| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

Yazılar arşiv 12.2007 Other entries in 2007-12 resimler , videolar

Osmanlı ve Günümüz Gençliği

kuleli En son Ömer Naci noktasında dikkatimi çekti Osmanlı gençliğinin entelektüel ve evrensel yapısı. Garipsedim Ömer Naci'nin genç yaşta Arapça, Farsça ve Fransıca öğrenmesini; hayatına hiçbir etkisi olmayacak bir gelişme karşısında eline silah alıp kendin olmayan sorunlara çözüm arayabilmesini. Haliyle bugün ile kıyasladım, biz ile kıyasladım.

Bunu Ömer Naci ile sınırlandırmak, hatta gençlik ile de sınırlandırmak istemiyorum. Fotoğrafı, Osmanlı insanı ve günümüz insanı olarak görmek istiyorum. Mesela herhangi bir tarihi şahsiyeti göz önüne alın; bizden birisi olsun ve bakın hayatında ne zaman neler yaptığında.. Pek çoğunda Farsça, Arapça ve Fransızca üçlemesini göreceksiniz. Oysa bugün, durum içler acısı! Herkes İngilizce bildiğini sanıyor ama İngilizce'yi de çok az insan biliyor! Diğer dillere girme gereği duymuyorum, daha geçen aylarda İlber Ortaylı'nın TRT'de "İyi Rusça bilen bir asistan arıyorum, yok!" hakırışlarını duydum. Üzüldüm!

Dil eksik olunca, evrensel bakış da haliyle olmuyor! Yanı başımızda olanlardan bile haberimiz olmuyor, yüz yıl öncesine kadar egemenliğimizdeki topraklara ve insanlara dair bile çok az şey biliyoruz! Hatta hiçbirşey bilmiyoruz, araştırma gereğini de hiç ama hiç duymuyoruz! Küçük ve sadece bize dair korku politikalarıyla uğraşarak yozlaşıyoruz. Kendi coğrafyamızdan, Asya'dan habersiziz. Oysa büyük bir medeiyet yolunda bize evrensel olmak, evrensel düşünmek düşüyor! Osmanlı tüm zorluklara rağmen yeni ve başı dik bir siyasal örgütlenme yaratabildi, çünkü o zor şartlarda bile evrensel bir Turan'ı, evrensel bir Panislamizm'i düşünebilen, maksimalist politikalar üretecek beyinler yaratabilmişti.

Bu noktada yapılması gereken büyük, yani evrensel düşünmek! Coğrafi olarak Anadolu'yla sınırlı kalmamak ve düşüncelerimize daha büyük coğrafyaları katık etmek. O düşünülecek büyük coğrafyaları tanımak, insanını ve dilini bilmek yapılması gereken.. Büyük düşünmenin zamanı gelmiştir, aksi halde bu küçük, çorak Anadolu toprağını da bize fazla görecekler!

İsveç Yurttan Sesler Korosu ve Bize Dair...

OdaTv'de gördüğüm çok güzel bir çalışma. İsveç Yurttan Sesler Korosu "Şımarık"ı söylüyor ve hep bir ağızdan öpücükler yolluyor ) Bu kadar erkek bir araya gelip öpücük yollayınca insan kopuyor zaten.. Türkçe için de Türkiye için de çok güzel bir tanıtım.. Hepsinin ağzına sağlık )
Ayrıca bir kenara yaşanan savaşları, bir yana bu güzelliği koyunca; dünyanın aslında o kadar da kötü bir yer olmadığını bu dünyayı insanın kirlettiğini çok rahat görebiliyoruz. Artık bizimkiler de güzel bir yanıt verirler umarım.. (Grup: Hellman's Drengar)

Doğmak? Ölmek? Medeniyet?

ölüm Medeniyet; bir ülkedeki kaldırımların engellilere ne kadar kolaylık sağladığıyla, bir ülkedeki yaşlılara nasıl bakıldığıyla veya bir ülkedeki anasız babasız çocukların hangi şartlarda yetiştirildiğiyle ve elbette diğer pek çok etkenle gözlemlenebilir. Hepsinin ortak noktası "güçsüz"e, "yaptırım gücü olamayan"a neler sunulduğuyla alakalı olmaları. Bu noktada "ölüm" de büyük bir gösterge ve tüm insanlık için geçerli..

