| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

6 "aydınlanma" etiketi kullanan gönderi "aydınlanma" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Mimari bir sosyolojik yaklaşım ve Şevki Vanlı..

AVM İnsanların çevresindeki olay ve olguları yorumlamasında, ister istemez, meslekleri etkili oluyor. İnsanlar genellikle mesleklerinin açtığı pencereden dünyaya bakıyorlar ve bu yolla oldukça sağlam saptamalar ortaya çıkıyor. Günlük blog taramam sırasında Gaykedi'de böylesine bir saptama okudum ve sizlerle de paylaşmak istedim. Cumhuriyet döneminde yüzlerce esere imza atmış, Türkiye'nin en önde gelen mimarları arasında olan Şevki Vanlı, ortaçağ, aydınlanma ve günümüz hakkında çok yerinde bir saptama yapmış: "Ortaçağ'da şehirlerin en gözalıcı binaları ibadet merkezleriydi. Çünkü hayat, dine dayalıydı. Aydınlanma döneminde bunların yerini sanat merkezleri aldı. Bugün her yerde alışveriş merkezleri inşa ediliyor. Çünkü günümüzde hayatı, ticaret yönlendiriyor." Herkesin, özellikle de İİBF ya da SBF'de okuyan öğrencilerin okuması, anlaması gereken bir saptama.

Günümüzde hayat, ticaret ve doğal olarak para tarafından yönlendiriyor. Para o kadar önem arz ediyor ki günümüzde uluslararası ilişkilerde dahi çok uluslu şirketler söz sahibi olabiliyorlar. Ülkelerin gayri safi mili hasılaları, şirketlerin de gari safi yıllık satışları baz alınarak yapılan bir sıralamada ilk doksan dokuzdan kırkının şirketler olduğu belirtiliyor. Yani günümüzde, şirketler devletlerden daha zengin ve haliyle daha güçlü hale geliyorlar. Yani uluslararası ilişkiler gibi bir alanda dahi parası olan düdüğü çalıyor, bırakın günlük hayatı..


Ortaçağ, Rönesans, Aydınlanma ve Avrupa

Sosyal Düşünceler Tarihi adında seçmeli bir dersim var. Dersin içeriği insanı ve insana ait düşünceleri anlamlandırmaktan oluşuyor. İnsanı ve insana ait düşüncelerin gelişimini anlamak noktasında temel kaynağımız Doç. Dr. Ayhan Aydın'ın "Düşünce Tarihi ve İnsan Doğası" adlı kitabı. İlkçağ Felsefesi ile başlayan serüven 20. yüzyıl felsefesine kadar uzanıyor. İşte tam da bu noktada bir sorun su yüzüne çıkıyor: bu serüveni acaba bizler yaşadık mı? Yurdum insanı ortaçağ karanlığından kurtulabildi mi? Rönesans'la ışığa koştu ve sonrasında da Aydınlanma ile bilimin ışığına boğuldu mu?

Düşünce tarihi ve insan doğası diye Avrupalıların düşünce tarihlerini ve doğalarını inceliyoruz. Oysaki bizler onların yaşadığı süreçleri yaşamadık. Bizim bir ortaçağımız olmadı, olduysa da onlarla aynı zaman ve şekilde olmalı. Bir aydınlanmamız da, ne yazık ki, onlarınki kadar etkili biçimde olmadı. Tarihi, kazananlar yazdırdı; bunu biliyordum. Bugün görüyorum ki tarihte kazananların yazdıkları tek şey tarih değil. Biz bugün insan olarak Avrupalı'yı görüyoruz ve sadece onun düşünce iklimini tüm insanlığın düşünce iklimiymişçesine okuyoruz. Oysaki bu insanlığın diğer üyelerine yapılabilecek en ağır haksızlık.

