| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

Yazılar arşiv 06.2008 Other entries in 2008-06 resimler , videolar

Ali Kemal'in Oğlu, Bir Türk Diplomatı..

Zeki Kunderal Ali Kemal, malumunuz.. Zamanın Cumhuriyet muhalifi, Mustafa Kemal karşıtı gazetecisi.. Mustafa Kemal karşıtlığı öylesine bir hal almış ki yazılarında Mustafa Kemal'e "maskara" demekten geri kalmamış.. Gün gelmiş Mustafa Kemal'in idamını istemiş ama tarih Mustafa Kemal'in değil onun canını almış.. Linç edilmiş Ali Kemal, Mustafa Kemal için arzuladığı son kendisini bulmuş..

Eşi ve çocukları kalmış ardında.. Oğlu, Zeki; Bern'de yetişmiş.. Bern'de eğitim görmüş.. Ve bir gün, yurda dönmüş; vatani görevini yapmak için.. Askerliği sırasında Dış İşleri Bakanlığı'nın meslek sınavı olduğunu öğrenip komutlanlarının verdiği özel izinle sınavlara girmiş. Sınavların sonucunda, Dış İşleri Bakanlığı'nda memur olmaya hak kazanmış Zeki Kuneralp. Birileri bunun olup olamayacağına akıl erdirememiş. Ali Kemal'in torunu nasıl olacak da böylesine kritik bir görev yapacak, demişler. Zamanın "Milli Şef"i İnönü'ye çıkılmış en son, sorulmuş Ali Kemal'in oğlu sıfatıyla Zeki Kunderalp'in ne olacağı.. İnönü tarihi bir cevap vermiş: "Bunda ne var, anlamıyorum, niçin girmesin?"

İşte böyle başlamış Zeki Kuneralp'in hariciye günlüğü.. Büyükelçilikler, müsteşarlıklar yapmış ilerleyen yıllarda; Türkiye'yi temsil etmiş dünyanın dört bir tarafında.. Ve bir gün gelmiş, 1978 yılının Haziran'ında "Ali Kemal'in oğlu" Zeki Kuneralp sadece "Türk" olduğu için ASALA tarafından suikaste uğramış.. Saldırıdan canını kurtarmış kurtarmasına ama geride eşini bırakmış. ASALA'nın yaptığı saldırı sonrası eşi Necla Kuneralp, emelki bir büyükelçimiz ve otomobilin şoförü şehit olmuş..

İnsan böyle bir hayatı okuyunca, şaşırmadan edemiyor. Hayat gerçekten de çok ilginç, insan hayatın içine girdikçe anlayabiliyor tüm bu ilgiçliği.. Ali Kemal'i bilince, Zeki Kuneralp'i bilince daha da bir ilginçleşiyor hayat..

TSK Silahlı Müdahale Yapacak Kadar Güçsüz Değildir!

Yaşar Büyükanıt Çoğu forumda, platformda duyuyorum; birileri TSK'nın iç politikaya askeri bir müdahale yapmasından endişe duyuyor. Böylesine birşey için, özellikle de bugünlerde endişelenmek sok derece yersiz. Daha geride bıraktığımız haftada gördük, birileri "darbe"ye karşı yürüdüler; şimdi oturmuş 70 milyon adım atıp atamadıklarını sayıyorlardır herhalde..

Hepsine şaşırıyorum. Şaşırmamın temel nedeni, bu insanların TSK'yı Türkiye içerisinde böylesine güçsüz farz etmeleri. Oysa TSK, Türkiye içerisinde sandıklarından çok daha güçlü ve etkin. Bu sebepten TSK, elindeki mevcut güçlerle yurdum gündemine yön verme potansiyelini zaten elinde bulunduruyor. Hal böyleyken, karşımıza tek bir gerçek çıkıyor: TSK, silahlı bir müdahale yapacak kadar güçsüz değil! Belki 80'de güçsüzdü ama bugün değil!

