlü bir insanın oğlu veya kızı olmak, siz isteseniz de istemeseniz de size bir yol haritası çiziyor. Bunun kolaylıkları kadar zorlukları olduğunu da görmek lazım.. Fazlaca edilgen hayatlar ve bu dünyada da; Aliyev ailesinde de, Bush ailesinde veya Esad ailesinde de böyle. Ama bu böyle olmasaydı daha hoş olmaz mıydı? Mesela Tuğrul Türkeş, CHP saflarında olsaydı farklı, daha güzel bir hava olmaz mıydı?

İkinci sorum da eve dönüş yasası noktasında oldu. Bir şehit kardeşi olarak sordum; "Biz şehit aileleri canlarımızı katledenleri affetmedikten sonra birileri onları ne hadle affetme cürreti gösteriyor?" dedim.. Cevabı konuklardan önce halkımız verdi, SMS oylaması sonucunda %90 civarında bir oran eve dönüş yasası aleyhine oylama yaptı.. Ne diyeyim, umarım birileri bunu dikkate alırlar?!

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.