| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

11 "batı" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"batı" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Bu Araplardan Adam Olmaz, Mı Acaba?

WEF - Erdoğan Türkiye'de genellikle böyle bakılıyor Araplara, bu Araplardan adam olmaz deniliyor. Bunda tarihte yaşananların ve resmi tarihe göre "Arapların bizi sırtımızdan vurması"nın etkisi elbette çok büyük. İş sadece bununla da kalmıyor tabii, bunca petrole rağmen Arapların hala kalkınamamaları da "Bu Araplardan adam olmaz"cıları, kimilerine göre, haklı çıkartıyor.

Geçen gün, onları haklı çıkartan birşeyin daha yaşandığını görür gibi olduk. Yetmiş milyon nüfusu içerisinde bir iki milyon olan Arap Kökenli vatandaşı olan Türkiye Cumhuriyeti, Davos'ta Filistin'deki Araplar için büyük bir kavga verdi. Bu kavganın Suudi Arabistan'daki yankıları nasıl oldu dersiniz? Ne yazık ki bu kavganın yankıları Suudi Arabistan halkına duyrulmadı. Suudi gazete ve televizyonları tüm yaşananları, Arap olmamasınra rağmen Türkiye Cumhuriyeti'nin Filistin'deki Arapları böylesine kollamasını görmezden geldi. Şimdi insanın ister istemez "bu Araplardan adam olmaz" diyesi gelmiyor mu? Ama demeyeceğiz: çünkü böyle dersek doğruları söylemiş olmayız. Araplardan da adam olur, hem de adamdan saydığımız o pek çok Batılıdan çok daha iyi adam olur. Bunun için ne mi yapılmalı? İşe adam olmayan yönetimlere bir son vermekle başlarsak yanlış olmaz sanıyorum! Biryerlere göbekten bağlı yönetimlerden kurtarırsak bu güzel insanları, eminim onlar da gerçek yüzlerini tüm dünyaya gösterme imkanı bulacaklardır.

Fotoğraf ve Kültür

Fotoğrafçı Yaklaşık üç dört yıl öncesinde; yeni fotoğraf makinemi almış, harıl harıl çekim tekniklerini çalışıyordum. Bugün, o günlerden kalma bir çalışma defterini buldum. İncelerken karşıma şu not çıktı: "Kültürümüzde yazıların soldan sağa okunması gibi fotoğraflara da aslında o şekilde bakarız. Bu nedenle, esas objeyi kadrajın sol tarafına koymanızı tavsiye ederiz.."

Kültürün bundan daha iyi anlatılabileceğini sanmıyorum. İnsanların birbirinden ayrıldığı ve daha da önemlisi "ayrı sayıldığı" şu günlerde, böylesine ortak noktalarımızın da olduğunu hatırlamamız gerekiyor. Bu topraklarda hemen herkes, fotoğrafa soldan bakıyor: ben de siz de, biz de onlar da: yani hepimiz!

Ortaçağ, Rönesans, Aydınlanma ve Avrupa

Sosyal Düşünceler Tarihi adında seçmeli bir dersim var. Dersin içeriği insanı ve insana ait düşünceleri anlamlandırmaktan oluşuyor. İnsanı ve insana ait düşüncelerin gelişimini anlamak noktasında temel kaynağımız Doç. Dr. Ayhan Aydın'ın "Düşünce Tarihi ve İnsan Doğası" adlı kitabı. İlkçağ Felsefesi ile başlayan serüven 20. yüzyıl felsefesine kadar uzanıyor. İşte tam da bu noktada bir sorun su yüzüne çıkıyor: bu serüveni acaba bizler yaşadık mı? Yurdum insanı ortaçağ karanlığından kurtulabildi mi? Rönesans'la ışığa koştu ve sonrasında da Aydınlanma ile bilimin ışığına boğuldu mu?

