Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

15 tane "anadolu" etiketli yazı bulundu (sayfa 1)"anadolu" tagli diger ogeler resimler , videolar

Abdullah Gül, Ermenistan Yolcusu..

Abdullah Gül Geçen haftalarda Ermenistan'la Türkiye'nin ümit milli takımları bir maç yaptı. Futbola hiç ilgim olmamasına rağmen denk gelmişken, maçın açılışını izledim. Çünkü birşeyi merak ediyordum, Ermeni taraftarların İstiklal Marşı okunurken neler yapacağını görmek istiyordum. Öncelikle bizim marşımız okundu ve fonda ıslıklar, bağrışmalar duyuldu. Buna çok bozuldum. Her ne olursa olsun oradaki taraftarlardan saygı beklemiştim.

Sonrasında ise Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan'dan bir davet geldi Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e; Sarkisyan, Abdullah Gül'ü Ermenistan'a milli maçı birlikte izlemeye çağırdı. Şimdi herkes bu davetin kabul edilip edilmemesi üzerine teoriler üretiyor. Edersek vatan elden gidiyor, etmezsek de duvarlarla çevrili bir Türkiye olacağımız propagansı yapılıyor.

İşin açıkçası, öncesindeki deneyimlerimi göz önüne alarak maç sırasında hoş olmayacak durumlar oluşacaktır sanıyorum. Bizi zor durumda bırakacak pankartlar açılabilir ve bu bizim adımıza hiç hoş olmaz. Tüm bunlara karşın, ben yine de diyalogtan yanayım. Belki, "Abdullah Gül ne olursa olsun Ermenistan'a gitmelidir!" diyemem ama gitmese bile ileride bir diyalog oluşturmalıdır.

Daha önce de belirttiğim gibi bunu en üst makamlar yoluyla yapmasak bile gençler olarak bizler yapmalıyız. Belki Abdullah Gül'ün diyalogları konumu itibariyle politik ve diplomatik kaygılarla şekillenmek durumunda kalabilir. Oysaki biz gençlerin diyalogları sadece insanı kaygılarla şekillenecektir. Bu noktada belki bu görev Abdullah Gül'den çok bizlerin.. Cebimde yeteri kadar para olsa, doldururum üniversite gençlerini uçaklara, Ermenistan'a milli maça götürürüm. Belki böyle yıkılabilir, o yıkılmaz sanılan tabular..

Bitlis'te 5 Minare, Beri Gel Oğlan Beri Gel..

Bitlis TRT 2 ekranlarında izledim, bir spiker Bitlis'li çocuklarla Bitlis'e dair sorular soruyordu. Söz dündü dolaştı, hepimizin bildiği "Bitliste 5 minare.." diye başlayan türküye geldi. Spiker şakayla karışık, haydi say bakalım şu 5 minareyi dedi.. Ufaklık ciddiye almış olacak ki, bulundukları tepeden parmağıyla da göstererek saymaya başladı: Ulu Camii Minaresi, Şerefiye Camii Minaresi..

Sunucu çocuğun teker teker saymasından olacak, şaşırarak sordu bu türkünün öyküsünü. Çocuk hevesle alatmaya başlıyordu ki yanındaki arkadaşı atıldı hemen. Bir çırpıda anlattı zamanında nasıl olup da bir babanın böylesine bir ağıt yakabildiğini.. O güzel çocuğun anlatımından aklımda kaldığı şekilde paylaşıyorum:

