| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

40 "üniversite" etiketi kullanan gönderi (sayfa 2)"üniversite" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Ortaçağ, Rönesans, Aydınlanma ve Avrupa

Sosyal Düşünceler Tarihi adında seçmeli bir dersim var. Dersin içeriği insanı ve insana ait düşünceleri anlamlandırmaktan oluşuyor. İnsanı ve insana ait düşüncelerin gelişimini anlamak noktasında temel kaynağımız Doç. Dr. Ayhan Aydın'ın "Düşünce Tarihi ve İnsan Doğası" adlı kitabı. İlkçağ Felsefesi ile başlayan serüven 20. yüzyıl felsefesine kadar uzanıyor. İşte tam da bu noktada bir sorun su yüzüne çıkıyor: bu serüveni acaba bizler yaşadık mı? Yurdum insanı ortaçağ karanlığından kurtulabildi mi? Rönesans'la ışığa koştu ve sonrasında da Aydınlanma ile bilimin ışığına boğuldu mu?

Düşünce tarihi ve insan doğası diye Avrupalıların düşünce tarihlerini ve doğalarını inceliyoruz. Oysaki bizler onların yaşadığı süreçleri yaşamadık. Bizim bir ortaçağımız olmadı, olduysa da onlarla aynı zaman ve şekilde olmalı. Bir aydınlanmamız da, ne yazık ki, onlarınki kadar etkili biçimde olmadı. Tarihi, kazananlar yazdırdı; bunu biliyordum. Bugün görüyorum ki tarihte kazananların yazdıkları tek şey tarih değil. Biz bugün insan olarak Avrupalı'yı görüyoruz ve sadece onun düşünce iklimini tüm insanlığın düşünce iklimiymişçesine okuyoruz. Oysaki bu insanlığın diğer üyelerine yapılabilecek en ağır haksızlık.

İşte tüm bu sebeplerden dolayıdır ki, Düşünce Tarihi ve İnsan Doğası demek sadece Avrupa düşünce tarihi ve de sadece Avrupalıların doğası olmamalı. Bu topraklar da göz önüne alınmalı, bu topraklarda da düşüncenin, ağır aksak olsa bile, bir seyir izlediği kabul edilmeli. Bu toprakların ve üstündeki insanların varlıklarını, bu insanların da bir düşünce iklimlerinin olduğunu kabul etmediğimiz sürece Düşünce Tarihi'ni Avrupa sınırlarına hapsetmiş oluruz. İşte bu noktada genç akademisyenlere büyük işler düşüyor, bu toprakların düşünce iklimini, doğunun siyasi tarihini yazmak genç akademisyenlere düşüyor. Gördüğüm kadarıyla yaşlıcalarından daha çalışkan ve bilgililer. Onlara güveniyorum, inanıyorum..

Okan Bayülgen ve Disko Kralı

Okan Bayülgen Geçen hafta üniversitemizin Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Topluluğu'uyla birlikte İstanbul'a bir gezi düzenledik. İstanbul'a kadar gitmişken, geceyi Kanal D stüdyolarında, Okan Bayülgen'in Disko Kralı'nda geçirdik. Yaşadıklarım sonunda düşününce, üniversiteli gençliğin bu kadar basit programlarla oyalanmaması gerektiğine karar verdim. Hayır, yanlış anlamayın: Gelin, gecenin o saatinde de felsefe ya da ideoloji tartışalım demiyorum. İstediğim tek bir şey var o da artık doğru düzgün bir eğlence programı ihtiyacı! Gelsin birisi bizi adam gibi eğlendirsin istiyorum, yapamıyorlarsa, bıraksınlar, bayrağı biz devralalım.

Zaga ya da sonrasındaki Makina belki zamanın şartlarına göre oldukça iyiydi, benim de en büyük zevklerim arasındaydı bu programları izlemek. Ama bu sefer olmamış Okan Bayülgen! Disko kralı bana Mc Doanald's ya da Burger King'te çocuklara yapılan doğum günlerini hatırlattı. Orada da aynen Disko Kralında olduğu gibi çocuklara yönelik rölanti oyunlar oynatılırdı. Oysa Disko Kralı'nı çocuklar izlemiyor..

