| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

Yazılar arşiv 02.2009 Other entries in 2009-02 resimler , videolar

Yine Yeni Anayasa

sivil anayasa Son dönemlerde sık tartışılan ama bir türlü hayata geçirilemeyen çalımlı bir proje; sivil anayasa. Çalımı tabi ki "sivil" sıfatından kaynaklanıyor. Bu sıfatın seçmenin  hoşuna gideceğini bilen liderler, genel seçim vaatlerinin arasına bu projeyi de eklemişti. Bu seferse, bir yerel seçim arifesinde proje gündemde. Başbakan tarihi müjdeledi; nisan ayı.

Mevcut anayasa, 1982 anayasasından bozma, bunun yanında 1982'den ağır esintiler taşıyan bir anayasa. Bu anayasaya karşı, farklı siyasi görüşler taşıyan kişilerden pek çok farklı doğrultuda eleştiriler var. Herkes gibi benim de kendimce eleştirilerim var. Ama önemli olan soru şu: Yeni bir anayasa ülkeye farklı olarak ne kazandıracak? Hükümetin tespit ettiği eksiklikler hangi yönde? Hükümet, çalışmalarını şeffaf biçimde yürütmediğinden olsa gerek; cevap belirsiz.

Anayasalar, kurulu bir düzenin teminatı olduğu gibi, yeni bir anayasa getirmek de, köklü bir değişimin vesikası olmuştur ve yeni düzen vaat eder. Hükümetten kimsenin köklü bir değişim beklemediği gibi, hükümetin hiç böyle bir vaadi de olmadı. O halde, sivil anayasa projesinin uygulamaya geçirilmesiyle hiçbir şey kaybetmeyeceğimiz gibi,  pek işlevsel değişiklikler kazanamayacağımız da açıktır. O yüzdendir ki bu atılım, beni ve gözlemlediğim kadarıyla insanımızı da hiç heyecanlandırmıyor. Yeni anayasa, yapıya frekans değişikliğinden çok ince ayar vermeyi amaçlıyor. Son tahlilde anayasadaki tek değişimin önündeki niteleme sıfatından ibaret olacağını düşünüyorum.

Birgün Şerefsizliğin Kitabını Yazsalar..

SKY Türk'ü uzun zamandır ilgi ve zevkle takip ediyorum. Serdar Akinan, büyük işler başardı SKY Türk ekranlarında. Bunları ilerleyen zamanda paylaşmaya çalışacağım. Ama bugün konumuz daha farklı, SKY Türk ekranlarında ilk kez karşılaştığım birşey hakkında yazacağım: küfür.

Az önce televizyonun karşısına kurulmuş, bir din tartışması dinlerken konuşmacılar birbirlerine küfürler yağdırmaya başladı. Normal bir kanalda olsaydı belki normal karşılardım ama SKY Türk'te görünce ve küfürler de sıradışı olunca paylaşmak istedim. Program sunucsu Nilgün Akay Ertop'un tüm engelleme çalışmalarına rağmen ortada uçuşan küfürler arasında benim en hoşuma gideni şu oldu: "Birgün şerefsizliğin kitabını yazsalar kapağına seni koyarlar!" : ) Bu küfürü duyar duymaz başladım gülmeye, demek ki kaliteli kanalın küfürleri de kaliteli oluyormuş..

Gazetecilik Tartışmaları, Oray Eğin ve Tabii Ki Bloglar!

Oray Eğinn Akşam gazetesinde son bir haftadır gazetecilik tartışmaları yapılıyor. Akşam yazarları Oray Eğin ve Serdar Turgut arasındaki bu tartışmaya tartışmaya bugün üçüncü kişiler de dahil olmaya başladı. Anlaşılan bu tartışma daha da renklenerek devam edecek.