İşte tüm bu sebeplerden dolayıdır ki, Düşünce Tarihi ve İnsan Doğası demek sadece Avrupa düşünce tarihi ve de sadece Avrupalıların doğası olmamalı. Bu topraklar da göz önüne alınmalı, bu topraklarda da düşüncenin, ağır aksak olsa bile, bir seyir izlediği kabul edilmeli. Bu toprakların ve üstündeki insanların varlıklarını, bu insanların da bir düşünce iklimlerinin olduğunu kabul etmediğimiz sürece Düşünce Tarihi'ni Avrupa sınırlarına hapsetmiş oluruz. İşte bu noktada genç akademisyenlere büyük işler düşüyor, bu toprakların düşünce iklimini, doğunun siyasi tarihini yazmak genç akademisyenlere düşüyor. Gördüğüm kadarıyla yaşlıcalarından daha çalışkan ve bilgililer. Onlara güveniyorum, inanıyorum..

Gelişmekte Olan Ülkenin Aydını da Herşeyi Gibi Gelişmemiştir..

bilim En azından üç dil bileceksin. / En azından üç dilde ana avrat dümdüz gideceksin. / En azından üç dil... / Çünkü sen ne tarih ne coğrafya.. / Ne şu ne busun. / Oğlum Mernus sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun..

Bedri Rahmi Eyuboğlu çok güzel anlatmış, otobüsü çok önceleri kaçırdığımızı.. Bu dizler dün, Fatih Altaylı'yla Teke Tek'i izlerken Fikri Sağlar "Gelişmekte olan ülkenin aydını da herşeyi gibi gelişmemiştir.." dediği vakit aklıma geldi. Düşündüm.. Gerçekten otobüsü kaçırmış olup olmadığımızı düşündüm. Sonradan geride kalan 20 yıla bir baktım.. Yaşanmış onca şeye, gazeterden hayatıma yansıyan yurdum gündemine baktım.. Biz gerçekten kaçırmışız otobüsü.. Otobüs ufukta son sürat seyrededursun biz kendi çapımızda bir oraya bir buraya emeklemekle meşgulüz.. Üzülüyorum buna, üzülüyorum insanıma..

Hemen hemen herşeyimiz taklit, bizde bizden birşey kalmadı artık! Sanatta da bilimde de geriyiz, ciddi bir gelişim ivmesi yakalayamadık bir türlü. Geriyiz, gelişmekte olan ama bir türkü gelişemeyecek olan bir ülkeyiz.. Zincirlerimizi kırmadığımız vakit, kaderimizi değiştiremeyeceğiz.. Gelişmekte olan safsatasıyla gelişeceğine inandığımız ama bu gidişle bir türlü gelişemeyecek bir ülkede geçecek günlerimiz.

Aydınlarımız bile gelişmemiş.. Ülke böylesine sorunlar içerisindeyken kaç tanesi çözüm arayışına girdi? En son hangi entelektüel oluşum içinde Türkiye'den bir insan gördük? Bakıyorum da aydın denilecek aydınımız da yok denecek kadar az.. Aydın kadrosundan geçinen aymazlar arasında onları belki göremiyorum ama onlar da biraz kendilerini göstermek için çabalamalılar..

İnsancıl Bir Modernlerşme Aracı Olarak Giyotin

Giyotin Giyotin, bildiğiniz üzere, idam mahkumlarının kafasını üst taraftan kesmek prensibiyle yapılmış bir çeşit idam aracıdır. Tarihi 1700'lü yıllara kadar uzanmaktadır, ilk olarak 1792 yılında Nicholas Pelletier adlı bir hırsızı idam etmek için kullanılmıştır..

Giyotini icat eden isim ise, alete kendi adını da veren doktor Joseph-Ignance Guillotin'dir. Bir doktor neden oturur da giyotin üzerine çalışmalar yapar ki? Cevazbı bugün size garip gelebilir ama Joseph-Ignance Guillotin'in tek bir amacı vardı; daha insancıl ve onurlu bir ölüm! Giyotinden önce, suçlular genellikle kılıçla, baltayla canlı canlı parçalanıyorlar ya da çok daha acı veren yakılma ve eziyet cezalarına maaruz bırakılıyorlardı. Bu sebepten suçluların yakınları, suçluların çok eziyet çektirilmeden, bir an önce öldürülmesi için cellata rüşvet bile veriyorlardı.