Onun dışında, konuklar da sokaktan toplanmış gibi. Örneğin, bizim katıldığımız programda ikisi pavyondan ve bir diğeri de Popstar'dan sıçramış üç konuk vardı. Diğerleri ise tarihin tozlu sayfalarında kalmış isimlerdi. Bu konuklarla bu diskonun eğlenceli bir tarafı kalmıyor. Pavyon sohbetleri ve pavyondan sıçramış isimler üniversite gençliğini eğlendiremiyor. Ayrıca Pacman pek de üniversite gençliğine hiç ama hiç hitap etmiyor!

Sözün özü, Okan Bayülgen eleştirmesini bilen bir kişi olarak, kendisini de eleştirmesini bilmeli ve karşımıza yeni bir eğlence programıyla çıkmalı. Üniversite gençliğini hafife almadan, ciddi ciddi.. Yok eğer yapamıyorsa; Sade Vatandaş çok iyi gidiyor, biz kendisini sadece orada izlemek zorunda kalacağız..

Kampüsten Haberler..

Sonunda Bursa'dayım ve hatta üniversite kampüsünde.. Kütüphanenin altındaki bilgi işlem odasından yazıyorum bu satırları. Bursa sandığımdan da güzel karşıladı beni. Oysaki meteroloji Bursa'nın yağışlı olduğunu bildirmişti.. Hava günlük güneşlik ve baharın tüm güzelliklerini içerisinde barındırıyor.

İlk ders güzel geçti. Sırada ise mesleki bir ders var: bakalım o nasıl geçecek? Eve henüz bir internet bağlantısı getiremediğim için üniversiteden bildirmeye devam edeceğim..

Yarın Sabah Bursa..

Yollar Ankara-Bursa karayolunu size kilometre kilometre anlatacak duruma geldim Kaçıncı kilometrede ne var, hepsi ezberimde.. Ne de olsa sürücülüğümü bu yolda tescil ettim. Herhalde ayda en az bir kez git gel yaptım ama artık cidden sıktı! Bıktım yollardan, araba kullanmasını çok sevmeme rağmen.. Garip bir durum..

Yarın da yollarda olacağım, az önce arabanın bagajını agzına kadar doldurdum. Ne varsa Ankara'daki evde, Bursa'ya görtürüyorum; kitaplarım, cd'lerim, araştırmalarım ve aklınıza daha ne gelirse.. Artık ikametgahım bir orada bir burada olsun istemiyorum. Bursa'ya yerleşiyorum. Ciddi ciddi ikametgahımı da Adana'dan alıyorum, Bursa'ya kaydedeceğim.

Bursa'da bu yıl tek başıma, kendi evimde bolca kafa dinleyeceğim. Bu süreçte üretmemek için bir mazeretim de olmayacak. Okulla birlikte pek çok projeye imza atacağım. Bugüne kadar elde ettiğim tüm kazanımların çok çok ötelerine geçeceğim. Bu yeni dönemde hem akademik hem de kültürel gelişimimi son sürat sürdüreceğim. Ve kitap projem de kısa zamanda sizlerle buluşacak. Levent Özen'le birlikte tam bir hafta boyunca kitabın son rötuşlarını yapmaya yoğunlaşacağız. Sonrasında ise kitabı kitapmarketlerde bulabileceksiniz..

Yeni dönem bomba gibi geliyor, şimdiden söylemesi.. 16'sında Bursa, 19'unda tekrar Ankara ve 21'inde Adana'da olacağım. Arabayı babama teslim edip, Bursa'ya otobüsle döneceğim.. Ve işte o zaman yollar bitecek, durağan bir hayat başlayacak. Ve ben.. üretmeye başlayacağım.. Herşey çok daha güzel olacak, çok daha farklı..