Bir düşünsenize bizlerin gözlerini dünyaya açmaya vesile olan doktorlar; bu uygulama için ne eğitimler görüyor, kendilerini ne kadar da geliştiriyor? Yıllarca okuyor, uygulamalara katılıyorlar.. Oysa bizler bu dünyaya gözlerimizi kapatırken, bizi ne olduğu belirsiz etiketsiz insanlar yolcu ediyor. Ne bedenimizi yıkayan insanlar, ne de bedenimizin yıkandığı yer pek de iyi olmuyor, çoğu zaman. Oysaki ölüm, gerçek tabiriyle defin de önemli olmalı ve profesyonel ellerce yapılmalı. Biz bunu bilemiyoruz ne yazık ki?! Defin işlemlerinde çok ilkel ve acemiyiz..

Bugüne kadar çok insan yitirdim, pek çoğunun defin işlemlerinin tamamına katıldım ve açıkçası ölmekten değil ama o işlemlerden korktum.. O bedenlerin yıkandığı yerler o kadar soğuk, o kadar kirli geliyorlar ki bana! Kullanılan o sabun ve o garip bez bozmaları.. Ve devamında pek de düzgün olmayan bir tabut, estetikten haberi olmayan bir mezarlık..

Ölmekten korkmuyorum da sonrasından korkuyorum. Defnedilirken üzerimde yapılacaklardan korkuyorum.. Belki garipseyeceksiniz ama ben bunu takıyorum?! Vasiyetim noktasında defin işlemlerine uzunca bir yer ayırmayı planlıyorum..

İşi kişisellikle de bitirmek istemiyorum; şunu düşünüyorum: Biz Türkler, atalarımıza laf edilince gözlerimiz birşey görmüyor da, nasıl bu insanları gömdüğümüz yerler bu kadar kötü oluyor? Allah aşkına, Türkiye sınırları içerisinde düzgün bir mezerlık göreniniz var mı? Nerde kaldı ataya saygı, sevgi? Nerede kaldı, bileniniz var mı?!

"Lost" olduk çıktık :)))

lost Kayboldum ortalardan, hatta Elif'in tabiriyle "Lost" oldum çıktım )) Dizi beni çok çarptı, sarstı falan diyemem ama yeteri kadar etkiledi. İki günde on beş bölümü devirdik, şimdi de hemen yanı başımda izlemediğim beş bölümün daha DVD'si duruyor. Dizi bizim dizi kültürümüzden oldukça farklı, bir kahraman ve çevresindeki ezik-aksak kişiliklerden oluşmuyor: Fazlasıyla gerçekçi ve hayata dair. Malumuz ihtiraslar, hırslar, tutkulu aşklar ve çok daha fazlası...

Diziyi izlerken sosyal bilim okuyan herkesin bu diziyi izlemesi gerektiğini düşündüm. İnsanların yeni bir hayata başlamalarını, ortalıkta para yokken mübadelenin nasıl yapıldığını ve iş bölümünün zamanla nasıl geliştiğini dizinin sahnelerinde çok güzel gördüm. Otoritenin, liderliğin ve çok daha fazlasının yansımalarını seyrettim.. Bu noktada aklıma hoş bir fikir gerdi, sosyal bilimleri bir filmler dizisi aracılığıyla insanlara çok güzel anlatabiriz! Özellikle bunu üniversitelerde uygulayabiliriz: Lost veya bu noktada daha fazla işimize yarayabilecek bir dizinin sosyal açıdan dökümünün yapılması bence mükemmel bir uygulama olacaktır. Hem kalıcı, hem de fazlasıyla eğlenceli!

Olumsuz eleştirilere gelecek olursak, ne yazık ki yok değiller: Hatta biraz fazlacalar. Mesela ben bindiğim hiçbir uçakta bu kadar güzel kızı ve bir o kadar da yakışıklı çocuğu bir arada görmedim. Tanıdığım kadarıyla da insanlar böylesine bir kazanın üzerine, yerde cesetler yatarken böylesine rahat bir psikolojide olamazlar: Mesela "sarışın aptal" rolündeki kızımız gibi güneş yağı, parmak arası plaj terlikleri ve havlusuyla bir güzel güneşlenemez.. Ayrıca bildiğim kadarıyla hiçbir uçakta kocaman bir balta bulamazsınız, oysa kahramanlarımızın odun kestikleri çok güzel bir baltaları var.. Gerçekçi bakacak ve her sahneyi zihnin süzgecinden geçireceksek pek çok yanlış görme imkanımız var. Ama bence zamanı değil; cipsimi yer kolamı yudumlarken fena gitmiyor Lost.. Eskiden nasıl Rambo'nun kaç adam öldürdüğü perdenin alt köşesinde sıralanıyorsa, bugün de Lost sıralıyor birşeyleri: Kötü olan gerçeklikle pek yüzleşmemesi, iyi olan her geçen zamanda Batı sinemasının gerçekliğe yaklaşması..