TRT Kürtçe Yayına Başlar: TRT Kürdi

TRT Logo TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin, TRT'nin bir kanalının sadece Kürtçe ve Farsça yayınlara ayrılması ile ilgili çalışmaların başladığını açıklamış. Hal böyle olunca da yurdum insanı konu hakkında tartışmalar yapmaya, teoriler üretmeye başlamış. Ağırlık kazanan iki görüş var; birisi bunun AB'ye verilen tavizlerden birisi olduğunu, bir diğeri de bunun kardeşliğe yapılmış bir katkı olduğunu savunuyor..

TRT'nin Kürtçe yayın yapmasını ben biraz Diyanet İşleri Başkanlığı'na benzetiyorum. Diyanet İşleri Başkanlığı, halk dinini başkalarından öğrenip de rejim muhalifi olmasın amacıyla var. TRT'nin Kürtçe yayınları da bu amaç doğrultusunda yapılacak, Kürtler birşeyleri başkalarından öğrenmeyip de rejim muhalifi olmasınlar diye.. Bu oldukça yerinde bir karar, çünkü Kürtlerin ROJ ve benzeri ideolojik yayınların dışında pek de alternatifleri yok. Bu noktada yapılan çalışma bir alternatif olacaktır.

Konu hakkında göz önüne alınması gereken birşey de nasıl (Kürtçe) konuşulacağından ziyade nelerin konuşulacağı olmalı. ROJ TV ve benzerlerinin programlarıyla rekabet edecek programlar yapılmalı. Bu noktada resmi bir kanal, resmi söylemleri olan bir kanalın çerçevesi çok da geniş olamayacak. Diyorum ki Türkiye tarafında, özel bir kanal çok daha başarılı olabilir..

Tarih Yazmak? Masal Yazmak?

Oxford İnsanlar inanıyorlar; insanlar duydukları, okudukları hemen herşeye sorgusuz sualsiz inanıyorlar. Çünkü daha düşünmeye, idrak etmeye başlamadan anlatılıyor çocuklara masallar.. Çocuklar kendileri için yazılmış olana, büyükler ise daha bir dikkatle kaleme alınmış masallara inanıyorlar..

Tarih.. Kimilerine göre değişmez gerçekler sunar, kimilerine göre ise sadece bir masaldan ibarettir o ciltlerce anlatılmış tarih.. İnanmak ya da inanmamak insana ait bir karardır ama genellikle insanlar bu kararı verecek yeterlilikte olamazlar. Ne veriliyorsa genellikle ve sadece onu alır insan.. Hal böyleyken tarihi eleştirmek bir avuç insana düşüyor. Onlar eleştiriyorlar, alabildiğine..

Ne gariptir, İngiliz dilinde "tarih"e "history" denilmesi? İlginçliği nerede bunun, diyorsanız; açayim kelimeyi: hi-story.. "hi" yüksek anlamında, "story" ise bildiğiniz öykü ya da masal.. Yüksek bir masaldan ibaret olabilir mi tarih? Daha açık bir şekilde sorayim; bir masaldan ibaret olabilir mi tarih?

Tamamen olacağını iddia etmek güç.. Yaşanmış, kayıtlara geçmiş onca belge varken bunu idda etmek gülünç olur. Ama şunu da söylemek gerekiyor, her tarih içinde olabildiğince masal barındırıyor.. İnsanlar büyüseler bile hala masallarla endoktrine ediliyorlar, ne garip değil mi?

Dünya Kocaman Bir Hikaye, Bizler ise Birer Kurban..

dostluk Ece Temelkuran yazmış, Ağrı'nın Derinliği'nde: "Dünya kocaman bir hikayedir. O hikayenin neresine düşer senin varlığın, herhalde bu meraktır insanı geçmişe baktıran." Hepimiz bu hikayede bir rol kapma telaşındayız ve hatta birileri bizlere roller verme telaşında.. Kimimiz Türk oluyoruz hikaye içerisinde, kimimiz Ermeni ya da Kürt.. Sonradan hikayeye göre yaşıyoruz hayatlarımızı.. Bir zamanlar insanların yazdığı o hikaye, bugün insanların hayatlarını yazıyor.. Eğer hikaye içerisindeki Ermeni isek hayatı ve Türkleri 1915 çerçevesinden görüyoruz, yok eğer hikaye içerisindeki Türk isek hayata ve Rumlara "Düşman Rum" çerçevesinden bakabiliyoruz yanlızca..