Lost'u Beklerken: How I Met Your Mother

How I Met Your Mother Uzun zamandır bir dizinin müdavimi oldum. Adı, How I Met Your Mother.. Lost'un 5. sezonuna daha varken, oturup izlenebilecek kısa kısa bölümleri olan bir dizi. Genel konusu esas oğlanımız Ted Mosby'nin eşi ile nasıl tanıştığını çocuklarına anlatmasını konu alır. Dizi 2030 yılında başlar, Ted'in kızı ve oğlu koltukta oturmuş babalarını dinlemektedir. Ted, "Size annenizle nasıl tanıştığınızı anlatacağım." der ve kendimizi 2005 yılında buluruz. Ted'in arkadaşları ve kendisine kurduğu küçük dünyasını seyre başlarız bundan sonra..

Özellikle lise ve üniversite öğrencilerine önerebileceğim bir dizi. Fazla bir derinlik beklemeden, çalışma molalarında izlenebilecek ve en önemlisi sizi güldürerek rahatlatabilecek bir dizi How I Met Your Mother.. Pek çok blogta hakkına ağır eleştiriler görsem de ben size bu diziyi gönül rahatlığıyla önerebiliyorum. Çünkü beklentilerimi karşılıyor. Sadece 20 dakikada beni benden alabiliyor ve beni güldürüyor. Çalışma stresimi azaltıyor. Yok, olsun ben ille de tam kalite, gerçekçi birşeyler arıyorum diyorsanız, o zaman da Rome'u öneririm. (Rome'u da başka bir zaman mutlaka tanıtacağım.) Ama şu sıralar yoğunsanız tam size göre olan dizi How I Met Your Mother..

Şimdiden iyi seyirler..

Hüseyin Nihal Atsız ve Üniversite Öğrencisi..

Üniversite Öğrenci H. Nihal Atsız önceleri önyargıyla yaklaştığım, düşüncelerine pek de önem atfetmediğim bir isimdi. Bugün hala pek çok düşüncesine katılmıyor, eksik ya da yanlış buluyorum. Fakat bazı düşünceleri var ki, onları not defterime kaydetmeye ve sonrasında da hayatıma dahil etmeye çalışıyorum. Hüseyin Nihal Atsız'ın Heracles'in Anlatmak adlı blogumda öylesine güzel bir yazısı var ki, burada sizlerle paylaşma gereği duydum. Bu satırlar özellikle üniversite öğrencilerine geliyor, H. Nihal Atsız'ın kaleminden:

"Sen üniversiteli misin? Öyleyse kafan olgunlaşmış, duyguların ölçülenmiş, bütün varlığınla bir şahsiyet, bir vatandaş olmuşsun demektir. Üniversiteli aydın adayı demektir. Bütün mevkilerin yarınki adayı demektir.

Üniversiteli herşeyden önce yüksek öğrenime ulaşmış bir insan olarak hoş gören, hakkı tanıyan, vicdan taşıyan insan demektir. Biliyorsun ki vicdan diye içimizdeki doğruluk, insaf ve acıma duygusuna derler.

Üniversiteli seçkin bir yurttaş en azından, seçkin yurttaş adayıdır. İlk görevi didinip çalışmak, bir baltaya sap olmak, milletin kendisine verdiklerini ödeyerek tüketici olmaktan çıkıp yaratıcı olmak durumuna girmektir. Şüphesiz senin de eğlenmeye, dinlenmeye, sevmeye, öfkelenmeye, hicvetmeye hakkın vardır. Fakat sen bunların hepsini efendice yapmaya mecbursun. Eğlencen hamal gibi, dinlenmen hayvan gibi, sevmen külhani gibi olamaz. Öfkelenip hicvettiğin zaman bile asaletini korumakla görevlisin. Hicvin ve öfken Çeşme meydanıvari oldu mu sana üniversiteli değil, sadece 'seviyesiz' denir."

Milliyetçilik ve Prof. Erol Güngör

Erol Güngör Şu son zamanlarda, bir yarışma vesilesiyle Prof. Erol Güngör hakkında araştırma yapmaya başladım. Kendisi Türkiye'deki sağ ideologlardan bir tanesi ve belki de yakın tarihimizdeki en entelektüeli. 45 yaşında kalp krizi sonucu hayata gözlerini yummuş ama bu 45 yıllık süreçte de birbirinden önemli eserler vermiş.  Milli kültür ve milliyetçilik üzerine durmuş, her iki kavramı bir bilim adamı gibi açıklamaya çalışmış.. Yakın tarihimize de yönelmiş, bu noktada bazı milliyetçilerin çekinerek birşeylerin üstünü örtmeye çalışması üzerine şunları söylemiş: "Hakikatten kötülük çıkacağını düşünmek için ya sahtekar ya geri zekalı olmak gerekir..."

