| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

Yazılar arşiv 11.2008 Other entries in 2008-11 resimler , videolar

Hayat Hoştur, Gerisi Boştur!

Hint düşünce dünyasının keskin kast sistemi ve dünyasal hazlara olan soğuk bakışı sebebiyle olsa gerek tüm bunlara bir tepki oluşuyor vakti zamanında. Egemen Aryanlara ve baskıcı Brahman rahiplerine karşı ezilen Çarvak halkı kendi felsefesini ve düşünce sistemini kuruyor ve diyor ki: "Sadece Brahman dini değil, tüm dinler yalan üzerine temellenmiştir. Tüm veda mitolojisi uydurmadır. Bunları uydurarak halkı köleleştiren rahipler ve Upanişadlar sahtekâr ve yalancılardır." Bu çıkışın ardından Çarvak materyalizmi şu çözümü sunuyor insanoğluna: "Hayat hoştur, gerisi boştur!"

Dinlerin tamamının gereksiz veya boş şeyler üzerine kurulduğunu düşünmesem de Çarvak halkının hayatın hoş olduğu tezine sonuna kadar katılıyorum. Bence, bu hayattaki en büyük eşeklik hayatın güzel bir şans olduğunu göremeden ölüp gitmektir. Hayat hoştur, güzeldir; pek tabii yaşamasını bilene! İşte bu sebepten diyorum ki gününüzü gün edin; çünkü o günler sayılı.. Hayatı bir azap veya ceza olarak görmeyin; hayatın güzel yanları kötü yanlarından çok daha fazla.. Hayat olabildiğince hoş.. Hayatınızı bir sanat eseriymişçesine yaşayın çünkü en önemli eseriniz yaşadığınız hayat olacak!

Ortaçağ, Rönesans, Aydınlanma ve Avrupa

Sosyal Düşünceler Tarihi adında seçmeli bir dersim var. Dersin içeriği insanı ve insana ait düşünceleri anlamlandırmaktan oluşuyor. İnsanı ve insana ait düşüncelerin gelişimini anlamak noktasında temel kaynağımız Doç. Dr. Ayhan Aydın'ın "Düşünce Tarihi ve İnsan Doğası" adlı kitabı. İlkçağ Felsefesi ile başlayan serüven 20. yüzyıl felsefesine kadar uzanıyor. İşte tam da bu noktada bir sorun su yüzüne çıkıyor: bu serüveni acaba bizler yaşadık mı? Yurdum insanı ortaçağ karanlığından kurtulabildi mi? Rönesans'la ışığa koştu ve sonrasında da Aydınlanma ile bilimin ışığına boğuldu mu?

Düşünce tarihi ve insan doğası diye Avrupalıların düşünce tarihlerini ve doğalarını inceliyoruz. Oysaki bizler onların yaşadığı süreçleri yaşamadık. Bizim bir ortaçağımız olmadı, olduysa da onlarla aynı zaman ve şekilde olmalı. Bir aydınlanmamız da, ne yazık ki, onlarınki kadar etkili biçimde olmadı. Tarihi, kazananlar yazdırdı; bunu biliyordum. Bugün görüyorum ki tarihte kazananların yazdıkları tek şey tarih değil. Biz bugün insan olarak Avrupalı'yı görüyoruz ve sadece onun düşünce iklimini tüm insanlığın düşünce iklimiymişçesine okuyoruz. Oysaki bu insanlığın diğer üyelerine yapılabilecek en ağır haksızlık.

İşte tüm bu sebeplerden dolayıdır ki, Düşünce Tarihi ve İnsan Doğası demek sadece Avrupa düşünce tarihi ve de sadece Avrupalıların doğası olmamalı. Bu topraklar da göz önüne alınmalı, bu topraklarda da düşüncenin, ağır aksak olsa bile, bir seyir izlediği kabul edilmeli. Bu toprakların ve üstündeki insanların varlıklarını, bu insanların da bir düşünce iklimlerinin olduğunu kabul etmediğimiz sürece Düşünce Tarihi'ni Avrupa sınırlarına hapsetmiş oluruz. İşte bu noktada genç akademisyenlere büyük işler düşüyor, bu toprakların düşünce iklimini, doğunun siyasi tarihini yazmak genç akademisyenlere düşüyor. Gördüğüm kadarıyla yaşlıcalarından daha çalışkan ve bilgililer. Onlara güveniyorum, inanıyorum..