Tartışmanın gazetecilik üzerine olması nedeniyle ben de takip etmeye başladım. Oray Eğin'in "Kim Bu Yeni Gazeteciler" başlıklı yazısında sinema eleştirmeniliği ve bloglar üzerine, güzel bir saptama gözüme çarptı. Oray Eğin'in blogların gücünü görebilmiş olmasından ötürü memnunum, umarım diğer köşe sahipleri de bu gücün farkına bir an önce varırlar. Sözü daha fazla uzatmadan, Oray Eğin'e bırakıyorum:

"Yaklaşık bir yıldır, Batı basınını takip edenler 'Film eleştirmenliği öldü mü' sorusuna yanıt arandığını da fark etmiştir illa ki. Olayın özeti şu: İnternet'teki blog'larda bir filmi eleştiren binlerce yazıyı bulmak mümkün. Bunların bir kısmı çöp olmakla berber, azımsanmayacak bir kısmı da mesleki disiplin içinde, titizce hazırlanmış eleştiriler. Ve eminim filmlerin potansiyel izleyicileri üzerinde de etkisi giderek daha da artacaktır. Hal böyleyken, günümüz gazetecileri hala bir sinema eleştirmenine maaş ödemeli mi?
Blog yazarlığının haberciliğe bir diğer etkisi ise gündelik hayata dair kimi meselelerin, daha evvel gazetelerin sayfalarına alamayacakları kadar 'sıradan' oldukları düşünülen konuların da haber yapılması.
"

Mustafa Kemal (Anadolu'da) Başarılı Oldu Mu?

Mustafa Kemal Atatürk Mustafa Kemal'in Anadolu'ya çıkması ve Anadolu halklarıyla, emperyalist güçlere karşı Türklük savaşı vermesi günümüzde bir tartışma konusu haline getirildi. Birileri Mustafa Kemal'in İstanbul'da padişah kulu olarak kalmasının daha doğru olacağı gibi çok yanlış ve mantıksal tutarsızlıklar içeren bir düşünceye kapılmış. Ayrı bir grup ise Mustafa Kemal'in eseri olan Türkiye Cumhuriyeti'nin başarısız olduğunu, daha doğmadan öldüğünü iddia ediyor. Onlara göre Cumhuriyet'in kazanımları bir incir kabuğunu doldurmaktan bile aciz!

Peki, haklılar mı? Cumhuriyetin Anadolu'ya sundukları, gerçekten de, bir incir kabuğunu bile dolduramıyor mu? Ben bu düşüncedekileri balık beyinli atfediyorum. Çünkü bu gürühun en önemli özelliği balık hafızaları: yani bir geçmişlerinin olmaması. Benim ve benim gibi düşünen insanların bir geçmişi var. Anadolu'nun dününü de bugününü de okuyor, biliyoruz. Onların eksik oldukları nokta bu; okumuyor ve bilmiyorlar. Ben ise siz okurlarıma ve o malum şahsiyetlere büyük şair Ahmet Haşim'in kaleminden çıkma, 1919 tarihli bir mektup sunuyorum. Sanıyorum bu mektup Cumhuriyet öncesini ve sonrasını en net şekilde ortaya koymaya yeterli olacaktır. Umarım birileri böylelikle Cumhuriyet'in sunduğu nimetlere, en azından, şükrederler! İşte Ahmet Haşim'in Manisa Mebusu Refik Şevket İnce'ye yazdığı mektup:

"Ankara'da, Almanya İmparatorluğunun Anadolu hastalıklarını tetkik etmek üzere gönderdiği bir heyet-i tıbbiyenin bazı büyük rütbeli erkanıyla görüştüm... anlamışlar ki Anadolu Türklerinin karınları kurtlarla yüklü ve karınları bu kurtların salgıladığı parazitler ile dolu bulunuyor. Cinsi, yakın bir yok olma ile tehdit eden bu halin sebebi nedir, bilir misin? Gıda, beslenme eksikliği... Her ne kadar garip görünse de Anadolu Türkleri bugün ekmek imalinden bile habersizlerdir. Yedikleri mayasız bir yufkadır ki, aslen ne olduğunu yiyenlerin midesine bir sormalı!.. Nakil vasıtaları olan kağnı hiç şüphe yok ki taş devri keşfi ve aletidir. Kağını bir araba değil, fakat hayvana yapışıp onun kanını ve canını emen bir canavardır! Evlerine gelince, onlar da öyle: Duvarlar, yontulmamış alelade taşların, çalı çırpının, leylek yuvasında olduğu gibi gelişigüzel dizilmesinden hasıl olmuştur... Anadolu, külliyen temizlikten mahrumdur. Anadolu baştan başa frengilidir. Anadoluluların güzelliği de bozulmuştur. Bir köy, bir kasaba veya bir şehrin kalabalığına bakılırsa, heyet-i umumiyede o kadal topal ve topalların o kadar çeşidi, o kadar cüce, o kadar kambur, kör ve çolak görülür ki insan kendini dışbükey bir camla dışarı bakıyorum zanneder."

