| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

Yazılar arşiv 07.2009 Other entries in 2009-07 resimler , videolar

Tarımsal Kalkınma Modelleri ve Sanayi

Endüstri Türkiye gelişmekte olan ülkeler kategorisinde yer alıyor. Bu gidişle daha uzun yıllar bu kategoride yer alamaya da devam edecek.. Çünkü gelişimin temellerini hala tam olarak atabilmiş değiliz. Bugün gelinen notkada elimizde hala tarım var. Tarımın ötesine geçtiğimizi söylemek güç, özellikle de dünya böylesine bir gelişim süreci içerisindeyken!

Türkiye'nin ilk yerli otomobilinin üretim serüvenini anlatan "Devrim Arabaları" filminde, Devlet Başkanı Cemal Gürsel'in şu konuşması içinde bulunduğumuz durumu net bir biçimde ortaya koyuyor: "Türkiye'nin sık sık bir tarım memleketi olduğunu söylerler. Nitekim de doğrudur. Bir vapur dolusu pamuk karşılığı ancak birkaç otobüs alabiliyoruz. Ot satmakla neticeye varmak kadil değildir. Bu cihetle sanayi lazımdır."

Ne kadar doğru, sözler: Evet, sanayi lazımdır! Ciddi ciddi üretim yapmaya başlamamız, ürünlerimizle var olduğumuzu tüm dünyaya göstermemiz lazım. 21 yılını Anadolu toprağı üzerinde geçirmiş bir genç olarak, bu topraklarda birşeyler üretilemiyor olması, bizlerin sadece "pazar" olarak görülüyor olmamız beni fazlasıyla üzüyor. Üretmek istiyorum, başarmamızı istiyorum! Cemal Gürsel filmde yer alan bir diğer konuşmasında şunları kaydediyor: "Türkiye'de otomobil yapılmaz diyorlar. Bu tamamen kara bir düşüncenin mahsülüdür. Türk ulusunun kendi sanayisini yapacak kuvvete ve kabiliyete sahip olduğunu biliyorum. Bu memleket kendi otomobilini yapacaktır."

Buna ben de inanıyorum bu memleket kendi sanayisini kuracaktır. Bunu bizler yapacağız, kendi emeğimizle var olarak yarınların kalkınmış Türkiye'si!

Üniversite ve Bölüm Tercihi..

Üniversite Öğrencisi Üniversite ve bölüm tercihleri için bir haftadan az bir süre kaldı. Buna karşın hala tercih yapmamış birileri varsa ve internette kendilerine bir kılavuz arıyorlarsa onlara bir iki laf söylemek istiyorum. Uludağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde 3. seneyi okumaya hazırlanan bir üniversite öğrencisi olarak onlara tercihleri noktasında yardımcı olabileceğimi sanıyorum.

Önelikle tercih yapacak arkadaşlar şunu bilsinler: Öyle ya da böyle yapacağınız bu tercih sizin hayatınızdaki en önemli tercihlerden birisi ve belki de birincisi! Bu noktada bu işi ciddiye alın! Sadece dört beş yıl okuyacak bir üniversite ve bölüm seçmediğinizin farkında olun. Hayatınıza dair bir tercih yapıyorsunuz, hayatınızın geri kalanına dair!

Puanınız önemli! Eğer yeterli puan elde edememişseniz tercih yapmayın. Bir yılın koca bir ömürde inanın hiç önemi yok! Eğer daha iyi puanlar alabileceğinize inanıyorsanız, şansınızı tekrar deneyin. Daha ilk girişiniz ise ve ikinci girişinizde daha yüksek puan alacağınıza inanıyorsanız bu yazıyı gelecek yıl okumak için bir kenara atın ve sınava tekrar hazırlanmaya başlayın. Dediğim gibi, bir yılın çok da önemi yok.

Eğer hadeflediğiniz puanı almışsanız; kendinize dair düşünün. İlgi ve becerilerinizi bir kağıda yazın, sonrasında Türkiye'nin koşullarını da göz önünde bulundurarak kendinize uygun bir bölüm seçin. Bu bölüm tıp, hukuk ve benzeri ise herhangi bir üniversiteyi seçebilirsiniz. Benim önerim, ailenizin maddi gücü oranınca, ailenize yakın ama aynı olmayacak bir il seçmeniz. Hem ailenizden çok uzaklarda olmazsınız, hem de aile baskısından uzak bir üniversite hayatınız olur.