Erasmus, Evlilik ve Tabi Delilik!

evlilik Vizeler yavaş yavaş ağırlığını hissettirmeye başladı. Okumalar, not çıkartmalar; birinci, ikinci ve tabii ki üçüncü genel tekrarlar Çalışmalar böylesine yoğun sürüp giderken blog için de çeşitli notlar çıkarttım. Bunları zamanla, bu platformda paylaşmayı düşünüyorum.

Örneğin bugün mevzuumuz evlilik ve tabii ki delilik! Lafı, evlilik deliliktir demeye getirmiyorum. Erasmus böyle söylüyor: "Deli olmazsa, kimse bir başkasıyla evlenmez." Haklı mı, bilmiyorum. Evlilik deneyimi olmamış bir üniversite öğrencisi olarak Erasmus'un pek de haklı olduğunu sanmıyorum. Ama dediğim gibi bu bir deneyim meselesi. Herkesin eşinden memnun olduğunu sanmak safça, insanların bir ve hatta pek çoğu eşinden memnun değil! Bu çeşitli eserlerin ithafından bile okunabiliyor, mesela Francis Hacklett bir eserini eşine şu şekilde ithaf ediyor: "Bu esere karşı gösterdiği ilgisizlik bana sürekli bir üzüntü olan karıma..."

Bunların dışında bir kadınla (veya erkekle) her anımı paylaşmak, en azından benim için, katlanılabilecek bir durum gibi görünmüyor. İnsanın doğası gereği yalnız yaşaması gerektiğine inanıyorum, aksi halde mutlu olamayacağına inanıyorum.

Zaman ne gösterir bilemiyorum ama umarım bir gün gelir ve bu satırların hatalı olduğunu yazmamı gerektirecek bir insanla tanışabilirim. Zor bir ihtimal ama imkansız değil..

Okan Bayülgen ve Disko Kralı

Okan Bayülgen Geçen hafta üniversitemizin Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Topluluğu'uyla birlikte İstanbul'a bir gezi düzenledik. İstanbul'a kadar gitmişken, geceyi Kanal D stüdyolarında, Okan Bayülgen'in Disko Kralı'nda geçirdik. Yaşadıklarım sonunda düşününce, üniversiteli gençliğin bu kadar basit programlarla oyalanmaması gerektiğine karar verdim. Hayır, yanlış anlamayın: Gelin, gecenin o saatinde de felsefe ya da ideoloji tartışalım demiyorum. İstediğim tek bir şey var o da artık doğru düzgün bir eğlence programı ihtiyacı! Gelsin birisi bizi adam gibi eğlendirsin istiyorum, yapamıyorlarsa, bıraksınlar, bayrağı biz devralalım.

Zaga ya da sonrasındaki Makina belki zamanın şartlarına göre oldukça iyiydi, benim de en büyük zevklerim arasındaydı bu programları izlemek. Ama bu sefer olmamış Okan Bayülgen! Disko kralı bana Mc Doanald's ya da Burger King'te çocuklara yapılan doğum günlerini hatırlattı. Orada da aynen Disko Kralında olduğu gibi çocuklara yönelik rölanti oyunlar oynatılırdı. Oysa Disko Kralı'nı çocuklar izlemiyor..

Onun dışında, konuklar da sokaktan toplanmış gibi. Örneğin, bizim katıldığımız programda ikisi pavyondan ve bir diğeri de Popstar'dan sıçramış üç konuk vardı. Diğerleri ise tarihin tozlu sayfalarında kalmış isimlerdi. Bu konuklarla bu diskonun eğlenceli bir tarafı kalmıyor. Pavyon sohbetleri ve pavyondan sıçramış isimler üniversite gençliğini eğlendiremiyor. Ayrıca Pacman pek de üniversite gençliğine hiç ama hiç hitap etmiyor!

Sözün özü, Okan Bayülgen eleştirmesini bilen bir kişi olarak, kendisini de eleştirmesini bilmeli ve karşımıza yeni bir eğlence programıyla çıkmalı. Üniversite gençliğini hafife almadan, ciddi ciddi.. Yok eğer yapamıyorsa; Sade Vatandaş çok iyi gidiyor, biz kendisini sadece orada izlemek zorunda kalacağız..