Anadolu'nın dünü budur, en azında okuduklarımız bunu söylüyor. İşte bugün üstünde yaşadığımız, en güzel vatan atfettiğimiz Anadolu'nun hali 1919'da böyleydi. Dünle bugünü farklı kılan tek şey ise Mustafa Kemal'in eseri olan Cumhuriyet. Bizi o günlerden bugüne Cumhuriyet taşıdı ve hala bunu göremeyenler ya çok saflar ya da salak!

AKP'nin "Beyaz" Tunceli Açılımı..

Beyaz Eşya Kömürü, yüz liralık çekleri ve hatta seçim öncesi dağıtılan kameralı cep telefonlarını görmüştük ama böylesine kapsamlı bir beyaz eşya dağıtımına ilk defa şahit oluyoruz. Tunceli Valiliği, 5.000.000 TL değerindeki beyaz eşyayı Tunceli'nin köylerine kadar ulaştırdı. Bunda ne var, elbette birşey yok. Sosyal olamayan devlet, en azından böylelikle sosyal devletlerle arasında açılan mesafeyi kapatmaya çalışıyor..

Ama birşeyler yanlış, çok yanlış yapılıyor! Neden mi? AKP yanlısı televizyonlarda halka yapılan röportajlarda halkın yorumu şu: "Bu beyazeşyayı kim veriyorsa, oyumuz o partiye." Ama yardımları herhangi bir parti yapmıyor. O yardımlar devletin bütçesiyle yapılıyor, bizlerin vergileriyle yapılıyor. O eşyaların paraları AKP'nin cebinden çıkmıyor.. Buna rağmen, AKP böyle bir propaganda içine giriyor.

AKP, borusunu öttüremediği Tunceli'de de artık var olmak istiyor. Çünkü Tunceli'de bir tane bile AKP'li vekil olmaması, Tunceli'nin Kamer Genç gibi renkli bir muhalifi AKP'nin karşısına çıkartması birilerinin oldukça zoruna gidiyor.. Öylesine zorlarına gidiyor ki benzer 29 il arasında en iyi durumda olan Tunceli'yi diğer 28 ile tercih ediyorlar.

Peki bu açılım, AKP'yi Tunceli'de de var eder mi? Belki bir iki küçük belde belediyesi alabilir AKP ama daha da ötesine geçebileceğini sanmıyorum. Tunceli halkı da beni haklı çıkartıyor, AKP yardımına karşı yaptıkları eylemde şunları haykırıyor: "Dersim halkı satılık değildir!", "AKP Sadakanı Al Başına Çal"..

Süper Türk Canavarı: Anadol

Anadol Spor AraçÜlkemizde birçok güzel şeyin, değeri anlaşılamadan yok olup gittiğine çok kez tanık olduk. Milletçe en büyük komplekslerimizden biri olan yerli marka araba yapımı konusunu düşündükçe ise yapamadıklarımızın ezikliğini bir kat daha hissederiz. Üretimden aciz ülkemizin, bu konuda sınırları birkaç defa zorladığı görülse de hala bir markamız yok. Umudu olanları incitmek gibi olmasın ama gelecekte de böyle devam edeceğinden eminim.

İlk yerli üretim araba denildiği zaman, günümüzde filmi ile gündemde olan 'devrim arabaları' akla geliyor. Nitekim 1961 yılında üretilen ilk arabanın macerası da kısa sürmüş. Arabanın tanıtımında, içine benzin koymadan çalışması beklenince, araba 100 metreden fazla ilerleyememiş, dolayısıyla projeden vazgeçilmiş. Diğer bir marka ise tabi ki günümüzde bile bazı yerlerde kullanılmakta olduğunu görebileceğimiz "Anadol".

Vehbi Koç'un girişimleri sayesinde 1966'da üretimine başlanan araçların; ekonominin iyi y önetilmemesi, yanlış pazarlama yöntemleri, petrol krizleri ve Ford Motor Company'nin caydırıcı girişimleri sonucunda 1984'de üretimine son verilmiş, Anadol yerini Ford Taunus üretimine bırakmış.