Bitlis birinci dünya savaşı öncesinde nüfusu otuz binleri aşan bir yerleşim yeridir. Fakat savaşın olumsuz şartlarına dayanamayan insanlar birer birer Bitlis'i terk etmeye başlarlar. Nüfus kısa sürede iki, üç bin seviyelerine kadar düşer. Tüm bunlardan habersiz, düşmanla canı pahasına savaşan Bitlis'li bir baba ve oğul memleketlerine dönerler. Geride eşlerini, kız kardeşlerini, neleri varsa bırakmış ve savaşmışlardır. Baba tüm bunları kaybetmiş olabileceğini bildiğinden olsa gerek, şehre girmeye cesaret edemez. Oğlun'a söyler. Oğlum, git bak Bitlis'e der.. Oğul tepeyi aşar ve görür Bitlis'in harabeye dönmüş o korkunç halini. Döner babasını ve der ki, "Bitliste kalmış ayakta, sadece 5 minare.." İşte o anda herşeyini ve belki de en önemlisi var olduğu toprağı kaybeden baba başlar ağıdını yakmaya, oğluna haykırır gitme, beri gel diyerek: "Bitlis'te 5 minare, beri gel oğlan beri gel.."

İşte bu acıdır, acının en saf halidir..

Hz. İsa, 21. Yüzyıl Türkiye'sinde Yaşasaydı..

Hz. İsa Evet, sorum açık: Hz. İsa, 21. yüzyıl Türkiye'sinde yaşasaydı yaşananlara karşı nasıl bir duruş sergilerdi. Kutsal yaratıcının dünyadaki elçilerinden bir tanesi olarak yaşananlara karşı neler yapardı?

Bu soruları sordum ama şunu da kabul ediyorum: çok da mantıklı bir alt yapısı olmayabilir soruların. Ama ben bu soruların cevabını buldum. Zaten sizlere sormamın sebebi de sorunun cevabını biliyor ve sizlerle yaplaşmak istiyor olmam. Daha önce belirttiğim gibi Ahmet Ümit'in polisiye bir romanı olan Kavim'i okuyordum, az önce bitirdim. Kitapta Hz. İsa hakkında bilmediğim onca şey öğrendim, işte bu onca şey arasında sorumun da yanıtı var. Romanın kahramanlarından birisi olan akademisyen Can'ın ağazından paylaşıyorum: "İsa, yüzyıllardır beklenen kurtarıcıyı temsil ediyordu. O çağlarda yahudi din adamları tam bir çürümüşlük içindeydiler. Kutsal şehir Kudüs, Roma İmparatorluğu'nun işgali altındaydı, daha da kötüsü Yahudi din adamları, işgalcilerle uyum içinde yaşıyordu. Yahudilerin büyük tapınağı ile Roma garnizonu yan yanaydı. Halk, din adamlarından umudu kesmiş, kendilerini kurtaracak Mesih'i bekliyordu. İsa, bu beklenen Mesih oldu işte. Birden olmadı kuşkusuz; başta kendisi bile inanamamıştı buna. Ama süreç, onu da başkalarını da inandırmayı başardı. Zorlu bir mücadeleydi. Sürekli çatışma yaşanıyordu. Ferisi denilen tutucu din adamları, İsa'ya karşı çıkıyorlardı. İsa da onlarla düşünsel bir çatışmaya girdi. Bir tür ideolojik mücadele."

Roman kahramanı Can, sadece Hz. İsa'yı anlatmış. Ben Hz. Muhammed'in de bugün yaşıyor olsaydı aynılarını yapacağını düşünüyorum. İşgalci kuvvetlere ve özellikle de bu kuvvetlerin yerli işbirlikçilerine karşı duracağına inanıyorum. Peygamberler her zaman ilerici oldular, belki zamanla miadları dolu oluşan boşluğu bir diğeri aldı. Hz. Musa'nın ardından Hz. İsa ve sonunda da Hz. Muhammed geldi. Bugün 21. yüzyılda da bir peygambere ihtiyaç var. Gelecek mi, gelmeyeceği yazıyor kutsal kitapta. O zaman iş bize düşüyor; aydınlanma yolunda yürüyen aydın gençlere..

Hüseyin Nihal Atsız ve Üniversite Öğrencisi..