Eğer iş garantisi olan tıp veya hukuk gibi bir bölüm seçmeyecekseniz üniversite önem kazanıyor. Türkiye'nin en iyi 5 üniversitesini (ki bunlar aynı zamanda puanları en yüksek olan 5 üniversite oluyorlar) tercih edin. İnanın, sıralamanın dışında kalan üniversiteler, buna maalesef benim üniversitem de dahil, pek bir işe yaramazlar. Bu sebepten yazının başında eğer sınava tekrar girmeyi aklınızdan çıkartmamanızı önerdim. İstanbul ve Ankara dışında yapacağınız tercihleri de önermiyorum. Çünkü bu iki şehir sizin sektörlere yakın olabileceğiniz ve daha öğrenci iken iş bulma imkanlarına sahip olacağınız şehirler. Tüm bu anlattıklarıma karşın; üniversite eğitimi maalesef önemli bir maddi güç gerektiriyor. Herkese parasız eğitim olduğunu sanmayın. Bu ülkede eğitim herkese paralı! Devletin bursuna, kredisine ve yurduna güven olmaz. Özellikle de yurtlar yaşanabilecek, rahat ortamlar değil. Herşeye rağmen, ailenizin maddi gücünü de göz önüne alın. Eğer bu güç yeterli değilse size önerim üniversite seçerken ailenizin yaşadığı ildeki üniversiteyi seçmenizdir..

Daha anlatılabilecek çok şey var ama şimdilik bu kadar. Umarım iyi, düzgün ve ahlaklı insanlar tercihlerinde başarılı olurlar ve yarınlarda biryerlere gelebilirler..

Çocukluk ve Baba Olmak..

Salıncak İnsan çocukluk döneminde herşeyi bildiğini, daha doğrusu dünyanın bildiklerinden ibaret birşey olduğunu sanıyor. Hatta ergenlik döneminde eldeki bir avuç bilginin koca bir dünyayı değiştireceğine bile inanabiliyoruz. Zaman geçtikçe, yani ergenlik sonlanınca hayatın aslında bildiğimizden çok daha farklı ve aslında tehlikeli olduğunu görüyoruz. Bu noktada benim aklıma ilk gelen annem ve babam oluyor, benim hiç farkında bile olmadığım tehlikelere karşı beni korumak için yaptıkları.. Benim ise yaptıklarından sıkılıp, onlarla tartışmam ve hatta kavgalar etmem..

Bugün geldiğim noktada anne ve babama hak veriyorum. Belki de ben, onların yerinde olsaydım çok daha sıkı bir disiplin uygulardım. Ya da yarınlarda bir baba olursam, çok daha sıkı bir disiplin uygulayabilirim. Çünkü, her çocuk için en büyük tehlike öncelikle kendisi. Her çocuğun, farkında olmadan da olsa, kendisine ve arkadaşlarına yapabilecekleri kötülükler aklınızın alamayacağı boyutlarda olabilir.

Kendimden bir örnek vermem gerekirse: Ben çocukluğumun bir bölümünü Adana'da bahçeler içerisinde dağılmış evlerin olduğu bir sitede geçirdim. Her ne hikmetse bizim sitede inşaatlar hiç bitmedi, her ev sahibi değiştikçe evler de baştan sona değişti.. Ben ve sitenin çocuklarının eğlencelerinden birisi tadilat halindeki bu boş evlerin içinde dolaşmak, oyunlar oynamaktı. Yine böyle bir gün, tadilat yapılan bir evin terasında piknik tüpü bulduk. Ne yapalım, derken hadi bunu patlatalım dedik. Maalefef ciddi ciddi bunu dedik ve piknik tüpünü patlatmaya karar verdik! Ben hemen atıldım: bahçe olmaz bekçiler görür kızar, dedim. En iyi yer evin salonuydu. Arkadaşlardan birisi evlerinden gazete ve çakmak getirdi. Biz gazeleri ve evde bulduğumuz üç dört tahta parçasını salonun ortasına, tüpü de bu yığının üzerine koyduk. Gazeteleri ateşe verdik ve zarar görmemek için (!) tüpten 5-6 metre uzaklaşarak alevleri izlemeye koyulduk..