Düşünce tarihi ve insan doğası diye Avrupalıların düşünce tarihlerini ve doğalarını inceliyoruz. Oysaki bizler onların yaşadığı süreçleri yaşamadık. Bizim bir ortaçağımız olmadı, olduysa da onlarla aynı zaman ve şekilde olmalı. Bir aydınlanmamız da, ne yazık ki, onlarınki kadar etkili biçimde olmadı. Tarihi, kazananlar yazdırdı; bunu biliyordum. Bugün görüyorum ki tarihte kazananların yazdıkları tek şey tarih değil. Biz bugün insan olarak Avrupalı'yı görüyoruz ve sadece onun düşünce iklimini tüm insanlığın düşünce iklimiymişçesine okuyoruz. Oysaki bu insanlığın diğer üyelerine yapılabilecek en ağır haksızlık.

İşte tüm bu sebeplerden dolayıdır ki, Düşünce Tarihi ve İnsan Doğası demek sadece Avrupa düşünce tarihi ve de sadece Avrupalıların doğası olmamalı. Bu topraklar da göz önüne alınmalı, bu topraklarda da düşüncenin, ağır aksak olsa bile, bir seyir izlediği kabul edilmeli. Bu toprakların ve üstündeki insanların varlıklarını, bu insanların da bir düşünce iklimlerinin olduğunu kabul etmediğimiz sürece Düşünce Tarihi'ni Avrupa sınırlarına hapsetmiş oluruz. İşte bu noktada genç akademisyenlere büyük işler düşüyor, bu toprakların düşünce iklimini, doğunun siyasi tarihini yazmak genç akademisyenlere düşüyor. Gördüğüm kadarıyla yaşlıcalarından daha çalışkan ve bilgililer. Onlara güveniyorum, inanıyorum..

Tayyip Erdoğan'ın Denge Politikası

Tayyip Erdoğann Son zamanlarda Rusya, ABD'ye açık açık kafa tutmaya başladı. Bunu en açık şekliyle Gürcistan sınırını Rus tankları yıkarken gördük. Rusya artık tek kutuplu bir dünyayı kabul etmiyor, hatta devlet başkanı ağzıyla tek kutuplu dünyanın kabul edilemez olduğunu dünyaya duyuruyor. Bu da bir konjonktür değişikliğini doğuruyor. Dünya artık tek kutuplu sistemden çift kutuplu uluslararası düzene doğru yol alıyor..

Cumhuriyet kurulurken de bu böyleydi. Süper bir güç değildik ama süper güçlerin arasında bir denge politikası kurarak rahat nefes alabildik. Atatürk'ün ilkelerini bile biraz oradan biraz buradan aldık. 21. yüzyıla gelindiğinde yine denge politikasından bahsedelir oldu. Bunu devletin en üst noktasındaki isimlerden duymak da ayrıca rahatlattı beni.

Bu noktada Tayyip Erdoğan'ın şu açıklamasını çok anlamlı ve yerinde buluyorum: "Şimdi Gürcistan olayından sonraki süreçte bizi bir tarafa doğru itmeye çalışıyorlar. Bazıları tümüyle ABD'nin, bazıları tümüyle Rusya'nın tarafına itmeye çalışıyor. Oysa biri en yakın müttefikimiz olan ABD, diğeri ise enerji başta olmak üzere önemli ticaret hacmimizin bulunduğu Rusya. Ben Türkiye'nin tümüyle bir tarafa itilmesine müsaade etmem."

Türkiye iki ateş arasında kendisini soğuktan korumasını bilmeli. Yalnız bu noktada öylesine bir denge kurmalı ki, ne o tarafa ne de bu tarafa gereğinden fazla yaklaşmamalı. Aksi halde soğuktan korunmak derdindeyken yanıp kül olabilir. İki ateş arasında doğru yerde durmaktan ibaret bu denge politikası ve şu an için tek reçetemiz bu..

Tatilde Kitap: Medeniyetler Çatışması..

Tatilde okunması hiç de gerekli olmayan kitaplar listesi yapılsa, Samuel Huntington'un Medeniyetler Çatışması adlı çalışması liste başı olur sanıyorum. Oldukça bilgi dolu ve kaliteli bir çalışma olmasına rağmen Akdenize karşı  oturup okunacak bir kitap değil Medeniyetler Çatışması. Buna rağmen alternatiflerimin olmaması sebebiyle bu kitaba devam ediyorum..