Hayatı Dolu Dolu Yaşamak...

Şu son günlerde hayatı dolu dolu yaşıyorum. Hemen hemen her dakikamda ne yapmam gerektiğini biliyorum. Bunun başlıca sebebi, pek tabii sınavların bir hayli yaklaşması ve üzerimdeki onca sorumluluk. Çalışmaktan ve hayatımın dolu dolu geçmesinden memnun oluyorum. Nedendir bilmiyorum ama çalışmak, hoşlandığım şeyler üzerine çalışmak beni çok mutlu kılıyor. Bu tadı aldım, artık bundan sonra çalışmanın peşini bırakacağımı sanmıyorum.. Bu noktada hayatımda da büyük değişimler yaşanacağa benziyor. Bu değişimler doğal olarak bloga da yansıyacak.. Değişim çok uzağım(ız)da değil..

Cumhuriyet'in Eğitim Sorunu!

Atatürk Siyaset Bilimi okuyanlar bilirler, hemen her rejim varlığını meşrulaştırmak için toplum içerisinde rejim yanlısı bir taban yaratmak durumunda kalır. Bu noktada ise hemen her devlet eğitimi kullanır. Bu taban yaratma eylemlerinin bütününe ise politik endoktrinasyon adı verilmektedir ve hemen her devlet diğer devletlerin politik endoktrinasyon çalışmalarına saygıyla yaklaşır.

Türkiye Cumhuriyeti de hemen hemen diğer tüm devletler gibi rejim yanlısı nesiller yetiştirmek gereğini ciddi olarak hissetmiş olmalı ki "milli" kelimesini savunma gibi bir bakanlığın dışında eğitim bakanlığının önüne de eklemiş.

Tüm bunlara karşın 2008 yılının Eylül ayında anladım ki, Türkiye Cumhuriyetinin politik endoktrinasyon çalışmaları tam anlamıyla iflas etmiştir! Siyasi Tarih dersim içerisinde hocamızın Kurtuluş Savaşı hakkında sorduğu soruları, bir amfi dolusu üniversite öğrencisi arasında tam olarak doğru cevaplayan tek bir öğrenci ne yazık ki çıkmadı. Arkadaşlarımı suçlamıyorum çünkü o gün o soruların doğru cevaplarını ben de tam olarak bilmiyordum.

Ayrıca sorunun biz öğrencilerde olduğunu da sanmıyorum. Çünkü hemen hemen hiçbir öğrenci soruların doğru cevaplarını tam olarak bilemedi. Hatta pek çok kişi Kurtuluş Savaşı ile I. Dünya Savaşı'nda savaştığımız cepheleri birbirine karıştırdı. Bu noktada sorunun öğrencilerde olduğunu düşünmek, kolaycılık olacaktır. Bu kolaycılığın acı sonuçlarını görmeye başladık bile: Atatürk'ü sevmeyip Humeyni'nin yolundan giden gençler türedi bu ülkede! Eğitim şart ama sözde değil özde bir eğitim!

Ankara'nın "Gaz"ına Bak, Gözlerimin Yaşına Bak..

Gaz Yurdum insanı ard arda gelen zamlarla bunalmışken utanılası belgeler düştü yurdum gündemine. Öğrendik ki yurdum insanından peşin olarak aldığı doğal gaz bedelini BOTAŞ'a ödemeyip kendi işlerinde kullanan güzide bir belediyemiz varmış. Hem de bu belediye Anadolu'nun kıyıda köşede kalmış, giden gelmez bir yerleşimde de değilmiş. Ta yurdumun orta yerinde, yurdumun başkentinin belediyesiymiş bu belediye.

24 saat aralıksız tebessüm eden Melih Gökçek'in başkanlığını yaptığı Ankara Büyükşehir Belediyesi eldindeki parayı BOTAŞ'a vermiyormuş. İşte bu sebepten, yani alamadığı borçları yüzünden, BOTAŞ yurdum insanının azıcık aşına da göz koymak durumunda kaldı. %25'lik zam bu halka kışın soğuklarda don demektir. Yazıktır, günahtır. Bu zihniyet(sizlik) artık yurduma yakışmamaktadır.

AKP'nin Diyarbakır Davası..