Toprak Olmak ya da Olmamak!

çocuk7 "Ellili yıllarda Hürriyet gazetesinin birinci sayfasında, Yahya Kemal'i en yeni şiirleri yayınlanırmış. Yahya Kemal öldüğünde cenazesinin ardında bir insan seli halinde akmış insanlar. İstanbul'da dükkanlar kapanmış. Kitapçılar vitrinlerine üstadın resimlrini asmışlar... Toplum, toprak gibidir, ne ekerseniz o filizlenir." yazıyordu Necati Güngör, Kaçakyayın'ın bilmem hangi sayısında.. Bugün gelinen noktada aldığım eğitimin de sayesine bu satırları daha iyi okuyabiliyorum. Evet, torpak gibiyiz ve bu de edilgenliğimizdir bizim. İnsan toprak gibi olmamalıdır, çünkü insan işlenecek bir metaryalden farklıdır; yani insan doğadaki taştan, ağaçtan veya demirden farklı olmalıdır!

Temennilerim bu yöndeydi ama yanıldığımı görüyorum artık. İnsan fazlasıyla edilgen, insan hayatının çok az bir noktasında etken olabiliyor ve o noktalar da edilgenliği arasında yok olup gidiyor. Şunu bir düşünsenize; bu ülkenin nüfusunun neredeyse tamamına yakını Müslüman. Eğer bu insanları birer bebekken ailelerinden alıp Hristiyan ailelere devşirseydik, çok çok büyük bir bölümü muhtemelen Hristiyan olacaklardı! E o zaman nerde kaldı, insanın etkenliği?!

Edilgeniz, hem de fazlasıyla! İşte bu noktada da eleştirisel bakış önem kazanıyor. Eleştirdiğimiz kadar etken, daha doğrusu kendimiz olabiliyoruz! Bu sebepten eleştirmeli inandığımız herşeyi! Hatta ilk başta en doğru bulduklarımızı, en inandıklarımızı eleştirmeliyiz. Aksi halde Kur'an bile okumadan kendini Müslüman sanan, dininden bir haber Allah Allah nidalarıyla insanları yakan birer zerzavat olmaktan ileri pek gidemeyiz. Belki kendinizi kandırabilir ve gönül rahatlığıyla günlerinizi geçirebiliriz ama unutmayın ki inandığınız Tanrı İslam'a göre de diğer dinlere göre de kanmaz! İslam'ı veya herhangi bir dini, hatta ideolojiyi kendi seçtiğimiz oranda sahiplenebiliriz! Hatta şunu da deneyimlerim bana gösterdi ki: anadan doğma Müslüman olan bir zatla, Hristiyan veya Yahudi dömesi bir Müslüman arasında dağlar kadar inanç farklı var! İnsan seçtiği şeye inanır, seçtirildiği değil! Bu noktada herkese okumak düşüyor, dinini aklının süzgecinden geçirmek ve o zaman da hala aynı şevkle inanıyorsa gerçek Müslüman olmak düşüyor, bilmem anlatabildim mi?

Bir İki Üç Yetmez! Dört Beş Altı Olsun!!!

Aa_Orman_Resimleri CNN Türk'te alışık olmadığım bir saatte Cüney Özdemir'i görünce haliyle zapping'ime bir dur diyebildim. Konuklar arasında da Coşkun Aral, tüm sıcaklığıyla gülümseyince zapping falan kalmadı: dinlemeye başladım Cünyet Özdemir'i. İşte böyle başladı herşey ))

Milli Ağaçlandırma Seferberliği için yapılan bir kampanya yayınıyla haberim oldu yurdu yeşillendirmek için yeniden birşeyler yapılmaya başlandığından. Reklam girişinde de kampanyanın tanıtım filmini izleyince, içim bir hoş oldu; birşeyler yapasım geldi.. Zaten odatv'de de çok iddialı bir manşet var tanıtım filmi hakkında: "Bu filmi izledikten sonra da ağaç dikmezseniz, artık hiç dikmezsiniz!" Fazla mı abartmışlar, bence az bile... Filmi öncelikle buradan izleyebilirsiniz. (Açılan sayfada video programını açmak için üzerindeki "play" simgesine tıklamanız yeterli.)