Anadol, üretim serüveninde birçok teknik yeniliğe öncülük yapmış araçları piyasaya sürdü. Örneğin; Anadol A2 dünyanın ilk dört kapılı Sedan arabası, A5 ise dünyanın ilk fiber-glass gövdeli 5 kapılı station-wagon arabasıdır. Turizm bölgelerinde kullanılması için tasarlanan Böcek(sağ alt köşe) modelinin dizaynındaki yeniliklerin, ileriki yıllarda ortaya çıkan Suv araçlara esin kaynağı olduğu söylenir. Ayrıca Anadol fiber- glass şasi üretiminin dünyadaki öncülerindendir. İnternetten öğrendiğim bir bilgiye göre üretilmesi planlanan fw11 model araç projesi, üretim Taunus'a dönünce Fransız Citroen firmasına satılmış ve Citroen'in BX adıyla piyasaya sürdüğü bu araç firmanın en çok satılan aracı olmuş. Ama tüm bunların ötesinde öyle bir spor araba tasarımı var ki, zamanın çoğu spor arabalarına taş çıkarır: Anadol STC 16.

Anadol Böcek İnternette ilk gördüğümde herhangi bir Anadol modelinin, günümüz tasarım anlayışına göre modifiye edilmiş olabileceğini düşündüm ancak araştırdıkça öyle olmadığını gördüm. Anadol STC 16 (gençler arasındaki ismi 'süper türk canavarı') yalnızca 176 tane üretilmiş. Tasarımın sahibi ise Eralp Noyan adında bir Türk. Üretimin durdurulmasının sebebi ise gülünç: Arabanın iki kişilik olmasından dolayı iç pazarda talep görememesi (spor arabanın 4 kişilik olduğu nerede görülmüş!). Pek çok eski model araç tasarımı, bugün baktığımızda gözümüze çirkin geliyor ama STC 16'ya(sol üst köşe) baktığımızda, Amerikan 'muscle car'lardan bir eksiği olmadığını görüyoruz.

Bugüne baktığımızda, ülkemiz, araba dizaynından tutun her türlü parçayı kendi üretebilme imkanına fazlasıyla sahip. Ama Devrim ve Anadol gibi birçok girişimin uğradığı hüsranda tarihle sabit. Artık silkinip üretmemiz gerekiyor ama nasıl? Bunu çözebilmiş değiliz. Kısır ilerici-gerici tartışmalarına, tüketime, magazine odaklanmış ülkemizin çözebilmesine de ihtimal vermiyorum. Üreten, pazarlayan, zenginleşen bir ülkeye hasretim ve artık pek umudum yok açıkçası.

8. Ankara Blog Yazarları Buluşması'nın Ardından..

Ankara Blog Yazarları Buluşması

Uzun zamandır Ankara Blog Yazarları Buluşması'na katılmak istiyordum, sonunda oldu: 8. Ankara Blog Yazarları Buluşması'nda ben de vardım. Barış Ünver'in organizasyonunu üstlendiği, Cafe Bistro'da gerçekleşen toplantıya otuza yakın kişi katıldı. Toplantının ana gündem maddesi Türkiye blogosferinin sadece İstanbul'dan ibaret sayılmasıydı. Bu nokta bu yanlışı nasıl düzeltmemiz gerektiği üzerinde fikir alışverişinde bulunduk..

Ayrıca ben, yakın bir zamanda yayınlanacak olan blog kitabım hakkında küçük bir anket yaptım. Katılımcıların kitabı bir an önce okuma hevesleri beni oldukça mutlu etti.

Sözün özü dün benim ve Türkiye blogosferi adına sevindirici gelişmeler yaşandı. Tüm bunlar için Barış'a ve diğer katılımcılara teşekkürler..

Dalgalar Çekilmeye Başlar: Org. Hurşit Tolon Da Tahliye Edildi!

Hurşit Tolon Ergenekon sürecinde artık birşeylerin değiştiğini gözlemliyorum. Haksız yere alıkonulduklarını düşündüğüm isimler birer birer tahliye edilmeye başladı. Bugünlerde bir güzel haber daha aldık, bir güzel insan daha tahliye oldu: Hurşit Tolon delil yetersizliği sebebiyle serbest bırakıldı.. Bu karara imza atan heyetin dayanağı ise "kuvvetli suç şüphesinin ortadan kalkması". Burası çok önemli: Hurşit Tolon sağlık durumunun kötüye gitmesi nedeniyle değil "kuvvetli suç şüphesinin ortadan kalkması" nedeniyle tahliye edildi.