Tayyip Erdoğan İçinde bulunduğumuz bir yılı aşkın süredir bir Diyarbakır davasıdır tutturuldu gidiyor. Yok, orası bir kaledir, düşürülemez diyenler (DTP) bir kenarda; Diyarbakır artık bizimdir, seçimlerde alacağız diyenler (AKP) diğer bir kenarda.

Hangi savın daha güvenilir olduğunu zaman gösterecek. Önümüzdeki yerel seçimlerde DTP mi yaman, yoksa AKP mi; göreceğiz.

Peki, Batısıyla Doğusuyla ve elbette Kuzeyi ve Güneyiyle koca bir coğrafya olan yurdumda nedendir acaba bu Diyarbakır'ı alma savaşı? AKP neden önemser Diyarbakır'da DTP'li Osman Baydemir'in yerine AKP'li bir başkasını oturtmayı? Hemen hemen her televizyon kanalında AKP ve DTP'nin Diyarbakır savaşının gelişimine dair haberleri, yorumları buluyoruz ama bunun nedenini, her nedense, pek irdeleyen çıkmıyor.

Benim bu noktadaki tezim; AKP'nin "Türkiye'nin hemen her bölgesinden destek gören tek siyasal partisi" vizyonunu yaratmak amacında olduğudur. AKP, AB ve ABD'de kimilerinin beyninde Federe Kürt Devleti veya Kürdistan sözcükleri dolaşırken, Türkiye'yi bütünleştiren tek parti olduğunu vurgulamak amacında. Bunu yapmak istiyor, çünkü bunu başardığı zaman devletin hemen her kademesinde AKP alternatifsiz iktidar olarak algılanmaya başlayacaktır. Böyle bir dönemde hiçbir aklı başında kişi ikinci bir iktidar alternatifi olabilecek CHP ve MHP'yi desteklemeyecektir. Çünkü her iki parti de malum bölgede yok denecek düzeydedir. AKP bunun bilincinde olduğundan dolayı, Diyarbakır'ı alarak alternatifsiz iktidar olma sevdasında. Yoksa Diyarbakır'ı pek de salladıklarını sanmıyorum..

İnsan bu noktada MHP ve CHP'nin Diyarbakır'da olamamasının sonuçlarının her iki parti için de ne kadar yıkıcı olabileceğini görüyor. MHP'yi geçiyorum ama CHP'nin sol olduğunu iddia eden bir parti olarak bu noktada yapması gerekten pek çok şey olduğuna inanıyorum. Umarım bunu da görmekte çok geç kalmaz CHP..

Ticaretin Kökeni Çalmaktır!

Ticaret Bu yıl mükemmel bir ders alıyorum, ders kadar mükemmel bir akademisyenden. Bu noktada da pek çok malzeme ediniyorum blog için. İşte bunlardan birisini paylaşacağım, "Ticaretin Kökeni Çalmaktır!" başlığı altında.

Yanlış anlaşılmalara mahal vermemek maksadıyla, sözü hemen Siyasi Tarih adlı ders kitabımızın yazarı Prof. Dr. Oral Sander'e bırakıyorum. Diyor ki Oral Sander; "Yerel güvenliğin sağlanmasıyla, değer verilen maddelerin ele geçirilmesinde zora başvurma geçerli yol olmaktan çıkınca, bunların ticaretle sağlanması seçeneğine başvuruldu. Böylece etkili yerel savunmanın gelişmesiyle, korsan gemileri yerini ticaret gemilerine, haydutlar da tüccarlara bıraktı. Hatta çoğu haydut ve korsan, meslek değiştirerek, tüccar oldular." Oral Sander, verdiği dipnotta da şunları eklemeyi ihmal etmiyor: "Bugün özellikle ABD'deki iş adamlarının genel olarak temel nitelikleri ve hatta açıkça benimsedikleri iş ilkeleri ile Batı'nın tüccarlarının çıkış noktası arasındaki koşutluk ilginçtir."

Hal böyle olunca, ABD'li petrol firmalarının petrol, silah firmalarının silah satabilmek için savaşlar çıkartıp çocukları öldürtmelerine; gelişmekte olan ülkeleri sömürmelerine pek şaşırmamak gerekiyor. Sonuç itibariyle onlar, hala ilk günkü noktada; korsanlık ve haydutluk yapmaya devam ediyorlar. Sanırım birileri akıllanmadığı sürece bu işte başarılı olmaya devam da edecekler.

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.