Ya tüp boştu, ya da bizim ateşimiz yeterli olmadı. Bir tüpün nasıl patlayabileceğine olan merakımızı gideremedik, ne yaparsak yapalım tüp bir türlü patlamadı! Peki ama ya patlasaydı?

İşte bir anne baba bunu her zaman akıllarında bulundurmalılar: ya patlarsa, ya yanarsa, ya düşerse, ya kaybolursa, ya.., ya.., ya..

Bugün 21 yaşında bir gencim ve çocukluğumu kazasız belasız atlatabildim. Bunun için anneme ve babama ne kadar teşekkür etsem az.. Belki tüp patlatmaya yelteneceğimi düşünemediler ama onun dışındaki hemen herşeyi düşündüler ve kendime zarar vermemi engellediler. Şimdi sıra yavaş yavaş bize geliyor.. Bakalım bizim neslimiz de onlar kadar başarılı olabilecek mi?

Nietzsche, İnsan ve Ahlak

Nietzsche1 Aylar öncesinde "Mide Bulantısı" başlıklı kısa bir yazı yazmıştım. Özetle anlatmak istediğim şuydu: "Çocukluk yıllarımda büyüklerin ağzından çok duyardım 'Sinirden midem kasıldı, yaşananlar midemi bunlandırıyor..' gibi lafları. Oysa o zamanlar benim midemin verdiği tek bir uyarı vardı, o da acıktığım anlamına geliyordu. Anlyamazdım bir insanın midesinin sinirden kasılmasını, yaşadıklarının midesini bulandırabilmesini.. Düşünüyorum da şimdi, demek ki o günlerde kurduğum o temiz dünyamda bu kadar iğrenç şeyler yokmuş.."

Gün geçtikçe midem daha da bulanıyor, hayatın içine girdikçe daha fazla tiksinmeye başlıyorum insanlardan. Nietzsche'yi daha iyi anlıyorum, insanlara olan nefretinin sebeplerini yaşayarak görüyorum. Ve hala insanlığını kaybetmemiş birileri varsa, Nietzsche'nin şu sözlerini hatırlatıyorum: "İnsanları sevmiyorum.  İnsan, bence oldukça eksik bir varlıktır. İnsanı sevmek beni yok edebilirdi", "İnsanlara gitme, ormanda kal.  Hayvanlar arasına gitsen daha iyi", "İnsanlar arasında olmak, hayvanlar arasında olmaktan daha tehlikeli"

Benden ve Nietzsche'den söylemesi, insanların arasında kendinize dikkat edin..

Hayatla Oynamak ya da Hayatı Bir Oyunmuşcasına Yaşamak

Oyun Çocukken çok oynardım, genellikle bahçede lojmandaki ya da sitedeki arkadaşlarıma birşeyler yapardım. Evde ise en sevdiğim oyuncak Legolarımdı. Legolarımla yapmadığım herhangi birşey kalmdı, örneğin motoru olan bir inşaat vinci bile yapabilmiştim. İşin güzel tarafı bu vinç yük alıp, bir başka yere hem de yükseklik farkı da olan bir yere bu yükü bırakabiliyordu.

Oyun oynarken mutlu ve daha da önemlisi başarılıydım. İstediğim her ne ise elimdeki lego parçacıklarını birleştirip var edebiliyor ve daha da önemlisi bunu yaparken mutlu olabiliyordum. Bugünlerde de hayata dair istediğim ne varsa var edebiliyorum ama bir eksikle. O günlerdeki kadar mutlu olamıyorum!

Bu noktada daha başarılı ve mutlu bir hayat için hayatla oynamak veya  hayatı bir oyunmuşcasına yaşamak gerektiğine karar verdim. Bakalım böylece daha mutlu ve başarılı olabilecek miyim?