Ben oldukça beğendim tanıtım filmini ve özellikle amacı: "Bir insan yılda 7 ağaç tüketiyor, siz 1 fidan dikerek borcunuzu ödeyebilirsiniz." diyerek amaç ortaya konuluyor! Filmi önce bir izleyin derim, ardından tüm operatörlerden 1923'e sms yağacaktır inancındayım. Yanılıyor muyum?

Ne diyorlar? Bir İki Üç Yetmez! Dört Beş Altı Olsun! Meşe Olsun! Kavak Olsun! Memleketim yemyeşil olsun! Haydi Türkiye, yeşil bir Anadolu için eller telefona...

Artık Zor Düzelir Bu Ülke

eğitim Umarım yanlış bir değerlendirme sonucu atılmıştır bu başlık. Az önce okudum DemotikE'de. Üzüldüm, geleceğe dair karanlık görüler sıralandı beynimde. Korktum!

Yanlış bir değerlendirme olmuştur umarım, en azından abartılmış bir değerlendirme! Yok ama bir türlü çürütemiyorum bu iddiayı: Artık Zor Düzelir Bu Ülke!

"Neden düzelmesin ki?" diye sorasım geliyor ama soramıyorum. Cevabı gözümün önünde: OECD 2007 Eğitim raporu ortadayken harbiden Artık Zor Düzelir Bu Ülke!

Raporda neler yer alıyor, hepsini sıralamayacağım. Beni ilgilendiren, ki işin en acı tarafı da bu, noktası: Raporda Türkiye, üniversite ve lise mezunu ortalamasında en sonda yer alıyor. Eğitime en az kaynak ayıran ülke ise yine Türkiye...

Rapor ortadayken ve günlük hayatta bu raporun hiç de gerçeklerden uzak olmadığını deneyimlerimizle tasdik etmekteyken, harbiden Artık Zor Düzelir Bu Ülke!

Sözü bitirirken Fakir Baykurt'tan bir alıntıyla bitiriyorum. Kaçakyayın dergisinin 1.4.06 yayınından kestiğim bir bölüm, saklamıştım bugün değerleniyor: Ülkemizde Cumhurbaşkanımız da dahil, hiçbirimiz ilkokulu bitirmemiş durumdayız. İlkokul üçüncü sınıftan, okulu bıraktmış durumdayız. Şu an bile imza yerine parmak basanlar, nüfusumuzun dörtte biri. Ben değil, istatistlikler böyle diyor.

Gel de çığır çığırabildiğin kadar: Yaşasın Cahiller Demokrasisi!!! Acı ama bu hal değişmedikten sonra harbiden Artık Zor Düzelir Bu Ülke!

Yıllar Sonra...

konak_konut AjandaTR dostum beni mimlemiş, ben de gereğini yapıyor ve hayalimdeki güzel bir fotoğrafı mevzuyu biraz da değiştirerek aktarıyorum. Fotoğraf malumunuz, köşede. Bu fotoğrafı bu kadar azulanır kılan, ne oradaki ev ne de yemyeşil bahçesi.. Aslında bu fotoğraf pek çok imge yüklü benim adıma, hedeflerimle yoğrulmuş bir fotoğraf..

Siz öyle misiniz, bilmem ama ben her zaman emeklilik dönemlerimle ilgili hayaller kurarım. O ev de böyle bir hayal, para kazanıp alacağım değil tabii ki hedef; hedef insanlardan olabildiğince uzak, sevdiklerime de olabildiğince yakın ormanın hemen kenarında bir ev. İçi kitaplarla, dergilerle, dvd arşivimle ve bilgisayarımla kuşatılmış kocaman ama bir o kadar da sıcak bir ev amaç.. Hayatımı birlikte geçirdiğim insanla, doya doya ikinci bir bahar yaşayabileceğim ve en önemlisi hayatımı baki kılacak eserler kaleme alabileceğim bir ev..

Ömer Naci: Bu Toprakların Che'si..

ömer_naci Milli güvenlik derslerinde bolca tartışırdık, pek tabii hocamız ve bir grup "Che de kimmiş?" edebiyatı yaparken diğer bir grup da aksini iddia ederdi. Bir sonuca da varılmazdı, sadece bildiklerimiz tekrar edilir, bir Türkiye fotoğrafı daha çekilir ve albümüme konulurdu. Ne mutlu ki herkes böyle sığ tartışmalar içine girmiyor: Soner Yalçın böyle bir tartışmaya girmek yerine, bizim neden bir Che'miz yok kompleksinden çok uzaklarda bir gerçeği açıklıyor: Evet, bizim de bir Che'miz var; adı Ömer Naci!