Üniversite Öğrenci H. Nihal Atsız önceleri önyargıyla yaklaştığım, düşüncelerine pek de önem atfetmediğim bir isimdi. Bugün hala pek çok düşüncesine katılmıyor, eksik ya da yanlış buluyorum. Fakat bazı düşünceleri var ki, onları not defterime kaydetmeye ve sonrasında da hayatıma dahil etmeye çalışıyorum. Hüseyin Nihal Atsız'ın Heracles'in Anlatmak adlı blogumda öylesine güzel bir yazısı var ki, burada sizlerle paylaşma gereği duydum. Bu satırlar özellikle üniversite öğrencilerine geliyor, H. Nihal Atsız'ın kaleminden:

"Sen üniversiteli misin? Öyleyse kafan olgunlaşmış, duyguların ölçülenmiş, bütün varlığınla bir şahsiyet, bir vatandaş olmuşsun demektir. Üniversiteli aydın adayı demektir. Bütün mevkilerin yarınki adayı demektir.

Üniversiteli herşeyden önce yüksek öğrenime ulaşmış bir insan olarak hoş gören, hakkı tanıyan, vicdan taşıyan insan demektir. Biliyorsun ki vicdan diye içimizdeki doğruluk, insaf ve acıma duygusuna derler.

Üniversiteli seçkin bir yurttaş en azından, seçkin yurttaş adayıdır. İlk görevi didinip çalışmak, bir baltaya sap olmak, milletin kendisine verdiklerini ödeyerek tüketici olmaktan çıkıp yaratıcı olmak durumuna girmektir. Şüphesiz senin de eğlenmeye, dinlenmeye, sevmeye, öfkelenmeye, hicvetmeye hakkın vardır. Fakat sen bunların hepsini efendice yapmaya mecbursun. Eğlencen hamal gibi, dinlenmen hayvan gibi, sevmen külhani gibi olamaz. Öfkelenip hicvettiğin zaman bile asaletini korumakla görevlisin. Hicvin ve öfken Çeşme meydanıvari oldu mu sana üniversiteli değil, sadece 'seviyesiz' denir."

Ve AKP Kapatılmaz..

Anayasa Mahkemesi Anayasa Mahkemesi, kısa ve orta vadede Türkiye'nin siyasal gelişimini kökünden etkileyecek bir karar verdi. Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'nın AKP'nin şeriatçı zihniyetlerin odağı olduğu yönündeki iddiası mahkemenin 11 üyesinin 10'u tarafından gerçekçi bulundu. Bu kanaate rağmen, mahkeme hukuken bir kapatma kararı almadı. Bunun yerine AKP'ye uyarı mahiyetinde hazine yardımlarının yarısını men etme cezası verdi.

Peki tüm bunlar ne demek oluyor? Öncelikle, mahkemenin Abdurrahman Yalçınkaya'nın kaygılarını haklı çıkardığını ortaya koymamız gerekiyor: Mahkemenin 11 üyesinden birisi hariç hepsi AKP'nin şeriatçı odakları bünyesinde barındırdığını kabul ettiler. Bu noktada ise AKP'yi kapatmaktansa nispeten daha hafif bir ceza olan hazine yardımlarını kesme kararını aldılar. Burada hem AKP'ye hem de topluma bir mesaj verdiler. AKP'ye verilen mesaj kendisiyle hesaplaşmasının gereği, aksi halde bir daha söz konusu olabilecek bir davada kapatılacağı yönündeydi. Topluma verilen mesaj ise Abdurrahman Yalçınkaya'nın iddialarının büyük oranda kabul edildiğiydi.