Ç.Ü. Öğrencileri YÖK'ün Harç Zammını Protesto Etti

YÖK Protestosu İstanbul, Ankara, İzmir ve şimdi de Adana.. Çukurova Üniversitesi öğrencileri Yüksek Öğretim Kurumu'nun öngördüğü harç zammını protesto etmek için sokaklardaydı. Bugün Adana'da Atatürk Parkı'nda toplanan yüze yakın öğrenci hep bir ağızdan yapılan zamları protesto etti.

Tüm öğrenci ve veliler adına Çukurova Üniversitesi Mühendislik-Mimarlık Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölümü öğrencisi Cihan Durmuş açıklama yaptı: "Bizler aydınlık bir Türkiye için ümitlerimizi korurken, okumaya çalışırken bizlere uygulanan bu ekonomik zorluklar niye? Eğer üniversite kontenjanlarını arttırmanın sebebi okullara yeni öğrenciler değil de yeni müşteriler çekmekse; unutmasınlar ki bizler müşteri değil öğrenciyiz! Ülkemizdeki emekçilerin ücret standartları, açlık ve yoksulluk sınırı göz önündeyken üniversitelere yapılan bu faiş zamma bir çözüm istiyoruz! ... Hepimizin babası bizlere birer gemicik hediye edemiyor. İçinde bulunduğumuz kriz ortamında ebeveynlerimiz işsiz kalmış durumdayken bizleri okutmak için çabalayan ailelerimizin öngrülen harç miktarlarını ödemesini beklemek hiçbir vicdan ve insaf sahibine yakıştırılamaz."

Basın açıklaması sırasında öğrenci ve veliler şu ise sloganları attılar: "Eğitim hakkımız satılamaz", "Atam bizi YÖK ediyorlar",  "Hortumcuya değil, eğitime bütçe", "Üniversiteler şirket olmayacak", "Türkiye uyuma, öğrencine sahip çık"

Harç Protrstosu Toplanan üniversite öğrencileri ve veliler saygı duruşu ve İstiklal Marşı'nın okunması sonrasında olaysız bir şekilde dağıldı. Basın açıklamasına katılan öğrenciler yapacaklarının bu kadarla sınırlı kalmayacağını, üniversitelerde öğretime başlanmasının ardından daha kitlesel eylemlerin organize edileceğini söylediler.

Umuyorum yapılan basın açıklaması beklenen etkiyi yapar ve artık YÖK öğrencilerin cebinden elini çeker. Aksi halde eğitimin hala bir hak olduğunu iddia etmek güçleşecek. Çünkü bu gidiş devam ederse, eğitim sadece parası olan bir zümrenin parasını verip aldığı bir hizmet olarak! Tüm bunlar ne Cumhuriyet'le ne de insanlıkla bağdaştırılabilecek şeyler değil! Eğitim insanın en temel hakkı ve insan eğitim almak için para vermeye zorlanamaz, zorlanmamalı!

( Basın açıklamasının videoları izlemek için buraya tıklayınız, sözlüğe ulaşmak için buraya tıklayınız. )

Yaşayan En Seksi 100 Türk!

Beren Saat Hürriyet gazetesi yaşayan en seksi 100 Türkü saptamak için çeşitli mesleklerde öne çıkmış insanlardan bir jüri kurmuş ve sormuş: "Uzaya bizi temsilen 50 güzel kadın ve 50 erkek gönderecek olsak, neslimizin devamı için kimleri seçerdik?"

Sorunun gelişinden olayın saçmalığını kestirmek olası tabii ama ben yine de bir sıralamaya bakayim dedim. (Siz de bakmak isterseniz, seçilen kadınlar ve erkekler)

Sıralamadaki ilk 3 "güzel" kadın şunlar: 1.Beren Saat, 2.Ayşe Arman, 3.Tuba Büyüküstün.

Bunca zamandır televizyon izleyicisiyim, ilk üçteki kadınların en ufak bir seksapalitesini göremedim. Beren Saat'in neresini güzel buldunuz da liste başı yaptınız? Yazıktır, günahtır! Gözünüz bu kadar mı kör oldu? Güzel kadın seçmeyi bile bilmiyor musunuz?

Erkekler konusunda durum daha da vahim. İlk üç bir yere kadar kabul edilebilir ama Okan Bayülgen'in ya da Cem Yılmaz'ın neresini seksi buldular, anlamakta güçlük çektim. Recep Tayyip Erdoğan'ın listeye 28. sıradan girmesi de anlayamadığım bir diğer nokta.