Bu hikayenin bir parçası olmak ve bu hikayeyi değiştirmeye kalkmak ise çok büyük acılar yaşatabiliyor insana.. Ece Temelkuran'a bırakıyorum sözü: "Çünkü dedim ya, dünya büyük bir hikaye. Size anlatılmış bir hikaye. Bir dua gibi ezberliyoruz onu hepimiz. Tıpkı anlamadan okuduğumuz dualar gibi, ayıklamadan... Çünkü... Bilirsiniz duaları değiştirenlere ne yaparlar. Bütün dualardan mahrum bırakılır ölüleri... Belki ölülerin canını acıtmaz bu, ama geride kalanlar anlar öte tarafa tek başına gideceklerini. Dünya böyle korkutur insanı; duaları, hikayeleri diğiştirirse yalnız öleceğini belleterek."

Bugün hepimiz öyle ya da böyle bir hikayenin parçalarıyız. Bu hikayelere ailelerimiz, toplumumuz ve en sistemli şekilde devletimiz tarafından dahil edildik.. Sırf bu hikayedeki bir karakteriz diye dünyada yüzlerini bile bilmediğimiz milyonlarca düşmanımız olduğuna inandık. Evet, onlar da inandılar.. Onlar da sayıyorlar bizi "en büyük düşman".. Ama düşünce bir, aklı selim, insan anlıyor tüm bu hikayelerin dostuk ve kardeşlik yanında önemsiz olduğunu.. İnsan sarılmak istiyor, bunca yıldır "en büyük düşman" bildiği ama onunla aynı topraklara aynı kültüre ait olduğunu bilmediği insanlara; bir Ermeni'ye ya da bir Rum'a..

Sürüleştirmede Etkin Bir Araç Olarak Magazin

Magazinin hayatımıza bu denli girmesi sanırım 10, olmadı 20 yıllık bir süreç. Bugün gelinen noktada hayatımızı kuşatmış durumda magazin programları.. Euro 2008'in etkisiyle kısa süreliğine de olsa hayatımızdan çıksalar da şimdi yine giriyorlar hayatımıza. Bizi hiç ilgilnedirmeyen ve geliştirmeyen içerikleriyle. Prof. Yalçın Küçük, magazin programları hakkında şunları söylüyor: "Sürüleştiriyoruz. Bu birinci sınıf devlet artık sadece sürülerin omzunda durabilmektedir. Bizans’ta sürüler, hipotromda, gladyatörlerin birbirini öldürmelerini seyrederek kendilerinden geçiyorlardı ve şimdi sürüler, bir avuç insanın birbirini düzmesiyle düzene bağlanıyorlar."

Yalçın Küçük'e hak vermemek elde değil. Bugün gelinen noktada halkın ana gündem maddesi ne ekonomi ne de güncel politika.. Büyük çoğunluk, Yalçın hocamın deyişiyle "bir avuç insanın birbirini düzmesi"yle alakadar. İnsan tüm bunları görünce üzülüyor, demokrasinin ve özellikle de sürü demokrasisinin ciddi ciddi eleştirilmesi gerekiyor! İnsalar kendi sorunlarına yabancılaştırılıyorlar, bugün bir işçi evinde ana gündem maddesi işçi hakları ya da asgari ücret değil, insanlar kendi sorunlarını unutmuşlar.

Karpuz Artık Kabak Tadı Veriyor..

Karpuz Hayatımın büyük bölümünü Adana'da geçirince ve ailemin bir tarafı da Adana'lı olunca ister istemez tarıma karşı ilgi duyuyorum. Geçen haftalarda Ceyhan nehrinin hemen kenarında, Adana'nın iyice bir köyünde bulunan aile dostlarımızı ziyarete gittik. Ziyarette, pek tabii toprak ve su çerçevesinde sohbetler yapıldı. Karpuzun fiyatının düşmesinden ve hatta elde kalıp satılamamasından yakınıyordu herkes. Bu noktada suçluyu da başka yerde aramıyorlar, kendilerini suçlu görüyorlardı..

