| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

Yazılar arşiv 02.2008 Other entries in 2008-02 resimler , videolar

Türkiye'yi Bölmek..

önasya Artık bir ABD klasiği oldu, öyle ki gazete editörleri benzeri haberleri çok daha önceden gördükleri için haberin puntolarını gün geçtikçe küçülttüler. Bugün ise kıyıda köşede yer bulabiliyor ancak ABD'nin önde gelen dergilerinden Atlantic'in yeni ve özellikle bölünmüş Türkiye haritası. Sanırım onların istedikleri de bu: Diyarbakır'ın artık bizim olmadığı savını kendimize inandırmamızı istiyorlar. Ama hayır, bu o kadar kolay değil! Unutmuyoruz Diyarbakır'ı, unutmuyoruz kardeşlerimizi!

Yalçın Küçük bundan yıllar öncesinde yazmıştı "Musul'u almazsan Diyarbakır'ı verirsin!" diye. Anlamamıştım o gün, ne demek istendiğini. Bugün anlıyorum ve görüyorum: Bu topraklarda iki yol mevcut, ya büyürsün ya da küçülür.. Biz bu iki yoldan birisini seçmek zorundayız artık, ben büyüme taraftarıyım..

Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı'nın bir devamı; bunu inkar etmek olası değil. Dün Osmanlı'ydık ve bugün de Osmanlı'nın hakimiyet kurduğu topraklarda söz söyleme hakkımız en az ABD kadar olmalı. Mustafa Kemal Atatürk "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" politikalarıyla belki günü kurtarmak telaşındaydı ve o günümüzü kurtardı. Bugün ise Enver Paşa'nın politikalarıyla, maksimalist politikalarla, günümüzü kurtarmalı ve en önemlisi güzel bir gelecek inşa etmeliyiz. Zor elbette, çok zor ama zaman var ve insan mükemmel bir varlık!

Tekrar Bursa, Dersler ve Düzen

Sonunda tatil bitti ve ben soluğu amfide aldım, Adana-Bursa arasını 12 saatte kat etikten sonra bavulumu yurda bıraktım ve ardından bir koşu derse gittim ( Bu bakımdan dönüşüm hızlı oldu, bir anda kendimi hukuk'un ılık sularında buldum..

II. dönem derslerim için de blogum için de daha iyi olsun istiyorum. Gerçi geride bıraktığımız dönem de hiç fena değildi ama daha iyilerini yapmam gerekiyor. Hayatta yaşıyorsak, en iyisini yapmak için yaşamalıyız; en büyük zevkleri duymak veya en büyük aşkı yaşamak için.. Hayata bir kez geliyoruz ve bu hayatta en iyi olamadıktan sonra, en güzel şeyleri yaşayamadıktan sonra yaşamın ne anlamı olabilir ki? İşte bu sebepten büyük tutmalı insan, geleceğe yönelik hedeflerini!

Ben de öyle yapıyorum, akademik hayatımın ikinci dönemine başlarken hedefim her dersten AA almak ve bunun yanında satırlarını okuduğunuz bu blogu zirveye taşımak. Bu iki hedefin yanında ise çalışmak, çalışmak ve çok daha çalışmak gibi bir hedefim de var. Altyapımı en iyi şekilde kurmaya çabalıyorum, olabildiğince şey öğrenmeye ve anlamaya çalışıyorum..

Tüm bunlar bir düzen istiyorlar ve şu günlerde de düzenimi kurmaya çabalıyorum. Umarın gelecek günler güzel olur, hepimiz için..

Eski Dostlar, İlkokul Buluşması ve Tabii Hayat

Dün akşam ilkokul arkadaşlarımla buluştum, son zamanlarda ilk defa bu kadar büyük bir heyecan ve merak duymuştum. Çok güzel oldu, eski günlere gittim.. Ne güzel günlerdi ilkokul yıllarım, tek sorumluluğum hocamın al dediği şeyleri son gün gelmeden babama ya da anneme söylemekti; ki bunu yapmasam da büyük bir kaybım olmayacağının bilincindeydim. Oysa üniversite çok daha farklı, maalesef büyüdüğümüz için artık hocalarımızın ya da sistemin buyurduklarını yapma sorumluıluğunu babamızın sırtına yükleyemiyoruz.. İnsan büyüdükçe, sorumluluk ve bu noktada sorunlar da büyüyor..