En başından beri bugünlerin yaşanacağını görüyordum, burada da birçok kez yazdım. Bu tutuklamların birçoğu (hepsi değil) anlamsız ve yeterince temellendirilmemiş tutuklamalardı. Elde somut birşeyler olmadan bu ülkeye en yüksek mevkilde hizmet etmiş insanlar bir teröristmişçesine evlerinden toplandı. Bugün gelinen noktada, ne mutlu ki birer birer serbest bırakılıyorlar. Peki onlardan kim özür dileyecek? Kim Hurşit Tolon'a demir parmaklıklar ardında geçen yedi ayın hesabını verebilecek? Bir "pardon" yeterli olur mu sanıyorlar?

Peki ya balık kadar beyinleriyle kendilerini liberal sanan o malum blog yazarları? Geçen yıl, "Liberallerin Ergenekonla İmtihanı" başlıklı bir yazı yazmıştım, amacım o balık beyinlilere seslenmekti: "Bugün Türkiye'de yaşanan gözaltılar sırasında liberal ve özellikle sözde-liberal yazarlarının yazılarına bir göz atmanızı öneriyorum. Yaşlını başını almış 25 insanın sanki bir teröristmişcesine elleri kelepçelenerek göz altına alınmasının liberal cephedeki yansımalarını merakla bekliyorum. Bugün kimin liberal, kimin sözde liberal olduğunu göreceğiz. Bugün birilerinin onur sınavı, şeref sınavı! Kimin onurlu, kimin şerefli olduğunu bugün göreceğiz.." Ne yazık liberal yazarımız çok değilmiş, elde olanların çoğu sözde liberal, onursuz ve şerefsiz kalemler imiş.

Ergenekon'da artık birşeylerin doğru düzgün gitmeye başladığına inanmaya başladım. Bugün dava kapsamında içeride olan ve yargılanması gereken isimler de var. O isimlerin arasında sicilleri hiç temiz olmayan birçok kişi de var. İş akla karayı ayırmakta yatıyor ve Ergenekon davasında ak ile kara artık ayrı tutulmaya başladı. Mutluyum, umutluyum, inanmaya başladım.

Kemal Kılıçdaroğlu İstanbul'da Yolunu Bulabilir Mi?

Kemal Kılıçdaroğlu AKP yerel seçim hazırlıklarını beklediğim performansla sürdürmüyor ya da sürdüremiyor. Örneğin Adana'da Aytaç Durak gibi bir ismi kaybetti. Bursa'da ise Hikmet Şahin'in kaybedildiğini düşünüyorum. Diğer illerdeki performansını tam olarak analiz edecek durumda değilim ama en azından Türkiye'nin ilk beş şehrinden ikisinde hatalar yaptığını söyleyebilirim..

Diğer üç şehre gelirsek, İzmir'de zaten AKP'ye pek şans atfedilmiyor. İzmir yine CHP'nin olacağa benziyor. Ankara'da ise AKP olmasa bile Melih Gökçek iyi bir performans sergiliyor. Yapılan kamuoyu araştırmalarında Karayalçın'dan önde gittiği gözleniyor.. İstanbul da da şu an için durum Ankara'dan farksız, yani AKP önde gidiyor.

İstanbul ve Ankara'da halkın düşüncelerini değiştirebilecek iki güçlü isim var ve bu değişim için önümüzdeki süreç yeterli. Bu noktada Karayalçın'ın ve Kılıçdaroğlu'nun büyük bir sorumluluk aldığını düşünüyorum. Bu büyük sorumluluktan olsagerek Kemal Kılıçdaroğlu, şimdiden seçim çalışmalarına başladı. Hem de kendisinden hiç beklemediğim bir performans ile..