Tüm bunlar yaşanırken 1789 yılında Fransa'da malum devrim gerçekleşti. Fransa, devrim sonrasında modernleşme çalışmaları içerisine girdi. Bu çalışmalardan nasibini idam cezları da aldı ve yeni kararlar çerçevesinde idam cezalarının modernizasyonu sağlandı. Giyotin, modern Fransa'nın resmi idam aleti olarak kabul edildi. Tam 93 yıl boyunca, 1981 yılında Fransa idam cezasını kaldırıncaya değin Fransız makamlarca Giyotin kullanıldı.

İnsanın yaşadığı evrimi görmek hiç de zor değil, bu evrim hayatımızla öylesine iç içe ki idam aletlerine bile yansıyor. İnsan hiç düşünebilir mi, giyotinin bir modernleşme aracı olabileceğini? Şükürler olsun, bugünden ne kadar da uzak! Ya da bir o kadar yakın mı?!

2 Temmuz, Sivas Katliamı..

İnsanın içi hatırlamadığı, gözleriyle görmediği birşey için yanar mı? Yanıyor.. İnsan sadce kitaplardan okuduğu, televizyonlarda izlediği; yıllar öncesindeki bir vaşet için kahrolabiliyor. Aslında bugün yazmayacaktım, Sivas'ı.. İçimden hiç gelmedi, sadece bir fotoğrafla geçiştirmek istedim ama olmadı. İçim kan ağlasa da yazıyorum işte..

Artık Sivas'ın bir yas coğrafyası olmasını istemiyorum. Yobazlara karşı bir direniş olmalı Sivas.. Anlatmalıyız onlara güneşin ozanlarını durduramayacaklarını.. O güzel insanların bir ölüp bin doğacağını anlatmalıyız onlara.. Bu topraklarda yüz yıllardır süren aydınlanma savaşında elbet bir gün karanlığı yeneceğimizi anlatmalıyız! Haykırmalıyız her birisine, teker teker;

Sen güneşin ozanlarını durdurabilir misin, sandın? Rüzgarın şarkısını, susturabilir misin, sandın? Korkmuyorum şiddetinden, ateş tutuan ellerinden! Öpüyorum nefretinden ve karanlık nefesinden.. BOYUN EĞMEM ASLA SANA, yaksan bile bedenimi.. Ben doğarım küllerimden, GÜCÜN VARSA DURDUR BENİ!

Uğurlar Olsun..

umumcu2401h Bugün 24 Ocak, Uğur Mumcu ve Gaffar Okkan gibi iki değerli şahsiyeti yitirdiğimiz günlerin yıldönümü. Her ikisini büyük bir sevgi ve saygı ile anıyorum. Keşke bugün de aramızda olsalardı, hadi olamıyorlar bari failleri aramızda olmasalardı! Ama denir ya; burası Türkiye!

Yurdum, neslime hiç de hoş olmayan bir aydın profili çizdi! Neslime çizilen profil açık ve net: Aydın dediğin adam asla ama asla yaşatılmaz! Aydınlanmanın sonu ya bedenine saplanacak kurşun ya da bir şarapnel parçası: bundan ötesi yok! Aydın olmak = Faili meçhul bir cinayete kurban gitmek! Denklem bu kadar acı ve bir o kadar da ürpetici..

İş bununla da bitmez, aydınları vuran veya bombalayanlar her nedense bir türlü yakalanamaz. Yakalansa da yakalananlar asla asıl suçlular değillerdir! Bu noktada neslim aydınlıktan bir o kadar daha soğuyor ve ben de kızamıyorum dostlarıma: neden aydınlanma yolunda yürümedikleri için!

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.