"Bu iş kabak tadı verdi artık.." diyorlardı ki aslında gerçekte de olan buydu: Yurdum çiftçisi kısa zamanda çok verim alabilmek için kabaklara karpuz aşılamıştı. Ciddi ciddi karpuzunuzdan kabak tadı alabiliyordunuz yani  Bu yöntemle bir tonluk verim alınan topraktan 1,5 ve hatta 2 ton verim alınabildi. Doğa buna öyle ya da böyle müsade etse de iktisat böyle birşeyi kaldıramadı. Az olan değerlidir prensibi, bu sefer çok olan karpuza işletildi ve karpuz değersizleşti..

Şimdi tüm çiftçiler asıl suçlu olarak kendilerini ve biraz da olsa kabağı görüyorlar. Bence suç ne çiftçilerin ne de kabağın. Kabakla karpuz üretmek, fena bir fikir değil. Verim iki katına çıkıyor. Karpuz kabak tadı verebiliyor ama yine de verim iki katına çıkıyor. Böylelikle fazla ürünler ihraç edilebilir kanaatindeyim. İster 1. sınıf, isterse de kabaktan ötürü 2. sınıf kabul edilsinler; bu karpuzları Batı'ya olmasada Doğu'ya ihraç edebiliriz sanıyorum. O gün bana kabaklı ve kabaksız olmak üzere servis edilen karpuzlar arasında o kadar büyük bir tad farkı yoktu. Bunu bence acımasızca yargılamak yerine, oturup nasıl kullanabiliriz diye düşünmeliyiz..

Unutmadan şunu da söyleyeyim, tek gördüğüm kabaktan üretilmiş karpuzlar değildi. İster inanın, ister inanmayın; üzüm ağacı gördüm. Yurdum çiftçisi boş durmamış, söğüte üzüm aşılamış Üzüm sezonu da gelmişken, dikkat edin dedim..

Yeni Bir İnsan Yaratmak, Kendi Ellerinizle..

Baba Çocuk Davranışçı psikolojinin kurucusu Watson "Bana bir çocuk verin her ne istiyorsanız yapayim." diyor. İsterseniz hırsız, isterseniz diplomat ya da sıradan biri. Watson için geleceği belirlemek işte bu kadar basit. İnsan doğanın sıradan bir parçasıdır. Tıpkı bir saat gibi mekaniğin kanunlarına göre işler ve en önemlisi de her sonucun bir sebebi vardır..

Watson'ı Pınar Türen'in "Denedim" adlı kitabında tanımış ve uzun zamandır kafamda kurduğum bir takım savları sağlam bir temele oturtma imkanı bulmuştum. Watson fikirlerimle birebir örtüşmese de büyük oranda aynı noktadayız. Bu ise; bana, düşüncelerimin sağlam bir temelde olduğunu gösteriyor.

İnsanın edilgenliğine, özellikle sosyal bilimlerin içerisine yavaş yavaş girdiğim şu günlerde daha fazla şahit oluyorum. Bunu yazılarımda da çok kez dile getirdim. Hepimiz edilgen bireyleriz, ailemizin ve toplumun birer sonucuyuz. Bu ne kadar kişiliğimizi etkiler, açıkçası tam olarak bilemiyorum ama büyük oranda etkileri olduğunu kendimde görebiliyorum.

Bu noktada ailelerimiz ya da toplum suçlanabilir mi, bilmiyorum. Yarın bizler de aynı statüde olacak ve bizler de çocuklarımızın hayatlarını büyük oranda çizeceğiz. Bu bir suçtan ziyade, insanın doğası sanıyorum. Yarın çocuklarımızı ister istemez şekillendirmek durumunda kalacağız. Çocuklarımız büyüdükleri zaman kendi kararlarını verdiklerini düşünseler bile çoğu zaman yıllar öncesinde bizim onlar için verdiğimiz kararı, kendileri veriyormuşcasına tekrar edecekler..

Edilgen Bir Türkiye?!

