| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

Yazılar arşiv 06.2008 Other entries in 2008-06 resimler , videolar

Yaz Diyeti..

Sonunda yaz geldi, fazla sıcak olsa da güzel. Derslerin, vizelerin ve sonunda da finallerin soğukluğunu atlattıktan sonra insan sıcağın değerini daha iyi anlıyor O yüzden, yurdum sıcaklarını çok da sorun etmiyorum..

Yaz tatili gereğinden fazla uzun. Tam 3 ay, 90 gün.. İnsan 90 gününü "tatil" adı altında geçirmemeli, birşeyler yapmalı. En azından entelektüel bir iddaya ve duruşa sahip bir insan için üç aylık bir yaz tatili tatilden başka şeyler ifade etmeli. Bu noktada daha önce de belirttiğim gibi ulusal bir gazetede çalışma planların hala geçerli. Bugün, hatta az önce Sabah Gazetesi'nde görüşmelerim oldu. Yakın zamanda da DHA ile bir görüşme ayarlamaya çalışıyorum.

İşin dışında kendime bir diyet programı ayarladım. Elbette, yemek içmekle alakası yok Zamansal bir diyet bu.. Yazın zamanını düzenli geçirmek için hazırladığım bir programdan ibaret.. Günde en az 100 sayfa kitap okuyorum. Ayrıca İngilizce tekrarlar yapıyorum, İngilizce'yi tekrar bir hatırlama zamanım gelmiş.. Ayrıca bol bol da yazıyorum..

Umarım önümde uzanan şu 90 günü dolu dolu geçirecek iradeyi gösterebilirim. Umarım çalışa çalışa, eğlene eğlene geçer şu uzun yaz. Herkese iyi tatiller, iyi çalışmalar, iyi eğlenceler..

Kabuğuna Çekilmek

İlber Oratylı Türkiye kabuğuna çekilmiş bir ülke izlenimi veriyor, daha doğrusu yaşadıklarımız bize bunun izlenimden öte bir gerçek olduğunu gösteriyor. Dün bizim olan topraklardan bile habersiz duruma düştük. Yetişen nesillere geniş bir objektif veremedik, veremiyoruz. Eğitim tamamen içine kapalı! Öğrenciler bilmiyorlar daha dün bizim olan toprakların havasını suyunu; coğrafyasını, kültürünü, tarihini..

İlber Ortaylı, İsmail Küçükkaya'nın "Cumhuriyetimize Dair" adlı kitabındaki söyleşisinde çok haklı olarak, şunları söylüyor: "Türkiye kabuğuna çekilen, etrafına karışmayan bir ülke. Kafanın da kabuğuna çekildiği bir ülke oldu. Okul kitaplarına kadar yansıdı.  Balkanları bilmiyorlar. Deden orada gömülü 1912-13'te... İnsanlar orada yığılmış. Kime baksan oradan gelmedir; İstanbul'da, Trakya'da, İzmir'de, Orta Anadolu'da, Eskişehir'de. Şimdi insanlar burayı bilmiyor. Bugün hiç bilmiyorlar. Geçmişi unut ileriye bak. Yakın tarih unutuluyor. Kafadan çıkartılıyor. Hakikat çarpıtılarak ortaya konuluyor."

Eğitimde artık daha farklı bir müfredat gerekli! Büyük bir coğrafyada hakim olmamız demek o coğrafyada yarın da böylesine etkin olacağımız anlamına gelmiyor. Gidemediğimiz yer bizim olmadığı gibi bilmediğimiz yer de bizim olmayacaktır! Yeni nesillere bizim olan, daha önemli ve doğrusu bizden olan toprakları öğretmekte geç kalıyoruz. Bu büyük bir hata.. O topraklar belki artık bizim değiller ama emin olun, hala bizdenler..

Darbeye Karşı 70 Milyon Adım

21 Haziran 2008 Cumartesi günü, yani yarın, bir takım sivil toplum örgütleri darbeye karşı yürüyüş organize etmişler. Davetlerinde "İşte o gün, 50 yıldır cesaret edemediğimiz, hep geç kaldığımız birşeyi yapmak için toplanacağız." yazmışlar. Kendilerini ve söz konusu organizasyonlarını fark edince şaşırdım, önce gidip birer birer haber sitelerini baştan sona taradım; birileri darbe yaptı da benim mi haberim olmadı diye Baktım ortada darbe ya da darbeci yok.. Hal böyleyken, peki bunlar ne halt etmek için yürüyorlar?