Medeniyetler Çatışması senaryosu içerisinde bize İslam Medeniyeti düşüyor. Batı Medeniyeti'ne dahil sayılmıyoruz haliyle. Bu noktada kendimizi Batı, Hıristiyan Medeniyeti karşısında oldukça edilgen gördüm. Batı, medeniyetler çatışması içerisinde karşısında durduğu İslam Medeniyeti'ni kendi kafasına göre şekillendirebilecek güce ulaşmış. Oysa Çin ve diğer medeniyetler kendi başlarına evrimsel bir süreç içerisindeler. İslam Medeniyeti ise Batı'nın dilediği kalıplara çoktan sokuluyor. Bu noktada düşünce insan, Batı'dan ithal "Ilımlı İslam"ın İslam'a en büyük hakaret olduğunu görebiliyor.

Süleyman Demirel'den Dış Borç Yorumu..

Süleyman Demirel Yıl 1991, Türkiye'de konuşlanmış olan "Çekiç Güç" ile ilgili ateşli tartışmalar yaşanıyor her politik ortamda. Dönemin başbakanı Süleyman Demirel, Çekiç Güç'ün Türkiye'den neden çıkartıl(a)madığını, Batı'yı neden karşımıza alamadığımızı kamuoyuna açıklamak durumunda kalıyor. Açıklamaları Milliyet Gazetesi'nin 9.12.1991 tarihli sayısına şöyle yansıyor: "Batı'yı, bilhassa ABD'yi yanımızdan fazla uzaklaştırmamamız gerekir. Bizim Batı'yle çok işimiz var. Batı'ya teslim olmamalıyız, ama işimizi de sürdürmeliyiz. Benim Batı'ya 50 milyar dolar borcum var. Ya "Öde!" diye üzerimize gelirse? O zaman ne yaparım?"

Bugün, yıl 2008.. Aradan 17 yıl geçmesine rağmen biz hala Batı'nın "Öde!" korkularıyla dış politikamıza yön veriyoruz. İşin daha da acı tarafı, zamanla bağımsızlığımızı daha fazla yitirmişiz. Özellikle 2000'li yıllarda Türkiye'yi tam anlamda Batı'ya bağımlı kılmışız. Sayın Demirel 50 milyar borcumuz için Batı'ya muhtaç olduğumuzu düşünmüş o yıllarda.. Acaba bugün itibariyle toplam dış borcumuzun 250 milyar doları aşması hakkında ne düşünüyor? Eminim, kaygılı ve üzgündür..

Türkiye'nin içinde bulunduğu durum içler acısı bir hal aldı. İşin daha acısı dünyadaki politik konjonktür de pek bizim lehimize değil. Kuzey Irak'ta yaşananlar, Türkiye'nin toprak bütünlüğünün zedelenmesine sebep olabilir. Çünkü artık diğer devletlerin ciddiye alacağı, en azından eskisi kadar ciddiye alacağı kırmızı çizgilerimiz yok. El birliğiyle sildi birileri bu çizgilerimizi! Artık ekonomimiz öylesine bağımlı ki, elimizdeki hiçbir kartın değeri de kalmadı. Bir çıkış yolu bulmalı, tam bağımsızlığı amaçlayan bir çıkış yolu..

Ulusalcıların Yapamadıkları Avrupa Açılımı..

Avrupa Birliği Lise yıllarımın başında ulusalcı sayabileceğim Cumhuriyet, Yeniçağ ve benzer gazetelerin Türkiye'nin uluslararası vizyonu noktasında bir tek sloganları vardı: Ne AB ne ABD, Tam Bağımsız Türkiye! Slogan o günlerde oldukça ilgimi çekmiş ve akıllıca gelmişti.. Türkiye'nin önceliğinin ne AB ne de ABD olmadığını, önceliğimizin Türkiye'yi tam bağımsız kılmak olduğunu düşünmüştüm. Bugün de aynı şeyleri düşünüyorum. Yalnız artık bu sloganın birileri tarafından çok yanlış noktalara çekildiğini görmekten rahatsız olmaktayım.