Hürriyet yine yapmış yapacağını! Neslimizin devamı için uzaya yollanacak 50 kadın ve 50 erkeği seçmiş seçmesine ama eğer bunlar devam ettireceklerse neslimizi, vay halimize!

Ali Atıf Bir ve Münevver Karabulut Cinayeti

Ali Atıf Bir Münevver Karabulut'un gencecik yaşta canice öldürülmesi gündeme bomba gibi düştüğü vakit hemen her köşe yazarı bu konuda birşeyler yazdı. Ali Atıf Bir de bu konu hakkında kalem oynatan köşe yazarlarından birisi. Ali Atıf Bir'in yazdıklarını anlamak öncesinde zor, diyor ki Ali Atıf Bir: "Türkiye’de çeşitli ihmaller ve çatışmalar nedeniyle binlerce ölüm varken en önemli olayımız "kesik baş" cinayeti mi yani?" Bununla da kalmıyor ve zanlının ailesini kurban olarak lanse ederek devam ediyor Ali Atıf Bir: "Hangimiz Nida Garipoğlu’nun suçunun kesin olarak ispatlandığını söyleyebilir ki? O halde niye böylesine bir linç havasına girildi? Yoksa Internet ölçümlerinde 'kesik baş' cinayetini çok okunduğunu mu fark ettik? Nida Garipoğlu İnternet kurbanı mı yani? Gerçekten mi?"

Yani, Ali Atıf Bir başı kesilerek öldürülen bir genç kızın bu kadar önemsenmesinden rahatsız oluyor. Yapmayın diyor, asıl kurban başı kesilip, canice öldürülen kız değil diyor, asıl mağdur Garipoğlu ailesi diyor. Münevver'in ne önemi var diyor. Diyor da diyor.. En azından ben köşesinde yazılanlardan bu anlamı çıkartıyorum.

Nasıl bir insan olaya böyle yaklaşabilir ki, nasıl olur da "kurban" sıfatı başı kesilen bir kızcağız için kullanılmaz da kızcağızın başını kestiği iddia edilen ve polisten kaçan kişinin amcası için kullanılabilir?!

Şaşırıyor insan, bir köşe yazarının neden böyle bir yazıyı kaleme aldığını anlamıyor. Ama sonrasında taşlar bir bir yerine oturuyor. Ali Atıf Bir aynı makale içinde şunları da yazıyor ve bizleri aydınlatıyor: "İki gün önce Hayyam Garipoğlu ile telefonda Burgaz Rakı üzerine konuşurken bu konu açıldı…"

Buradan anlıyoruz ki Ali Atıf Bir, katil zanlısının amcasıyla konuşuyor. Ne üzerine konuşuyor Burgaz Rakı üzerine konuşuyor. Onur Baştürk blogunda soruyor ve cevaplıyor: "Neden? Çünkü Burgaz Rakı’nın danışmanıymış…" Sonrasında Fatih Altaylı herşeyi birer birer Haber Türk'te yazıyor.. Burgaz Rakı kiminmiş, kızcağızı öldürdüğü iddia edilen katil zanlısının amcası Hayyam Garipoğlu'nun!

Ve bizler de anlıyoruz ki Ali Atıf Bir'in bu yazıyı kaleme almasının nedeni tamamen duygusa imişl!?

Yazık Ali Atıf Bir'in gazeteceliğine, insanlığına!

Umarım bir an önce Ali Atıf Bir, bunun böyle olmadığını belgeleriyle kanıtlar. Aksi halde tüm bunlar onun için büyük bir leke olarak kalacağa benziyor!

Cüneyt Özdemir ve Televizyonda Lafı Değiştirmek!

Cüneyt  Özdemir Uzun zaman öncesinde Cüneyt Özdemir deepnot.com adresinde yazılarını paylaşıyor ve ben de büyük bir ilgiyle bu yazıları takip ediyorum. Bugün gördüm ki deepnot.com, dipnot.tv olmuş, Türkçeleşmiş. İş "Türkçeleşmek"le de sınırlı kalmamış ve "Ulan nedir bu Dipnot.tv" adlı tanıtım filminden öğrendiğim üzere bir ekip projesi haline gelmiş. İyi de olmuş..