Hayatı boyunca hakikati ön plana çıkartak için uğraşmış, hiçbir zaman ideolojilerin kıskacına girmek istememiş. Gençlere de bunu öğütlemiş, öncelikle bilgi sahibi, fikir sahibi olunması gerektiğini hemen her ortamda dile getirmiş. Özellikle, zamanın koşullarında yaşanan gençler arası çatışmaları vurgulayarak şunları söylemiş: "Gençler ideoloji yerine fikir sahibi olmayı tercih ederlerse kendilerinden beklenen hizmeti yapabilirler. Cemiyetçi ve partici üniversite gençlerine böyle bir eşkıyalığı hiç de uygun görmeyenler, yumruklu kavga yerine fikir mücadelesini tavsiye ediyorlar. Bunlar kardeş kardeş otursun, fikirlerini münakaşa etsinler, deniliyor. Acaba bu münakaşayı yapacak olan hangi fikirdir, nerededir? Fikir sahibi olan birinsan nasıl olur da karşısındakiyle yumruklaşır? Memleketteki babasına bir sahife doğru Türkçe mektup yazamayan, fakülteye vereceği dilekçeleri başkalarına danışan bu gençler hangi fikrin münakaşasını yapacalar?"

Erol Güngör'ü tanıyınca, günümüzde milliyetçilik adı altında eksik kişiliklerini tatmin eden bir takım öğrenci grupları gözümün önüne geldi. Ne alt yapı, ne entelektüel geçmiş ve ne de düşünceden eser yok hiçbirisinde.. Böylesine bir değerleri olmasına rağmen, onlar kolay olanı seçiyorlar şoven milliyetçilik yapıyorlar. Oysaki bu değeri kullanmaları gerekir..

Yabancı Dille, Tarzanca Eğitim..

Yabancı Dille Eğitim Tansu Çiller, DYP genel başkanı ve başbakan olduğu vakitlerde İtalya'ya bir heyetle ziyarette bulunur. Daha sonrasında Tansu Çiller'in başında bulunduğu heyet, İtalyan bilim adamları ile de görüşmeler yapmak ister. Bunun üzerine bir toplantı organize edilir, Sayın Çiller "İngilizce bilmenin verdiği büyük gururla" sorar İtalya'nın en saygın bilim adamlarına: "Do you speak English?" Karşı taraftan tek bir İngilizce cevap gelmez, salona İtalyanca mırıldanmalar yayılır sadece.. Olay sonrasında Tansu Çiller, yanındakilere dönerek "Yahu bunlar ne biçim bilim adamı, İngilizce bile bilmiyorlar." der.

İşte onlar, o biçim bilim adamları oldukları için İtalya bizden çok daha fazla bilimsel yayın veriyor. İşte onlar o biçim bilim adamları oldukları için, İtalya'daki üniversiteler Türkiye'dekilerden çok daha saygın konumdalar! Artık şunu ciddi ciddi ortaya koymak gerekiyor: İnsanların düşünürken kullandığı, ana dilleri dışında dillerle eğitim yapmak ahmaklıktır! Yoğun İngilizce verilen bir kolejden, ardından da Anadolu Lisesi'nden mezun olmama karşın hala İngilizce düşünecek kapasitede İngilizcem yok. Çevremdeki İnsanlar da bundan çok uzak! Türkiye'de verilen İngilizce eğitimi ciddiyetten uzak, bu eğitim sonrasında insanlar İngilizce değil, ancak Tarzanca öğrenirler. Ve ben, Tarjanca olarak yüksek öğretimini yapmış öğrenciyi, çok açık yazıyorum, mesleki olarak eskik sayarım! O tarzancayla hiçbir bilimsel mantık öğretilemez, tam olarak kavratılamaz! Mesleki derslerini İngilizce almış, ana dili İngilizceden farklı olan hemen her öğrenci akademik anlamda eksik yetişmiştir! Eksiktir!