Dün arkadaşlarla geçmişi anarken insanın unuttuğunu fark ettim,insan fena halde unutuyor. Yaşanılanları, gelip geçen günleri unutuyoruz.. Unuttuğum o kadar çok şey olmuş ki, o küçük Okan'a dair.. Üzüldüm buna, unuttuktan sonra gelip geçen günlerin ne anlamı olabilir ki; ben bile unuttuktan sonra o günlerin yaşandığını ve en önemlisi mutlulukların acıların var oladuğunu kim iddia edebilir ki? Karar verdim bu sebepten, günü gününe neler yaşadığımı ve en önemlisi neler düşünüp neler hissettiğimi yazacağım..

Adana macerası da yarın son buluyor, bu arada Üzgünüm bu sebepten, bu Adana'dan son yazım olacak büyük ihtimalle. Yarın tüm gün hazırlık ve sonunda da 13 saatlik bir Adana-Bursa macerası var.. Daha dostlarımı bile arayamamış, hasret giderememiş halde olmak ve bu zaman darlığında sıkışmak çok zor ve yoğun  Bu sebepten bir gün mola, hatta daha profesyonel bir tabirle "Yazarımız Okan Yüksel'in yazısı elimize ulaşamadığı için yayınlayamıyoruz."

Almanya: Ali Bana Sulanma!

almaya Demokrasilerde seçimler savaş olarak algılandığı sürece, adaylardan ahlaklı bir tavır beklemek de zorlaşıyor. Ama herşeyin bir sınırı olmalı, örneğin aşırı sağcı REP benim yurdum çocuklarıma sapık muamelesi yapamamalı! Seçim afişinde yurdum gencini kastederek "Ali bana sulanma" diyememeli, dedirtmemliyiz! Ali yapmaz demiyorum, belki yanlışlar da yapıyordur Ali'lerimiz ama bizim Ali'ler hiçbir zaman aileler olan bir binayı kundaklamadı! Bizim Ali'lerimiz Almanlar gibi soykırım yapmadı!

Bugün gelinen noktada görüyoruz ki, politik mesajlar halk tarafından verilen dozajın kat ve kat üstünde algılanıyor. Alman kızı "Ali bana dokunma." diyor, Hans da bunu "Git Ali'yi yak!" olarak algılıyor. Olan bizim canlarımıza oluyor, üzülüyorum.. Buna hep bir ağızdan net bir tepki koymalıyız! Gerekirse protestolar düzenlemeli, sokaklara dökülmeliyiz. Almanya'daki gurbetçilerimizin arkasında her zaman olduğumuzu göstermeliyiz. Ve bu arada, tükürmeliyiz birilerinin suratlarına: yurdum insanını elin Alman'ına hizmet etmek zorunda bıraktığı için!

Ve Adana.. Eski Dostlar.. Facebook..

Sonunda Adana'dayım. Çok güzel bir ortam, sıcacık.. Ankara'nın o donmuş ortmanından böylesine sıcak bir ortama gelmiş olmak insan psikolojisini bile olumlu yönde etkiliyor. Adana dışında bir şehirde yaşamadan önce hiç fark etmemiştim Adana'daki süs havuzlarındaki suyun yılın 12 ay akışkan olduğunu, şimdi Ankara'nın o donmuş atmosferinin ardından çok daha iyi anlıyorum bunun değerini.  Çok mutluyum, bol bol kebap yiyor ve alabildiğine şalgam içiyorum )

Az önce e-postalarıma göz atarken bir mutluluk daha yaşadım, ilkokul arkadaşlarım Cuma günü toplanıyorlarmış. İrem sağolsun haber verdi. Facebook'un bir güzelliği daha hayatıma girdi, geride kaldı sandığım onca dostluğu bugüne taşıdı.  Açıkçası nasıl bir ortam beni bekliyor, bilmiyorum? Heyecanlı ve mutluyum.. 

Yollar yollar..

yol1 Ailecek dağıldık; annem ve ablam iş için Ankara'da, babam da aynı nedenden Adana'da.. Benim için tatil demek artık 2000 km yol yapmak anlamına geliyor. Önce Ankara (500) ardından Adana (Bir 500 daha) ve sonra tekrar okula Bursa (1000). Yollara fazla aşina oldum, zamanında Adana-Ankara arası gözümde çok büyürdü ama artık Bursa-Adana deneyimini 13 saatte kapatmış birisi olarak 500 km nedir anlamıyorum bile )

Bunca yıllık yolculuklar sırasında en güzel kazanımım kafamdaki Türkiye'nin gerçek Türkiye olmadığını anlamam oldu. Benim bildiğimin dışında da bir Türkiye var; köyünde, kasabasında, olmadı ilçesinde yaşayan. Şimdi düşünüyorum da herkesin kafasında farklı bir Türkiye var, herkes kendi küçük çevresini Türkiye sanıyor.. Oysa Türkiye çok farklı, çok çok farklı..