Utanmadan "50 yıldır cesaret edemediğimiz, hep geç kaldığımız birşeyi paymak için toplanacağız." diyorlar. Bilmem farkındalar mı, bu ülkenin aydınları gerici darbelere karşı hiç geç kalmadılar. 12 Eylül'ün keskin kılıcı aydınların boğazlarında hissedildiği günlerde cuntanın karşısına dikildi bu ülkenin aydınları! Yalçın Küçük, Emre Kongar ve çok daha fazlası karşı çıktı darbecilere, canları ve gelecekleri pahasına! Bunlar o zamanlar ne halt ediyorlardı bilmiyorum ama aydın olmaya cesaret edemediklerini kendileri itiraf ediyorlar..

Bu gün ise meydanı boş, kendilerini da garantide gördüklerinden olsa gerek hayali darbe paranoyaları üretip kendilerine entelektüel vizyon katma telaşındalar. Biz gerçek ve cesur aydınları 12 Eylül'de gördük, sizden olsa olsa maydın olur! Yarın kendinizi satacaksınız; alıcınız da olur, merak etmeyin. Taraf'ta manşet olursunuz, Zaman'da da söyleşileriniz yayınlanır..

Ya körler ya da kör gibi davranmak işlerine geliyor. Göremiyorlar mı TSK'nın bir müdahale yapacak olsaydı bugüne kadar çoktan yapabileceğini? Göremiyorlar mı TSK'nın darbe yapmayacak kadar GÜÇLÜ olduğunu? Göremiyorlar mı AKP miadını doldurmuşken kimsenin müdahale yapacak kadar aptal olmadığını? Görmüyorlar mı AKP'nin 12 Eylül'ün ABD'den olma çocuğu olduğunu? Hepsini görüyorlar, sadece görmemezlikten gelip rant sağlıyorlar.. Yarın beyazlar bürünüp yürüyecek olanlar 12 Eylül karanlığının ürünleri ve devamıdırlar!

Ve Kemal Derviş Sahneye Çıkar..

Kemal Derviş "AKP artık miadını doldurdu, oluşacak boşluğu kim doldurur bilinmez.." diyorduk ki boşluğu kimlerin dolduracağını gördük. Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği yaptığı geniş katılımlı organizasyona Kemal Derviş'i davet etti. Derviş, 2001 krizi sonrası Türkiye'nin sırtını düzeltmesi için yazılan reçetenin sahibi. Dünyada da saygın bir isim, şu anda da Birleşmiş Milletler'de çok önemli bir konumda. Kendisi Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'na başkanlık ediyor..

Kemal Derviş'in sahneye böyle ani bir şekilde girmesi ve Türkiye üzerine böylesine konuşması oldukça önemli. Oluşabilecek bir ara dönemde, Kemal Derviş'i bakanlık ve hatta başbakanlık koltuğunda görürseniz sakın ola şaşırmayın..

Kemal Derviş'li bir dönem günümüz Türkiye'sinden misyon açısından pek de farklılaşmayacaktır. Vizyon noktasında ise daha Batılı, daha sosyal-demokrat bir çizgi beklemekteyim. AKP'nin Arap coğrafyasına baktığı şu günlerde, Batılı vizyonuyla Kemal Derviş oldukça potansiyel arz ediyor.

Türk Aydını ve Köylüsü

Yakup Kadri "Her memleketin köylüsüyle okumuş yazmış zümresi arasında, aynı derin uçurum var mıdır, bilmiyorum! Fakat okumuş bir İstanbul çocuğu ile bir Anadolu köylüsü arasındaki fark bir Londralı İngilizle bir Pencaplı Hintli arasındaki farktan daha büyüktür." yazıyor Yakup Kadri, Yaban'ında.. Katılmamak elde değil, o günlerin Anadolu toprağı için yapılan bu sosyolojik saptama bugün için bile hala geçerli sayılabilir. Tabii, bir takım değişiklikler de göz önüne alınmalı.