Bu sebepten bir an önce üniveristelerimizi bu aşağılık kompleksinden, bu büyük hatadan kurtarmalıyız. Türkiye'deki üniversitelerde eğitim dilinin sadece "Türkçe" olabileceğini ortaya koymalıyız. Ve, en önemlisi Prof. Oktay Sinanoğlu'nun da dediği gibi karıştırmamalıyız bilim adamı olmakla, tarzan olmayı: "Çünkü o (Tansu Çiller) karıştırmış, bilim adamı olmakla, Tarzan olmayı. Eğer İngilizce'yle bilim adamı olunsaydı, fizikçi olunsaydı, Tarzan fizikçi olunurdu!"

Tarih Yazmak? Masal Yazmak?

Oxford İnsanlar inanıyorlar; insanlar duydukları, okudukları hemen herşeye sorgusuz sualsiz inanıyorlar. Çünkü daha düşünmeye, idrak etmeye başlamadan anlatılıyor çocuklara masallar.. Çocuklar kendileri için yazılmış olana, büyükler ise daha bir dikkatle kaleme alınmış masallara inanıyorlar..

Tarih.. Kimilerine göre değişmez gerçekler sunar, kimilerine göre ise sadece bir masaldan ibarettir o ciltlerce anlatılmış tarih.. İnanmak ya da inanmamak insana ait bir karardır ama genellikle insanlar bu kararı verecek yeterlilikte olamazlar. Ne veriliyorsa genellikle ve sadece onu alır insan.. Hal böyleyken tarihi eleştirmek bir avuç insana düşüyor. Onlar eleştiriyorlar, alabildiğine..

Ne gariptir, İngiliz dilinde "tarih"e "history" denilmesi? İlginçliği nerede bunun, diyorsanız; açayim kelimeyi: hi-story.. "hi" yüksek anlamında, "story" ise bildiğiniz öykü ya da masal.. Yüksek bir masaldan ibaret olabilir mi tarih? Daha açık bir şekilde sorayim; bir masaldan ibaret olabilir mi tarih?

Tamamen olacağını iddia etmek güç.. Yaşanmış, kayıtlara geçmiş onca belge varken bunu idda etmek gülünç olur. Ama şunu da söylemek gerekiyor, her tarih içinde olabildiğince masal barındırıyor.. İnsanlar büyüseler bile hala masallarla endoktrine ediliyorlar, ne garip değil mi?

Pizza Pizza, 30 Dakika Yalan Oluyor?!

Pizza Pizza Öğrenciliğin vazgeçilmezlerinden bir tanesi, pizza.. Leziz bir tad, iyi bir doyurucu Ulaşması da bir o kadar kolay, basit reklam mantığıyla: bir telefon kadar yakınımızda.. Pek çok pizzacı, size sipariş ettiğiniz pizzayı en geç 30 dakika içerisinde getirmeyi garanti ediyor. Hatta Pizza Pizza, web sayfasında 30 dakika içerisinde size iletilmeyen pizzalardan ücret alınmayacağını idda ediyor..

Gelin görün ki herşey lafta, sözde kalıyor.. Bugün Pizza Pizza'ya online olarak sipariş verdim; sipariş vaktim Pizza Pizza'nın kendi belgelerinde 19:41 olarak geçiyor. Pizzamın elime ulaşması ise 20:41. Elimde iki belge var; birisi Pizza Pizza'nın kendi sipariş, diğeri kredi kartımın ödeme belgesi. İkisi arasında tamı tamına 60 dakika, 1 saat zaman farkı var! Bu noktada pizzamı bedava almam gerekiyordu, hatta 2 kez bedava almam gerekiyordu. Ama herşey Pizza Pizza'nın web sayfasındaki gibi olmuyor, 60 dakikalık bir gecikmeye rağmen pizzamı bedavaya alamıyorum. Hal böyleyken, Pizza Pizza'nın 30 dakika garantisi en kibar tabirle ayıptır.. Cebinden çıkan üç kuruş para insanı üzmüyor ama kandırılmış olmak üzüyor.

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.