Dipnot.tv hakkında daha sonra tekrar yazacağım. Şimdi konumuza gelecek olursak, Dipnot.tv'de aklımda kalan bir iki eski yazıyı taradım ve kısa sürede buldum. Bu yazılar arasında sizinle paylaşmak istediğim, "Benim Adım Cüneyt Özdemir" başlıklı bir konuşma metni. Bu konuşma metnini medyaya ilgi duyan her gencin okumasını öneriyor ve metnin en çarpıcı bölümlerinden bir tanesini aktarıyorum:

Konuşmanın sonlarına doğru, Cüneyt Özdemir, "Televizyonda en büyük maharet isteyen şey yeri geldiğinde lafı değiştirebilmektir" diyor ve yaşadığı bir olaydan yola çıkarak lafı değiştirebilmenin önemini vurguluyor: "Bundan birkaç yıl önce hatırlarsanız 'Kahpe Bizans' adında bir Türk filmi çekilmişti. Biz de 'beşn birk'de Bizans gerçekten kahpe miydi değil miydi sorusunu bir bilene soralım istedik. Aklımıza Ordinaryüs Profesör Semavi Eyice geldi. Ama gelin görün ki karlı bir hava. Arabalar çalışmıyor. Hoca da 90 yaşlarında stüdyoya gelmesine imkan yok. Dedim ki ben telefonda canlı yayında sohbet ederim, böylece hocayı da yormayız.

Canlı yayın başladı Ben gözlerimi açarak büyük bir heyecanla ilk sorumu sordum. 'Hocam film çok tartışılıyor, Bizans kahpe midir değil midir diye? Siz de elbette filmi izlemişsinizdir, nasıl buldunuz filmi?' dedim.

Telefonun ucunda kısa bir sessizlik oldu. 'Hayır izlemedim' dedi.

Ben 'aman olur mu hocam, sizin konunuz' diye üstelemeye başladım...

Telefonun ucunda kısa bir sessizlik daha oldu. Sonra Semavi Eyice'nin sesi duyuldu: 'Ben körüm evladım'

İnanın lafı değiştirmenin imkansız olduğu ve rezil olduğunuz kabul etmeniz gereken anlar olabiliyor ekranda."

Nietzsche, Marx ve Tanrı

nietzsche Yerel bir haber sitesinde "Nietzsche, Marx Ya Da Tanrı'yı Öldürmek" başlıklı bir makale görünce şaşırdım. Ne de olsa yerel medyada Nietzsche'yi ya da Marx'ı okumak çok insana kısmet olabilecek birşey değil Türkiye'de. Hal böyle olunca da Adana Haber sitesinde, Mert Aslan imzasıyla yayınlanan makaleyi okumaya koyuldum. Sanıyorum, Mert Aslan'ı birileri fena halde kızdırmış, o da kinini bu makale ile kusmuş ve kendince toplumun bir kesimine ayar vermiş..

Beni ilgilendiren toplumun o ya da bu kesimi veya Mert Aslan'ın kendisi değil. Makale boyunca birçok bilgi ve mantık hatası yer alıyor; ben bu hataları paylaşmak ve düzeltmek gereği duydum. Konu da Nietzsche olunca sizlerin de ilgisini çekebileceğini düşündüm ve aşağıdaki düzeltmeleri sizlerle paylaşmaya karar verdim:

Mert Aslan, makalenin hemen başında şunları yazıyor: "Nietzsche’nin kayıtlara geçen en iri yarı sözü, büyük olasılıkla şudur: 'Tanrı öldü..' Aslına bakılırsa, bu sözü doğrudan kendisi söylememiş, 'Şen Bilim' adlı yapıtındaki bir deliye söyletmiştir. Kendi ifadesiyle, bu 'kaçık' gündüz vakti elinde bir fenerle çarşıda pazarda dolaşarak 'Tanrı öldü! Tanrı öldü!' diye bağırmaktadır. Ünlü filozofun ilgili yargıyı ortaya atma şekli, pek yaldızlı 'filozof' sıfatına yakışacak kadar akıllıcadır. Çünkü böyle bir sözü sadece bir deli söyleyebilir ya da ancak bir deliye söyletilebilir."