Anadolu çorak, bunu da gördüm yollarda. Yeşil ve güzellik kıyılarla sınırlı kalmış. Bursa'ya girerken ya da Adana'da o Torosların mis gibi çam ormanlarını görünce daha iyi anlıyorsunuz bunu. Yeşil sadece kıyılarda, içimizde ise koca bir çöl var.. 80 yılda bu çölü yeşertmemek Türkiye için hoş değil!

Yine bana yollar göründü anlayacağınız, 35 YTL verip yine oldum bir turizm firmasının "değerli" yolcusu Bekle beni Adana, tekrar geliyorum..

Cumhurbaşkanının PKK'lıları Affetmesi ve Yeşil Medya

Ahmet Necdet Sezer bu noktada çok defa itham altında bırakıldı. Özellikle Zaman ve Yeni Şafak gazetesi Ahmet Necdet Sezer'i hoş olmayan haberlerle PKK'lılara arka çıkıyor gibi gösterdi, kendilerince bir açık yakaladıklarına inandılar ve tüm güçleriyle saldırdılar. Olayın zevkine o kadar daldılar ki olayın gerçek yüzünü bile göremediler. Oysaki PKK'lıları affettiği için suçladıkları Cumhurbaşkanı'nın önüne gelen liseyi AKP'li Adalet Bakanı hazırlamıştı. Yani PKK'lı isimlerin tahliye talebini AKP'li Adalet bakanı Cemil Çiçek imzalamıştı!

Bugün aynı şeyleri Abdullah Gül yapıyor, PKK'lı militanları affediyor. Hiç bakıyor musunuz Zaman ve Yeni Şafak'ın haberlerine? En ufak bir olumsuz itham yok! Buna ne denir bilmiyorum ama gazetecilik denilmeyeceğinden eminim.. Bu çifte standartı hiç hoş karşılamıyorum. İslam gömleğini giymiş bu iki gazte acaba ne kadar anlamışlar İslam ahlakını!? Bence her ikisine de anlatmalı İslam ahlakında böylesine döneklik ve çifte standart olmadığını!

PcNet En İyi 33 Blog Vakası ve Blog Yazarlığı

cnet_logo Eskiden taşralı genç kızlar, kadın programlarında söylerlerdi "Tüm Türkiye bizi izliyor.." ya da "65 milyonun önünde.." gibisinden lafları. Varsayımları tüm Türkiye'nin işi gücü bırakıp televizyonun o kanalını ve o programını izlediğiydi.. Bugün benzer varsayımları saygın dediğimiz dergiler yapıyor. PcNet dergisi Türkiye'nin en iyi 33 blogunu seçmiş, tabii kendince. Listede değerli isimler var olmasına varlar ama gerisi fazlasıyla teferruat!

Artık herkes şunu anlamalı, Türkiye'ye en iyi bloglarının iğne boncuk ve alışveriş blogları olduğu iddiası bu ülkenin insanına hakarettir! Bu ülkenin blog yazarları da düşünce üretmekte, düşünceleriyle var olabilmekte ve bazılarına inat oldukça da okuyucu çekebilmektedirler. Bu noktada listede, politik duruşlarımız zaman zaman çelişse de, Hussoloji'nin olmamaması abestir! İnternet kullanımı noktasında LeoTheMaster'ın olmaması abestir! Edebiyat noktasında Paranteziçi Hayatlar'in olmaması abestir! Ve hatta, gayet samimi söylüyorum bunca aydan sonra benim ve daha pek çok blogun olmaması abestir!

Birşey üretmektense salt lobicilikle bloglarını ve kendilerini şişiren blog yazarlarının geleceğini açıkçası pek parlak görmüyorum. Artık Türkiye'de blogculuk ve blog yazarlığı bir değişim sürecindedir, bu değişim sürecinde ne mutlu ki kötüler ayıklanacak ve iyiler geleceğe ulaşabileceklerdir. Güzel olan da bu!