Sonuç hukuksal olarak nasıl değerlendirilir, onu zaman gösterecek. Siyasal olarak ise AKP kısa vadede bir rahatlama içerisine girecektir. Yalnız orta vadede, en azından yaklaşan seçim süreci içerisinde AKP'nin oy kaybı içerisinde olduğunu gözlemliyorum. En azından kamuoyu araştırmaları bu yönde sonuçlar veriyor. Anayasa mahkemesinin kararı eğer AKP'nin kapatılması yönünde çıksaydı, muhtemelen AKP'nin oy oranlarındaki düşüş bir son bulacak ve AKP'nin oy oranları tekrar artmaya başlayacaktı. Bu kırılma olmadı, Anayasa mahkemesi AKP'ye yüzbinlerce tepki oyu armağan etmedi: bunun sonucu olarak AKP oy kaybetmeye hala devam ediyor.

Sözün özü, Anayasa Mahkemesi AKP davasını kendi görüşünü de belirterek halka sevk etti. Halkın şu anki haleti ruhiyesi AKP yanında değil, bunun zamanla değişeceğini de pek sanmıyorum..

Güngören'den Sonra Kerkük.. Peki Sırada Ne Var?

Kerkük Güngören'deki saldırının üzerinden daha bir gün bile geçmemişken Kerkük'te bir terör saldırısı düzenleniyor. Kerkük'teki saldırının bilançosu şu an için 11 ölü, 54 yaralı.. Saldırı protesto gösterisi yapan Kürt gruplara yönelik olarak yapılıyor. Yani, bu saldırıyı tasarlayan kişiler hedefte Kürt halkı olduğu izlenimi uyandırmak istiyor. Türkmenlerin en yoğun olduğu yerde, hedefte Kürlerin olması da bir yerlere mesaj yolluyor..

Güngören'deki ve Kerkük'teki patlamaları birbirinden ayrı görmek şu an için pek mümkün değil. İnsan her iki olaya ve zamanlamaya bakınca iki işin de aynı elden çıktığını rahatlıkla düşünebiliyor. Amaç bu toprakları karıştırmak.. Senaryo ise çok basit: İstanbul'da bomba patlat Kürt halkına yık; Kerkük'te bomba patlat Türk halkına yık.. İşte bu kadar basit bir senaryo yazmışlar ve oynuyorlar. İstedikleri ise bu seneryoya Kürt ve Türk kardeşlerimin de dahil olması.. Sonrası mı? Sonrası kan ve barut..

Bu senoryoyu uzunca yıllar oynadılar, bugün de oynuyorlar. Muhtemelen yarınlarda da oynayacaklar. Oysaki anlamadıkları birşey var, bu iki halk yüzyıllardır aynı Allah'a ibadet etmiş, aynı topraklardan çıkan ekmeği yemiş.. Bu toprağın insanı Kürt müdür Türk müdür diye ayırt etmeden seçmiş hayat arkadaşını.. Bu toprakta on binlerce aile kurulmuş Kürt ile Türk aşkından.. işte hesaba katmadıkları şey bu, hesaba katmadıkları şey bu topraklarda Kürtlerin ve Türklerin ortak bir kaderi yaşadığı..

Senaryoları çok basit, ama bu toprağın inanı bu kadar basit değil.. Bu oyuna gelmezler, bu oyunun bir parçası olmazlar..

Güngören'de Patlama ve Daha Bir Çok Şey..

Güngören\'de Patlama Bu toprakların insanına rahat, huzurlu bir yaşamı fazla görüyorlar. Bu güzel Pazar gecesini de hiç çekinmeden kana buladılar, nedensiz bir savaşın yeni bir çephesini daha açtılar. Onlarca masum, suçsuz insan öldü; yüzlercesi kanlar içinde can çekişiyor şu anda. Hastanelerde bu savaşın neferi olmayan, sıradan insanlar acılar içinde yaşam mücadelesi veriyorlar.