İlk olarak Türkiye'de artık bir İstanbul-Anadolu ayrımı en azından entelektüel anlamda kalmadı. İstanbul artık Anadolu'dan daha fazla Anadolulu. Anadolu'yu büyük oranda İstanbullulaştıramasak ( Blogtaki en uzun kelimem oldu, tamı tamına 22 harf ) da İstanbul'u Anadolulaştırdık.. Anadolu da bu süreçte kendi içinde değişime uğradı, kültürel anlamda önemli gelişmelere sahne oldu. Bugün gelinen noktada aydınımızın coğrafi bir bağlılığı söz konusu değil. Aydın artık İstanbul'da olduğu kadar Anadoluda da var. Yani aydın, belirli bir coğrafyanın ürünü değil artık.. Tüm Türkiye aydın yetiştirecek potansiyelde.. Bu noktada Yakup Kadri'nin İstanbullu ve Anadolulu saptaması günümüz realitesi içerisinde gerçekçi değil. Bu ayrım artık sadece aydın ve halk olarak yapılabilir. Çünkü artık halk da aydın da hemen her coğrafyada, hemen her bölgede..

Yakup Kadri'nin Yaban'ında yer alan aydın ve halk arasındaki çelişki günümüzde coğrafi olmasa da kafa yapısı olarak hala var. Bu çelişkiyi Cumhuriyet aydınlanması ortadan kaldırmaya çabalasa da halkın büyük bölümünün kafasındaki örüncek ağları temizlenemedi. Halk ile aydın arasındaki uçurum, ortadan kaldırılamadı. İşte bu sebepten dolayı bugün Atlantik ötesindekiler ve yerli işbirlikçileri Anadolu insanına bu toprağın aydın insanlarından daha yakın! Bu toprağın halkı, bu toprağın aydınındansa o malum camiayı kendisine daha yakın hissediyor. Burada bir eylem gereği söz konusu, Türk aydını bu topraklarda aydınlık bir gelecek istiyorsa halka arasındaki uçurumu giderme sorumluluğunu hissetmelidir. Aksi halde bu topraklarda yüz yılı aşkın süredir verilen aydınlanma/aydınlatma savaşını Türk aydınının cehalet karşısında kazanma şansı yoktur..

1 Ayda Altaylı'dan 2. Bomba: Tayyip Eroğdan Skandalı!

Recep Tayyip Erdoğan İki aydan fazla bir süre geçti, "Erdoğan, Doğan'a Karşı" başlıklı yazım üzerinden. İki isim arasındaki çatışmayı ve bu noktada iki isimin de birbirini yıpratacak çok önemli bilgilere sahip olduğunu yazmıştım. Aydın Doğan noktasında; "Aydın Doğan, Tayyip Erdoğan'ı bugünlere getiren önemli isimlerden birisi ve bugün kendisinin de katkıda bulunduğu bu isimle karşı karşıyla kalabilir. Elbette kendisinin elinin altında da bir Tayyip Erdoğan dosyası mevcuttur, Hürriyet'in satılarında yayınlanması gerekli ama yaynlanmayarak ve "belki birgün lazım olur" denilerek bu dosyayı oldukça zengin kılan yüzlerce haber mevcuttur." yazmışım..

Bugün gelinen noktada bir kez daha geleceğe dair görülerimin doğru çıktığına şahit oldum. Aydın Doğan, elindeki dosyayı parça parça servis etmeye başladı. Çok büyük bir haber sızdırılmış Fatih Altaylı'ya. Sayın Altaylı da elindeki bilgileri kamuoyuna sunarak bugün büyük bir bomba patlattı. Haberin içeriği kısaca şöyle: Aydın Doğan üç yıllık ortağı olan OMV ile Ceyhan'da bir petrol rafinerisi kurmaya çalışıyor. Uzun uğraşlara rağmen nedense (?) bir türlü ruhsat alınamıyor. Bunun üzerine, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın yabancılara olan zaafını göz önüne alan Aydın Doğan, yabancı ortağını Erdoğan'la görüşmeye yolluyor.. Skandal işte bu görüşme sırasında yaşanıyor: Tayyip Erdoğan, Doğan'ın yabancı ortağına Doğan'la olduğu sürece bu işi yaptırmayacağını söylüyor ve Doğan yerine hükümete yakınlığıyla bilinen Çalık grubuyla bu işi yapmasını öneriyor. Tabii Çalık'a da hemen bir ruhsat ayarlıyor..