Türkiye edilgen bir ülke yapılmaya çalışılıyor, Türkiye edilgenleştiriliyor diyordum uzunca bir süredir. Şimdilerde farkına varıyorum, Türkiye ne gücüyle ne de gelenekleriyle edilgenleşmeyi kabul edecek bir ülke değil. Edilgenliği bu siyasal sistemin kolay kolay kabullenebileceğini sanmıyorum..

Tüm bunlara rağmen edilgenlik bugünlerde hiç olmadığı kadar fazla.. Bunun sebebi de bizleriz. Türkiye'de insanların beyinleri edilgen, insanların kendileri edilgen. Artık bu edilgenlik öyle bir hal aldı ki bize karşı olan herşeyi Batıdan biliyor ve Batıya karşı elimizden hiçbirşey gelmeyeceğine inanıyoruz. Oysaki gerçek çoğu zaman böyle değil! Biz bu topraklarda yaşıyorsak, bu toprakların geleceğine de bu topraklarda uçan kuşun rotasına da karışma hakkımız var! Bu hakkımızı kullanmak için önümüzde hiçbir engel yok! Bizler kendimize hayali engeller koyuyor ve o engeli aşamayacağımıza inanıyoruz..

Bugün artık herkes şapkasını önüne koyup düşünmeli. Bu ülkenin geleceğinde kendisinin de söz sahibi olduğunu, söz hakkını kullanması gerektiğini fark etmeli. Aksi halde edilgen beyinler, bu siyasal sistemi de edilgen kılacaktır. Bu noktada tek düşman kendimiziz, yani bizim bizden başka düşmanımız yok! Artık aklımızı başımıza almalı ve sözümüzü söylemeliyiz!

İsmet İnönü'den Dış Borçlanma Tezi

ismet inönü Şu son zamanlarda kendimi kitaplara verdim, kitaplardan bloga olabildiğince malzeme topladım. Artık önümüzde uzanan zamanda bunları sizlerle paylaşacağım: Elbette, kendi yorumumu ve görüşlerimi de konuya dahil ederek..

Hilmi Yavuz, "Cumhuriyetimize Dair" adlı kitapta İsmet İnönü hakkında birbirinden ilginç bilgiler veriyor. Bu bilgiler arasında beni mutlu eden ve üzen pek çok detay var. Mesela şu satırları günümüz gerçeklerini göz önüne alıp okuyunca insan üzülmeden edemiyor: "Bunlardan birisi de İsmet Paşa'nın daha devletçi, daha içe kapanık, kendi kaynaklarımızla meseleleri halledelim yaklaşımıdır. Neden, çünkü büyük borçlar yaşamışlar, Duyun-u Umumiye'yi yaşamış bu insanlar. Yeni Türkiye'nin kaynaklarının nasıl faize, nasıl borca gittiğini, ne kertede suiistimal edildiğini görmüşler. 'Evet, fakiriz bulamıyoruz, ama günün birinde öyle bir Türkiye inşa edeceğiz ki, bütün bunların acısını biz çıkaracağız.' İsmet Paşa'nın tezi bu."

Bugün gelinen noktada İsmet Paşa'nın haklı çıkmadığını, haklı çıkartılmadığını görüyoruz. Cumhuriyetin kurulduğu o kıt kaynaklar içinde dış borca bu kadar uzak bir zihniyetten, bugünlerde herşeyimizi borçlarla idare ettiğimiz zihniyete ne acı bir geçiş yaşanmış, görüyoruz. İsmet İnönü'nün o hayalindeki Türkiye'yi de dış borç salmalında feda ettik! Büyüyemedik, küçülttük kendimizi!

Bugün kimseye İsmet İnönü misali dış borçla aranızı tamamen açın diyemem ama dış borç alırken elinizi bir vicdanınız üzerine koyun derim. Bugün gelinen noktada ekonomik bağımlılığımızın en temel sebebi şirin görünen o dış borçlardan başka birşey değil! Dış borç, belki, lazmım ama bir bakıma da bağımlılık sebebi. Bağımsızlık ise önemli!

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.