Eşek, Eşeklik..

eşek Aziz Nesin'in güzel bir öyküsü geçti elime, adetim değil ama paylaşmak istedim:

Eskiden eşeklerin kendilerine özgü zengin bir dilleri varmış. Kendi ülkelerinde eşekçe konuşurlar, yazışırlarmış.
Günün birinde kurt sürüleri, eşeklerin ülkesine saldırmış. Eşekler, kurtların saldırıya geçtiğini haber almışlar ama "yok canım, kurtlar ne diye bize saldırsın" diye kendilerini avutmuşlar.
Kurt sürüleri yaklaştıkça kurt kokusunu da almaya başlamışlar ama, "yok canım, kurt değildir, inşallah kurt değildir" diye yine kendilerini avutmuşlar.
Kurtlar daha da yaklaşmış, ayak sesleri duyulmaya başlamış, eşekler yine kendilerini avutmuşlar; "kurt değildir" "ne diye kurt olacakmış";
iyice yaklaşan kurtları gözleriyle görmüşler, ama gönülleri el vermediği için "bunlar kurt değil, kurda benzer bir şeydir" diye savunmuşlar.
Sonunda kurtlar dişlerini sağrılarına geçirince eşekler de gerçeği anlayıp can acısından haykırmaya başlamışlar: "Aaaaaa! Ooooo"
Korkudan dilleri tutulduğundan başka bir şey konuşamıyor, salt "Aaa, oymuş, kurtmuş.." anlamına, salt "Aaaa!Oooo..." diyebiliyorlarmış.

Şimdi gelinen noktada görünüyor ki bolca eşek mevcudumuz var, bari siz de eşeklik edip tehlikeyi görmemezlikten gelmeyin de bağırmayalım hep bir ağızdan "Aaaa!Oooo..."

Yaşamın Kıyısında, Fatih Akın ve Devrim

yaşamın kıyısında Tatilde en iyi yapılan şey, özellikle Ankara gibi soğuk bir yerdeyseniz, sıcacık odanıza çekilip film izlemek. En azından ben şu günlerde bunu yapıyorum. Mutlu muyum? Mutluyum.. Geçen gün Fatih Akın'ın "Yaşamın Kıyısında"sını izledim, öneririm çünkü gerçekten hoş bir film. Onun dışında Türkçe'ye "Avukat" diye çevrilmiş  "Michael Clayton" adlı George Clooney'nin oynadığı ikinci bir filmi de sabaha doğru izledim. Açıkçası pek sarmadı beni, kaliteliydi ama sinemada kalite her şey demek değilmiş onu gördüm..

Fatih Akın'ı artık sevmeye başladım, güzel filmler yapıyor. Yaşamın Kıyısında'yı izlerken pek çok kez Anadolu'da yaşadığıma mutlu oldum. Çok güzel manzaralar yakalamış Fatih Akın. Film bir bakıma devrim tenkidi de yapıyor, bunun yanında sistemin aksayan yanlarını da ortaya koyuyor ve size üçüncü bir yol sunar gibi oluyor: Avrupa Birliği. Bu siyasi görüşünüze göre eleştirebileceğiniz veya takdir edeceğiniz bir yön pek tabii: bu noktada Avrupa Birliği hedefindense Goethe ile ilgili şu sözler beni etkiledi: "Goethe'nin devrime karşı olmasının nedenleri ahlaki değildi, sadece ani ve köklü değişimlerin düzensiz ve kontrol edilemez olduğunu düşünüyordu. İki sözü bunun nedenini belirgin bir şekilde ortaya koyuyor: Birincisi "Kim ister bir gülün kış ortasında açmasını? Her şeyin bir zamanı var: Yaprağın, tomurcuğun, çiçek açmanın. Ancak ahmaklar böyle çağdışı heyecana kapılırlar."

Devrim noktasında Goethe haksız sayılmaz, halkın beynindeki tabular yıkılmadıktan sonra neyi devirirseniz devirin birgün devrilmeye muhtaçsınızdır demektir. Herşeye bir süreç işi olarak bakmak en doğrusu, bugün Türkiye'de süreçlere inanan bir yapılanma iktidarda. Devrimciler neredeler, göremediğim için bilemiyorum! Bu noktada artık birileri yeni çıkış yolları üretmek zorundalar kendilerine..

Sözerime son verirken, bir alıp izleyin derim Yaşamın Kıyısında'yı.. Filmde kurban bayramının doğuşuyla ilgili olarak Hz. İbrahim'in oğlunun başını kesmesi öyle güzel toparlanıyor ki sırf onun için bile izlenir bu film: Çocuk babasından öyküyü dinler ve korku içinde sorar; baba sen olsaydın beni Allah'a kurban eder miydin? Babası cevap verir; Seni korumak için, gerekirse Allah'a bile düşman kesilirim..

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.