Neler mi yaptı? AKP ne dediyse, bunun doğru olmadığını gösterdi. Ve bunu yaparken de kendini beğenmiş bir vizyonla değil, bir halk çocuğu olarak karşımıza çıktı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, kendisinden korkmuş olacak ki, "Kılıçdaroğlu'nu İstanbul'a bırakın yolunu bulamaz." dedi. Kılıçdaroğlu'ndan hemen bunun cevabı geldi: "Ben istanbul'a yolumu bulmaya (rant sağlamaya) değil hizmet yapmaya geliyorum." Sonrasında ise Başbakan Erdoğan, İstanbul'da çamur kalmadı açıklaması yaptı. Kılıçdaroğlu'nun buna da cevabı gecikmedi, bir gün sonrasında gazetelerin kapaklarını Kılıçdaroğlu'nun paçasına kadar çamura bulanmış İstanbul fotoğrafları süsledi. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün, ilerleyen süreçte daha iyilerini de göreceğiz..

Bu noktada İstanbul ve Ankara'da seçim yarışının sonu ne olur, açıkçası şimdiden öngörmek pek mümkün değil. Ama sonuç her ne olursa olsun bu seçim sürecinin diğerlerinden zevkli geçeceği muhakkak..

Sen Neymişsin Be Kenan Evren?

Kenan Evren1 Türkiye'de ve sanıyorum gelişmekte olan diğer pek çok ülkede, karşıt olunan düşünce ve insanlar olduklarından çok daha güçlü gösteriliyor. Örneğin Türkiye'de kapitalistleri en güçlü gören taraf ne gariptir ki sosyalistlerdir. Türkiye'nin sosyalist aydınları bunu itiraf etmekten çekinmemişlerdir. Örneğin kendisini orducu sosyalist atfeden Yalçın Küçük, bu konuda şunları kaleme almıştır: "Sosyalizmde, ne yazık, kapitalizm bir fetiştir."

Karşı tarafı böylesine fetişleştirmek, böylesine büyük ve güçlü atfetmek garip. Daha garip olanı ise bunun sadece sosyalistlerle sınırlı olmaması: bugün hemen her tarafta bunu gözlemliyoruz. Ulusalcıların tabanında Fetullah Gülen, olduğundan daha güçlü görülür. Ulusalcılara göre, Türkiye'de Fetullah Gülen'in elinin değmediği tek bir kurum ve kuruluş yoktur. Oysaki gerçek böyle değil, aksine ulusalcıların lehinedir. Onun dışında liberaller için de ulusaclular olduğuğundan güçlü görünür. Oysaki bugün liberaller de en azından ulusalcılar kadar etkin ve güçlüler. Tüm bu tarafların, yani dincisinden ulusalcısına, sosyalistinden kapitalistine kadar hemen her tarafın olduğundan büyük gördüğü tek isim ise 12 Eylül 1980 askeri müdahalesinin başındaki isim, yani Kenan Evren.

Türkiye'de Kenan Evren bir fetiştir. Tapılmaktadır, olduğundan güçlü ve büyük atfedilmektedir. Bu görüş üzerinden, bugünkü konjonktürü hala Kenan Evren ve 12 Eylül üzerinden ele almak beceriksizliğin daniskasıdır. 80'den bugüne neredeyse 30 yıl geçmiştir ve bugün Kenan Evren'in yaptığı tek şey tuale kadın çizmektir. Sadece tuvale kadın çizen bir adam, nasıl olur da Türkiye'de hala bu kadar güçlü olabilir? Olmaz! Ama oldurturlar!

Nasıl mı? Beceriksizlikleriyle. Bugün Türkiye'de karşıtı olunan görüşü güçlü atfetmek bir zorunluluktur. Çünkü hiçbir taraf tam profesyonel değildir ve adam akıllı bir program çerçevesinde ilerleyememektedir. Bu da başarısızlığı doğurmaktadır, hatta mağlubiyeti. Taraflar da başarısızlıklarının nedenini kendilerine bağlamaktansa "çok çok güçlü olan" karşıtlarına bağlamayı tercih etmektedirler. Çünkü beceriksiliğinden ötürü mağlup olmaktansa olağanüstü güçlere sahip düşmanın tarafından mağlup edilmek kulağa daha hoş gelir. İşte Kenan Evren bunun için hala çok güçlü atfedilir. İşte bunun için tüm liberaller ulusalcıları dev aynasından görür. İşte tüm ulusalcılar bunun için devletin hemen her kurumunda cemaatleri örgütlenmiş ve güçlü sanır.

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.