Bunun üzerine şoka uğrayan yabancı ortak, Doğan'ın yanına gelerek olanları anlatıyor. Yaşadıklarını anlattıktan sonra da Aydın Doğan'a Türkiye'de bir iş yapmamasını çünkü Tayyip Erdoğan'ın Doğan'a hiçbirşey yaptırmamakta kararlı olduğunu söylüyor ve hatta bu sebepten Türkiye'yi terk etmesini öneriyor.

Bunları duyan Aydın Doğan, ne düşünmüştür bilmiyorum. Ama akıllıca birşey yapıyor ve ortağına bunları noter huzurunda tekrarlayıp tekrarlayamayacağını soruyor. Yabancı ortak, bunu kabule diyor ve tercüman ile noter yardımıyla tüm bu yaşananlar kayıtlara geçiriliyor. Tüm bu belgeler bizlere Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı sıfatıyla Tayyip Erdoğan'ın iş takipçiliği yaptığını ortaya koyuyor. Eğer iddalar belgelerle kanıtlanırsa Cumhuriyet tarihinin en büyük skandallarından birisiyle karşı karşıyayız demektir..

Not: Fatih Altaylı'nın konuyla ilgili yazısına ulaşmak için tıklayınız.

"Türk Dünyasının Ölmez Lideri Haydar Aliyev?!"

Haydar Aliyev Haydar Aliyev, bilindik bir isim. Başlıktaki gibi "Türk dünyasının ölmez lideri" olarak sıfatlandırılıyor ve bu sebepten de yukarıdaki başlık Türkiye'de ulusal bir yayın organında manşetten veriliyor. Genel anlamda bizim için Mustafa Kemal ne ise Azeri Türkleri için de Haydar Aliyev o anlama geliyor. Bir baba, bir kurtarıcı olarak değerlendiriliyor..

Şu son zamanlara kadar Haydar Aliyev noktasında, derinlemesine bir bilgi birikimim yoktu. Geçen haftalarda önemli bir sohbet sırasında, bilgi birikimine oldukça güvendiğim bir isim tarafından oldukça şaşırtıcı sözler duydum. Duyduğum şey, daha önce duymamışsanız, eminim sizi de en az benim kadar şaşırtacaktır. Neydi, duyduklarım?  Haydar Aliyev'in sandığımın aksine Türk kökenli olmadığını, baba tarafından Kürt, (daha sonra başka bir kaynaktan öğrendiğim üzere) anne tarafından da Ermeni bir aileden geldiğiydi.

Daha sonra yaptığım araştırmalarda ise daha da çarpıcı bilgiler edindim. Örneğin, Haydar Aliyev'in yakın korumlarının büyük oranda Kürtler arasından seçilmesi, çevresindeki isimlerin genellikle Kürt olması hem söz konusu iddiaları güçlendirdi ve hem de beni daha fazla şaşkınlığa uğrattı. Aliyev'in etnik yapısı elbette, onu değerlendirme noktasında en ufak bir kıstas bile olamaz. Kendisi hangi etnik kökene dayanırsa dayansın, sadece yaptıkları noktasında değerlendirilir. Bu noktada onun etnik kökeni ile onu yüceltmek ya da aşağılamak gibi bir gaye içinde olduğum yanılgısına düşülmesi beni çok üzer. Yapmak istediğim, beni oldukça şaşırtan bu bilgiyi sizlerle paylaşmak ve doğruluğunu tartışmaktır.

Bu bilgilerin değerlendirilmesi kişiden kişiye değişir. Ben tüm bu bilgileri, aslında hiçbir şeyin etnik kökenle alakadar olmadığı ve herşeyin ortak paydalarda buluşmakla ortaya çıktığına olan inancım noktasında değerlendiriyorum. Kafatascçlık yapan birilerinin, birgün kendi kafalarının tasını da ölçmelerini diliyorum.. Daha geçen yıllarda Nihal Atsız'ın kafasının Türk kafa yapısıyla alakasız olduğunu öğrenmiştim, bugün de kaderde Haydar Aliyev varmış. Birileri bunların üzerine düşünmeli, uzun uzun..