Ulusalcılar arasında AB ve ABD'yi konuşmaya bile tolerans gösteremeyen isimler var. Böyle bir konuşma yaptığınız vakit, aslında AB içinde temiz süt emmiş adamlar var dediğiniz vakit hemen sizi Batı uşaklığıyla itham ediyorlar. Oysa göremedikleri şey ne AB'nin ne de ABD'nin homojen bir yapıya sahip olmadığı. AB ve ABD, içerisinde pek çok farklı görüşten; birbirinden çok çok farklı topluluk ve ideolojilerden oluşuyor. Bu görüşler arasında ulusalcı söyleme uyan birok görüş, ulusalcılarla aynı yolda yürüyen yüz binlerce insan var. Türkiye'de ulusalcılar bunu göremedikleri için, Türkiye'de ulusalcılar bunun bilincine tam olarak varamadıkları için bugün Avrupa ya da Amerika'da ulusalcılar iyi bir vizyona sahip değiller.

Vizyon ise günümüzde "hemen herşey" demek oluyor. Vizyonsuz bir çıkış, çoğunlukla başarısızlıkla sonuçlanıyor. Ulusalcılar artık doğru düzgün bir Batı açılımı yapmalılar, bunu yaparken de iyi bir vizyonu araç edinmeliler. Aksi halde Batı'da Türkiye'yi cemaatler temsil etmeyece devam edeceklerdir. Batı'nın gazeteleri, Batı'nın televizyonları, Batı'nın ajansları Türkiye haberlerini cemaatlerin gözünden vereceklerdir.. Batı Türkiye'nin iç gelişmelerini sadece cemaatlerden öğrenebilecektir.. İşte tüm bu sebeplerden ötürü ulusalcılar yeni bir Batı açılımını bir an önce yapmalıdırlar.. Batı değerlerini ve Batı'nın aydınlığını yaşayan Ulusalcı insanların bu noktada böylesine geç kalmış olması çok düşündürücü...

Ekmek, Nimet ve Anadolu..

Açlık kopyala İnsan sadece doğduğu toprakla var olmuyor, zamanla o toprakla şekilleniyor da. O topak gibi oluyor, o toprağın insanı oluyor, o toprağın var ettiği kültürü kendi biliyor.. O topraktaki acılarla, mutluluklarla şekilleniyor insanın varlığı. Toprak, üstünde yaşayan insana kendi kokusunu veriyor. Bu koku bedenimize öylesine siniyor ki, istesek de istemesek de bu kokuyu taşıyoruz; bu kokuyu benliğimizden uzaklaştıramıyoruz..

Biz nasıl Anadolu kokuyorsak, bir Hinti ya da bir Amerikalı da kendi toprağının kokusunu taşıyor. İşte bu koku kültürleri, kültürler de geçmişe uzanan birer köprü oluşturuyor.. Bir kültürün en küçük detaylarından büyük çıkarımlar elde edebiliyoruz. Kültürlerin ekmeğe olan bakışından anlıyoruz, geçmişte ataların karınlarının tok mu aç mı olduğunu. Ya da dildeki tek bir kelimeden çıkartıyoruz geçmişte insanların bakış açılarını..

Ekmek diyorum, ne ifade ediyor bu topraklarda? Bu topraklarda ekmek ne kadar değerli? Anadolu'da ekmek kutsal, Anadolu'da ekmek "nimet".. Anadolu'da ekmek korunası, saklanası bir mücevher.. Hangimiz bu yaşımıza kadar yerde gördüğümüz bir ekmeği alıp da yüksekçe bir yere kaldırmadı? Hangimiz o çocukluk günlerinde, yerde bulduğu ekmeği başının üzerine koymadı? Hepimiz yaptık, hepimiz bir "nimet" saydık ekmeği, kutsal atfettik.. Bunu yaptık ama çoğu zaman düşünmedik, böylesine ucuz birşeye böylesine değer vermenin ne gereği olduğunu? Bugün bunu düşününce anladım ki, biz ekmeği kutsal atfetmedik. Bize ekmeğin kutsal olduğu, nimet olduğu öğretildi.. Annelerimiz, babalarımız öğretti bunu. Onlara da kendi anneleri, babaları..