Öncelikle Nietzsche'nin "Tanrı öldü" söylemi sadece Şen Bilim'de yoktur. Bu sözü Zerdüşt de söylemiştir ve Zerdüşt bir 'deli'yi değil adeta bir 'peygamber'i canlandırmıştır. Zerdüşt'ün dediği şudur: "Tanrı öldü, ama insanüstü yaşıyor…" Ayrıca şunlar da Zerdüşt'e yani Nietzsche'ye ait söylemlerdir: "Artık başınızı kutsal şeylerin sırrına gömmeyin. Aksine, onu özgürce taşıyın.  Yaşama anlam kazandıran bir kafa taşıyın." Sözün özü Mert Aslan'ın yazdıklarının aksine Nietzsche inançsızlığı bir delilik olarak görmemekte, üstün insan olma yolunda önemli bir adım olarak görmektedir.

Mert Aslan şöyle devam ediyor: "Hıristiyanlığın tanrısının ölümünü ilan etmek, engizisyon mahkemelerinin bugün bile tüylerimizi diken diken edip aklımızı çıkaran işkencelerine ve endülüjans gibi sincice avutmacı uygulamalarına tanıklık etmiş olan Avrupa halkları nezdinde makul bir önerme olmuştur."

Nietzsche'yi ve Avrupa'nın bugününü okumamaktan kaynaklandığını sandığım hatalar bu paragrafta da devam ediyor. Nietzsche "Hıristiyanlığın tanrısı"nın öldüğünü iddia etmedi. Tanrı öldü, dedi. Onun bunun Tanrısı diye bir ayrım yapmadı, hemen her dinin Tanrı inancına muhalefet etti. Ayrıca bugün Avrupa hakları nezdinde Tanrı ölmüştür demek mesnetsiz bir iddia. Hayır, bugün Avrupa'da Tanrı yaşıyor. Avrupa'da inançlı insanların sayıları dünya genelinde de olduğu gibi ateistlerden çok daha fazla. Avrupalı engizisyon uygulamları sonrası Tanrı inancını öldürmemiş, Tanrı inancını Protestanlık ile tekrar yorumlamış ve kendince pekiştirmiştir.

İlerleyen satırlarda ise şu ifadeler yer alıyor: "Daha sonraları, Karl Marks bu fikre dört elle sarılmış ve dinin kitleleri uyuşturmak amacıyla kullanılan bir “afyon” olduğu savını öne sürmüştür."

Karl Marx nasıl oluyor da Nietzsche'nin "Tanrı öldü" fikrine dört elle sarılabiliyor, açıkçası ben anlayamadım. Marx, Nietzsche'den mi okuyor "Tanrı'nın öldü" önermesini? Nietzsche 1882'de ilk kez bir 'deli'nin ağzından "Tanrı Öldü" yazıyor. Yani, Karl Marx ölmeden hemen önce. Hal böyle olunca Marx'ın dini afyona benzetmesinin altında Nietzsche'yi aramak anlamsızlaşıyor. Çünkü, Marx belki daha Nietzsche'nin aklına "Tanrı öldü" demek bile gelmiyorken bu lafı söylüyor.

Marx Beni en fazla heyecanlandıran bölüm ise şu: "Osmanlı toplumunda hattatlık çok yaygın bir meslektir ve bu yolla günlük olarak Avrupa’da matbaaların ürettiğinden daha fazla yazılı metin üretilmektedir."

Bu noktada herhangi bir düzeltme yapmayacağım. Sadece bu mümkün müdür diye merak ettim. Acaba hangi kaynaklara atfen böyle bir iddiada bulunuluyor?

Makale içerisindeki mantık ve bilgi hataları tüm bunlarla da sınırlı kalmıyor. Ama amacım bağcı dövmek değil, sadece uyarmak ve makalenin yazarını tekrar okumaya ve düşünmeye davet etmek. Bu amacımı en iyi söz konusu makalenin yazarı anlar sanıyorum çünkü kendisi de yazının sonunda insanları okumaya ve düşünmeye davet ediyordu. Umarım kendisi de okur ve tüm bunları tekrar düşünür.

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.