Tarih Yeniden Yazılırken: Saddam Hüseyin

Saddam Hüseyin Geçen gün D&R'da kitaplara göz gezdirirken tanıdık bir isim gözüme çarptı: Ferhat Pirinçci. Ferhat Pirinçci, Uluslararası İlişkiler dersini aldığım Prof. Dr. Tayyar Arı'nın asistanı. Tayyar Arı'nın uygun olmadığı zamanlarda dersi kendisiyle işledik, yeri geldi konular hakkında tartıştık. Yine okulumuz (Uludağ Üniversitesi) hocası, Veysel Ayhan'la bir kitaba imza atmış Ferhat hocamız; "Tarih Yeniden Yazılırken: Saddam Hüseyin"..

Kitap hocamın olunca haliyle aldım ve Bursa-Ankara yolu boyunca neredeyse çoğunu okudum. Oldukça akıcı ve daha da önemlisi bilgilendirici bir kitap. Saddam Hüseyin, Baas ve Irak'ın temel dinamikleri hakkında pek çok bilgi içeriyor. 1914'lerden başlayan kitap, günümüz ABD işgaline kadar olan süreci bir roman tadında ama akademik bir alt yapıyla okuyucuya sunuyor.

Kitap içerisinde pek çok çarpıcı bilgi de mevcut. Kitabı okuyana kadar Baas'ın ideolojisi hakkında, açıkçası, çok da derinlemesine bir bilgim yoktu. Okuduktan sonra, görüm ki Baas doğrusuyla yanlışıyla bir aydınlanmayı "kendince" hedef edinmiş. Yaptığı pek çok uygulama, oldukça kısmi de olsa, bana Cumhuriyet aydınlanmasını ve Atatürk inkılaplarını anımsattı.. Kitaptaki şu satırlar bu noktada oldukça önemli:

"(Baas) Başka bir deyişle, toplumun Marksist ilkeler çerçevesinde Sovyet tipi örgütlenmesinden ziyade, tarım, kültür, eğitim, yazı.. vb. alanlarda yapılacak inkılaplarla dönüştürülmesini öngörmekteydi. Ayrıca seküler karakteri ağır basan bir Arap milliyetçiliği ideolojisi savunulmaktaydı." ... "Partinin, Arap milliyetçiliği ve ilerlemeci söylemler üzerine kurulması ve en önemlisi de laik bir yönetimi benimsemesi Saddam için önemliydi." ... "Baas, 1968'den sonra yürüttüğü programla, kitlelere kendi ideolojisini benimsetmeye çalışmış, din bilginlerinin toplum üzerindeki etkisini doğrudan kırmaya yönelmiş, eğitim alanında dini okullar kapatılırken, bunların yerini Baas ideolojisinin yaygınlaştırılmasına dönük yeni okullar almış ve bu çerçevede zorunlu eğitim kampanyaları başlatılmıştır." ... "Farklı yöntemlerle de olsa ülkesinde yüzbinlerce kişinin okur-yazar olmasını sağlayan Saddam'a bu kampanya nedeniyle UNESCO tarafından ödül bile verilmiştir."

Elbette bunlar kısmi benzerlikler, Baas oldukça insanın canını yakmış ve hatta on binlerce insanın canını almış bir parti. Genel anlamda bizimle kıyaslanamaz bile.. Yaptığım sadece eğitim alanındanki atılımlardaki benzerlikleri göstermek. Ki bu noktada bile farklar mavcut, mesela Saddam'ın okuma yazma kursalarına katılıp da okuma yazma öğrenemeyenlere 3 yıl hapis cezası vermesi aramızdaki farkı ortaya koymaya yetiyor..