Burada sizlere Ömer Naci'nin hayatı hakkında kısa bilgiler sunacağım, elimden geldiğince tanıtmaya çalışacağım yerli Che'mizi...

Ömer Naci, ailesini daha kundaktayken kaybetmişti. Hayat bu noktada 1-0 öndeydi ki varlıklı bir adam Ömer Naci'yi evlatlık alarak yetiştirmeye başladı. Durum artık 1-1 di...

Küçük yaşta Arapça, Farsça ve Fransızca öğrendi.İlk siyasal görüşleri de oluşmaya başlıyordu bu sırada; siyasetle ciddi anlamda ilk tanışması Bursa Işıklar İdadisi'nde oldu. Pek çok ilericimiz gibi onu da bu yola sokan oluşum Jön Türkler'di. Ömer Naci, yaptıkları bugün kitaplara geçen her insan gibi, daha o yaşlarda arkadaşlarından farklı olduğunu gösterdi: cesareti ve en önemlisi hitabet yeteneği onu sivriltti. Okul yönetimi bu durumdan hoşnut olmadı ve onu sürdü, yeni okulunda da sivrilmeyi başardı ve öğrencileri arkasına alarak örgütlendi. Lider oldu.

Yakın arkadaşlarından birisi Mustafa Kemal'di. Mustafa Kemal'e politik ilk deneyimlerini yaşattı ve edebiyatı sevdirdi. Edebiyat noktasında yetenekliydi, pek çok şiiri dönemin edebiyat dergilerinde yer buldu.

İlerleyen zamanda okulundan mezun oldu, artık askerdi. Bu sırada da yazıyordu ama. Yazılarından birisi yüzünden yazdığı dergi kapatıldı ve kendisine de kaçış, yani Paris yolları göründü...

Paris'te İttihatçlarla tanıştı ve pek tabii örgütün verilerinden yararlandı. Bu sırada da onu Che'ye benzettiğimiz nokta oluşmaya başladı. İran'da Şah, meclisi kapattı ve İttihatçılar buna karşı çıkarak Şah karşıtı İran'lı devrimcilere destek kararı aldılar. Bu noktada Ömer Naci de İran yollarına düştü, tabii öncesinde Paris'e ait kıyafetlerini bir güzel çıkarttı: başına kalpağını geçdi, eline tüfeğini aldı. Artık o da İran'lı bir devrimciden farksızdı.

Uzunca bir süre çatıştı fakat sonrasında Şah'ın kuvvetleri tarafından yakalandı. İkişerli olarak kurşuna değil, top gullesine dizileceklerdi ama Osmanlı tebası olan İran onu böylesine öldürmek noktasında tereddüte düştü. Şans bu ya, o sırada İttihat ve Terakki Meşrutiyet'i ilan etti ve diplomatik girişimlerle Ömer Naci'yi topun menzilinden uzaklaştırdı...

Peki sonra ne yaptı Ömer Naci? Durmadı, yoluna devam etti.. O kadar çok şey yapmış ve yaşamış ki burada hepsine yer vermek zor. Tek istediğim bizim de değerlimizin olduğunu bilmeniz değil! Tek istediğim Tarih derslerinde başkalarının değerleriyle, kompleksimize yenik düşerek, alay edeceğimiz yere kendi değerlerimizi yeni nesillere öğrenmek. 19 yaşımdayım Ömer Naci ile tanışalı bir haftayı geçmiyor; Anadolu Lisesi Mezunuyum: Ayıp ey Milli Eğitim!!!

Her Aşk Tek Kişilik Ama Hayat Öyle Mi?

Uzun zamandır, yalnızlığımın da verdiği güçle "her aşk tek kişiktir" iddiamı sizlerle paylaştım. Hayat bunu affetmedi! Hayatıma çok büyük bir güzellik sundu. Artık aşkım tek kişilik olsa da hayatım tek kişilik değil: yakında blogum dahi tek kişilik olmayacak. Hayatıma da bloguma da bir eş, bir güzellik geldi. Yakında Elif sizlerle olacak, şimdiden paylaşmak istedim..

Daha herşey çok taze ve güzel. Hayat da artık benim için tek kişilik değil, sıkıldığım yorulduğum anlarda dizlerine uzanacağım bir güzellik var. Sözün özü, Elif yakında yazılarıyla karşınızda olacak: iki kişi yazacağız artık.. Hayata farklı pencerelerden bakmak ve hayatıma giren bu güzelliği siz okuyucularımla paylaşmak amacıyla aldım/aldık bu kararı; umarım siz de Elif'i benim kadar seversiniz )

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.