Peki neden? Nedeni çok açık.. Çünkü bizim atalarımız çoğu gece aç karınla yattılar. O insanların bilinç altlarına işledi ekmek; olmayan, ulaşılamayan ekmek.. İşte o yüzden nimet saydılar, kutsal atfettiler ekmeği. Ve işte biz hala o yüzden ekmeği kutsal sayıyoruz, ve işte hala o yüzden Amerika'lı çocuklar yemek savaşı yaparken bizler yerde bulduğumuz ekmeği "belki aç birisi bulur da yer" diye yüksekçe ve temiz bir yere koyuyoruz..

Edilgen Bir Türkiye?!

Türkiye edilgen bir ülke yapılmaya çalışılıyor, Türkiye edilgenleştiriliyor diyordum uzunca bir süredir. Şimdilerde farkına varıyorum, Türkiye ne gücüyle ne de gelenekleriyle edilgenleşmeyi kabul edecek bir ülke değil. Edilgenliği bu siyasal sistemin kolay kolay kabullenebileceğini sanmıyorum..

Tüm bunlara rağmen edilgenlik bugünlerde hiç olmadığı kadar fazla.. Bunun sebebi de bizleriz. Türkiye'de insanların beyinleri edilgen, insanların kendileri edilgen. Artık bu edilgenlik öyle bir hal aldı ki bize karşı olan herşeyi Batıdan biliyor ve Batıya karşı elimizden hiçbirşey gelmeyeceğine inanıyoruz. Oysaki gerçek çoğu zaman böyle değil! Biz bu topraklarda yaşıyorsak, bu toprakların geleceğine de bu topraklarda uçan kuşun rotasına da karışma hakkımız var! Bu hakkımızı kullanmak için önümüzde hiçbir engel yok! Bizler kendimize hayali engeller koyuyor ve o engeli aşamayacağımıza inanıyoruz..

Bugün artık herkes şapkasını önüne koyup düşünmeli. Bu ülkenin geleceğinde kendisinin de söz sahibi olduğunu, söz hakkını kullanması gerektiğini fark etmeli. Aksi halde edilgen beyinler, bu siyasal sistemi de edilgen kılacaktır. Bu noktada tek düşman kendimiziz, yani bizim bizden başka düşmanımız yok! Artık aklımızı başımıza almalı ve sözümüzü söylemeliyiz!

Nike Müslüman Oldu, Mu Acaba?

nikeislam Dünyanın en önde gelen spor giyim markalarından birisi olan Nike, Türkiye pazarında ilginç reklam yöntemleriyle dikkatleri üzerine çekiyor. Hatta, gariptir ama, tarihte Müslüman'lara çok kez oynanan bir oyunu tekrar ederek: Müslüman olarak )

Nike, 2008 bahar koleksiyonunun tanıtımını yaparken Avrupa'da ve Türkiye'de aynı afişi kullanıyor: Yalnız önemli bir detayı çok farklı sunarak! Nike, Batı'da kullandığı "Yes to shaking what your mama gave you" (Annenin sana verdiklerini çalkalamaya ever!) sloganını Türkiye sınırları içerisinde bir başkalaşıma uğratıyor ve "Yaradanın verdiklerini çalkalamaya evet!" olarak sunuyor. İki ihtimal var; birincisi Nike'ın İngilizce bilmeme ihtimali ve diğeri Nike'ın hala Müslümanları bu yolla kandırabileceğine inanması?

Böylesine ucuz oyunlar, iyi bir kültürel araştırma yapılmadan oynanmaya kalkarsa birileri için pahalıya patlayabilir. Örneğin, Türkiye'de Yaradanın verdiği şeyler çalkalamaktan öte kutsal sayılmakta. "Yaratılanı sev, Yaratandan Ötürü." felsefesi hepimizin malumu. Bu noktada Nike, başarısız bir reklam kampanyası yürütmüş oluyor, kendileri adına üzgünüm..

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.