Kitap içerisinde bloga konu olabilecek daha pek çok nokta var, hepsini paylaşırsam sonrasında Ferhat hocayla bir tehlif davamız olabilir Bu noktada kitabı almanızı öneriririm, bugün Irak'ta yaşanan olayların temellerini görme şansını kitabı okuyarak yakalayabilirsiniz.. Ya da benim gibi bir Irak noktasında bilgi eksiğiniz varsa, kitaptaki bilgiler sizi oldukça şaşırtabilir..

Cumhuriyet Meydanı, Meydan Cumhuriyetçiliği..

Ankara Tandoğan Meydanı Cumhur kökünden türeme Cumhuriyet'in temelini "cumhur" yani halk oluşturur. Bu sebepten halksız bir Cumhuriyet söz konusu olamaz. Gelin görün ki olabiliyor, halk kitleler halinde statikleştirilebiliyor. Cumhuriyetin en önemli dinamiği olan halk, durağan kitleler haline dönüştürülüyor..

Bugün Türkiye'de halkın yarısından fazlasının oyunu alamamış ama kendisini halkın tek partisi olarak gören bir iktidar var. Bu partinin, AKP'nin bu noktada ne kadar haklı ya da haksız olduğu çeşitli boyutlarıyla ele alınabilir. Ben olaya meydan demokrasisi noktasında bakacağım.. Türkiye'nin meydanlarından AKP'nin ve geçmişteki iktidarların demokratlığını değerlendireceğim..

Halkın yönetimi olan Cumhuriyette, halkın tepkisi göstereceği araç mitinglerdir. Halk olaylara karşı destek ya da muhalefetini meydanlarda birleşerek hep bir ağızdan bağırarak gösterir. Bu noktada da meydanlar gereklidir; alabildiğine uzun, alabildiğine geniş meydanlar.. Bizim halkın partisi olmak iddasında çok partimiz oldu ama alabildiğine geniş meydanlarımız hiçbir zaman olmadı. Her iktidar halkın iktidarı olduğunu söyledi ama yurdum insanına toplanabileceği adam akıllı bir meydan inşa etmedi..

Daha geçen yıl gördük, Tandoğan'daki sıkışıklığı.. Bir başkentte, Ankara'da insanlar bir araya gelemediler.. Sığamadılar o bir avuç Tandoğan meydancığına.. Milyonlar caddelerde, sokaklarda sıkıştılar; Tandoğan'a mitinge geldiler ama pek çoğu kalabalıktan ve yer darlığından Tandoğan'a ayak bile basamadı.. Ankara'da halk için, halkın sesini duymak için adam akıllı bir meydan yapmadıktan sonra hiçkimse halkın iktidarı olduğunu söylemesin! Gülerler adama..

Pizza Pizza, 30 Dakika Yalan Oluyor?!

Pizza Pizza Öğrenciliğin vazgeçilmezlerinden bir tanesi, pizza.. Leziz bir tad, iyi bir doyurucu Ulaşması da bir o kadar kolay, basit reklam mantığıyla: bir telefon kadar yakınımızda.. Pek çok pizzacı, size sipariş ettiğiniz pizzayı en geç 30 dakika içerisinde getirmeyi garanti ediyor. Hatta Pizza Pizza, web sayfasında 30 dakika içerisinde size iletilmeyen pizzalardan ücret alınmayacağını idda ediyor..

Gelin görün ki herşey lafta, sözde kalıyor.. Bugün Pizza Pizza'ya online olarak sipariş verdim; sipariş vaktim Pizza Pizza'nın kendi belgelerinde 19:41 olarak geçiyor. Pizzamın elime ulaşması ise 20:41. Elimde iki belge var; birisi Pizza Pizza'nın kendi sipariş, diğeri kredi kartımın ödeme belgesi. İkisi arasında tamı tamına 60 dakika, 1 saat zaman farkı var! Bu noktada pizzamı bedava almam gerekiyordu, hatta 2 kez bedava almam gerekiyordu. Ama herşey Pizza Pizza'nın web sayfasındaki gibi olmuyor, 60 dakikalık bir gecikmeye rağmen pizzamı bedavaya alamıyorum. Hal böyleyken, Pizza Pizza'nın 30 dakika garantisi en kibar tabirle ayıptır.. Cebinden çıkan üç kuruş para insanı üzmüyor ama kandırılmış olmak üzüyor.

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.