O bombayı oraya yerleştiren, o bombanın düzeneğini kuran şerefsiz, çok mu mutlusun şimdi? O bombayı patlattın, onlarca ailenin hayatını kararttın da ne oldu? Eline ne geçti? Onca ailenin hayatını karartarak kendi dünyanı mı aydınlatacağını sanıyordun? Durul bir düşün, öldürdüğün insan senin insanın! Seninle aynı toprakta oyunlar oynamış, seninle aynı toprağın ekmeğini yiyerek büyümüş insanlar onlar.. Nasıl yaptın bunu, durul bir düşün?! Kendi insanını öldürerek, kendi toprağını karartarak aydınlık bir gelecek kurmanın mümkün olamayacağını anla artık!

İster PKK'lı ol ister Hizbullah'çı, her ne olursan ol ama artık anla birilerinin seni piyon olarak kullandığını. Bu toprakların insanına karşı, kendi insanına karşı verdiğin savaşa bir son ver artık. Çünkü bu savaş senin savaşın değil, olmamalı.. Bu savaşın tarafı olacaksan, olman gereken taraf masum insanların tarafı olsun.. Lütfen, durul tüm bunları bir düşün..

Gelişmekte Olan Ülkenin Aydını da Herşeyi Gibi Gelişmemiştir..

bilim En azından üç dil bileceksin. / En azından üç dilde ana avrat dümdüz gideceksin. / En azından üç dil... / Çünkü sen ne tarih ne coğrafya.. / Ne şu ne busun. / Oğlum Mernus sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun..

Bedri Rahmi Eyuboğlu çok güzel anlatmış, otobüsü çok önceleri kaçırdığımızı.. Bu dizler dün, Fatih Altaylı'yla Teke Tek'i izlerken Fikri Sağlar "Gelişmekte olan ülkenin aydını da herşeyi gibi gelişmemiştir.." dediği vakit aklıma geldi. Düşündüm.. Gerçekten otobüsü kaçırmış olup olmadığımızı düşündüm. Sonradan geride kalan 20 yıla bir baktım.. Yaşanmış onca şeye, gazeterden hayatıma yansıyan yurdum gündemine baktım.. Biz gerçekten kaçırmışız otobüsü.. Otobüs ufukta son sürat seyrededursun biz kendi çapımızda bir oraya bir buraya emeklemekle meşgulüz.. Üzülüyorum buna, üzülüyorum insanıma..

Hemen hemen herşeyimiz taklit, bizde bizden birşey kalmadı artık! Sanatta da bilimde de geriyiz, ciddi bir gelişim ivmesi yakalayamadık bir türlü. Geriyiz, gelişmekte olan ama bir türkü gelişemeyecek olan bir ülkeyiz.. Zincirlerimizi kırmadığımız vakit, kaderimizi değiştiremeyeceğiz.. Gelişmekte olan safsatasıyla gelişeceğine inandığımız ama bu gidişle bir türlü gelişemeyecek bir ülkede geçecek günlerimiz.

Aydınlarımız bile gelişmemiş.. Ülke böylesine sorunlar içerisindeyken kaç tanesi çözüm arayışına girdi? En son hangi entelektüel oluşum içinde Türkiye'den bir insan gördük? Bakıyorum da aydın denilecek aydınımız da yok denecek kadar az.. Aydın kadrosundan geçinen aymazlar arasında onları belki göremiyorum ama onlar da biraz kendilerini göstermek için çabalamalılar..

Ekmek, Nimet ve Anadolu..

Açlık kopyala İnsan sadece doğduğu toprakla var olmuyor, zamanla o toprakla şekilleniyor da. O topak gibi oluyor, o toprağın insanı oluyor, o toprağın var ettiği kültürü kendi biliyor.. O topraktaki acılarla, mutluluklarla şekilleniyor insanın varlığı. Toprak, üstünde yaşayan insana kendi kokusunu veriyor. Bu koku bedenimize öylesine siniyor ki, istesek de istemesek de bu kokuyu taşıyoruz; bu kokuyu benliğimizden uzaklaştıramıyoruz..

Biz nasıl Anadolu kokuyorsak, bir Hinti ya da bir Amerikalı da kendi toprağının kokusunu taşıyor. İşte bu koku kültürleri, kültürler de geçmişe uzanan birer köprü oluşturuyor.. Bir kültürün en küçük detaylarından büyük çıkarımlar elde edebiliyoruz. Kültürlerin ekmeğe olan bakışından anlıyoruz, geçmişte ataların karınlarının tok mu aç mı olduğunu. Ya da dildeki tek bir kelimeden çıkartıyoruz geçmişte insanların bakış açılarını..

Ekmek diyorum, ne ifade ediyor bu topraklarda? Bu topraklarda ekmek ne kadar değerli? Anadolu'da ekmek kutsal, Anadolu'da ekmek "nimet".. Anadolu'da ekmek korunası, saklanası bir mücevher.. Hangimiz bu yaşımıza kadar yerde gördüğümüz bir ekmeği alıp da yüksekçe bir yere kaldırmadı? Hangimiz o çocukluk günlerinde, yerde bulduğu ekmeği başının üzerine koymadı? Hepimiz yaptık, hepimiz bir "nimet" saydık ekmeği, kutsal atfettik.. Bunu yaptık ama çoğu zaman düşünmedik, böylesine ucuz birşeye böylesine değer vermenin ne gereği olduğunu? Bugün bunu düşününce anladım ki, biz ekmeği kutsal atfetmedik. Bize ekmeğin kutsal olduğu, nimet olduğu öğretildi.. Annelerimiz, babalarımız öğretti bunu. Onlara da kendi anneleri, babaları..

Peki neden? Nedeni çok açık.. Çünkü bizim atalarımız çoğu gece aç karınla yattılar. O insanların bilinç altlarına işledi ekmek; olmayan, ulaşılamayan ekmek.. İşte o yüzden nimet saydılar, kutsal atfettiler ekmeği. Ve işte biz hala o yüzden ekmeği kutsal sayıyoruz, ve işte hala o yüzden Amerika'lı çocuklar yemek savaşı yaparken bizler yerde bulduğumuz ekmeği "belki aç birisi bulur da yer" diye yüksekçe ve temiz bir yere koyuyoruz..

TRT Kürtçe Yayına Başlar: TRT Kürdi

TRT Logo TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin, TRT'nin bir kanalının sadece Kürtçe ve Farsça yayınlara ayrılması ile ilgili çalışmaların başladığını açıklamış. Hal böyle olunca da yurdum insanı konu hakkında tartışmalar yapmaya, teoriler üretmeye başlamış. Ağırlık kazanan iki görüş var; birisi bunun AB'ye verilen tavizlerden birisi olduğunu, bir diğeri de bunun kardeşliğe yapılmış bir katkı olduğunu savunuyor..

TRT'nin Kürtçe yayın yapmasını ben biraz Diyanet İşleri Başkanlığı'na benzetiyorum. Diyanet İşleri Başkanlığı, halk dinini başkalarından öğrenip de rejim muhalifi olmasın amacıyla var. TRT'nin Kürtçe yayınları da bu amaç doğrultusunda yapılacak, Kürtler birşeyleri başkalarından öğrenmeyip de rejim muhalifi olmasınlar diye.. Bu oldukça yerinde bir karar, çünkü Kürtlerin ROJ ve benzeri ideolojik yayınların dışında pek de alternatifleri yok. Bu noktada yapılan çalışma bir alternatif olacaktır.

Konu hakkında göz önüne alınması gereken birşey de nasıl (Kürtçe) konuşulacağından ziyade nelerin konuşulacağı olmalı. ROJ TV ve benzerlerinin programlarıyla rekabet edecek programlar yapılmalı. Bu noktada resmi bir kanal, resmi söylemleri olan bir kanalın çerçevesi çok da geniş olamayacak. Diyorum ki Türkiye tarafında, özel bir kanal çok daha başarılı olabilir..

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.