| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

13 "dünya" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"dünya" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Michael Jackson'ın Cenaze Töreni

Michael Jackson Az önce HaberTürk'te Michael Jackson'ın cenazesine dair bir haber gördüm. Haber metni şöyle: "Micheal Jackson'ın cenaze töreninde değişiklik yapıldı. Naaş tören alanına götürülecek." Ben, haberden ziyade Michael Jackson'ın hala cenaze töreninin yapılamamış olmasını garipsedim. İlk defa yurdum insanının haber yorumlarını bu kadar haklı buldum. Diyor ki birisi, "Rezil ettiniz adamın ölüsünü kaç gündür ortada, yazık" ve bir diğeri devam ediyor: "Cenaze kokmadı mı daha? 12 gün oldu..."

Sizce de anormal değil mi; 25 Haziran'da ölen Michael Jackson'ın, 12 gün geçmesine rağmen hala cenaze töreninin yapılamamış olması! Gömecekseniz gömün, yakacaksanız yakın artık! Uzatmanın bir alemi yok..

Sen Neymişsin Be Kenan Evren?

Kenan Evren1 Türkiye'de ve sanıyorum gelişmekte olan diğer pek çok ülkede, karşıt olunan düşünce ve insanlar olduklarından çok daha güçlü gösteriliyor. Örneğin Türkiye'de kapitalistleri en güçlü gören taraf ne gariptir ki sosyalistlerdir. Türkiye'nin sosyalist aydınları bunu itiraf etmekten çekinmemişlerdir. Örneğin kendisini orducu sosyalist atfeden Yalçın Küçük, bu konuda şunları kaleme almıştır: "Sosyalizmde, ne yazık, kapitalizm bir fetiştir."

Karşı tarafı böylesine fetişleştirmek, böylesine büyük ve güçlü atfetmek garip. Daha garip olanı ise bunun sadece sosyalistlerle sınırlı olmaması: bugün hemen her tarafta bunu gözlemliyoruz. Ulusalcıların tabanında Fetullah Gülen, olduğundan daha güçlü görülür. Ulusalcılara göre, Türkiye'de Fetullah Gülen'in elinin değmediği tek bir kurum ve kuruluş yoktur. Oysaki gerçek böyle değil, aksine ulusalcıların lehinedir. Onun dışında liberaller için de ulusaclular olduğuğundan güçlü görünür. Oysaki bugün liberaller de en azından ulusalcılar kadar etkin ve güçlüler. Tüm bu tarafların, yani dincisinden ulusalcısına, sosyalistinden kapitalistine kadar hemen her tarafın olduğundan büyük gördüğü tek isim ise 12 Eylül 1980 askeri müdahalesinin başındaki isim, yani Kenan Evren.

Türkiye'de Kenan Evren bir fetiştir. Tapılmaktadır, olduğundan güçlü ve büyük atfedilmektedir. Bu görüş üzerinden, bugünkü konjonktürü hala Kenan Evren ve 12 Eylül üzerinden ele almak beceriksizliğin daniskasıdır. 80'den bugüne neredeyse 30 yıl geçmiştir ve bugün Kenan Evren'in yaptığı tek şey tuale kadın çizmektir. Sadece tuvale kadın çizen bir adam, nasıl olur da Türkiye'de hala bu kadar güçlü olabilir? Olmaz! Ama oldurturlar!

Nasıl mı? Beceriksizlikleriyle. Bugün Türkiye'de karşıtı olunan görüşü güçlü atfetmek bir zorunluluktur. Çünkü hiçbir taraf tam profesyonel değildir ve adam akıllı bir program çerçevesinde ilerleyememektedir. Bu da başarısızlığı doğurmaktadır, hatta mağlubiyeti. Taraflar da başarısızlıklarının nedenini kendilerine bağlamaktansa "çok çok güçlü olan" karşıtlarına bağlamayı tercih etmektedirler. Çünkü beceriksiliğinden ötürü mağlup olmaktansa olağanüstü güçlere sahip düşmanın tarafından mağlup edilmek kulağa daha hoş gelir. İşte Kenan Evren bunun için hala çok güçlü atfedilir. İşte bunun için tüm liberaller ulusalcıları dev aynasından görür. İşte tüm ulusalcılar bunun için devletin hemen her kurumunda cemaatleri örgütlenmiş ve güçlü sanır.

Büyüklere Masallar: Küçük Prens

Küçük Prens Ne yazık ki küçük bir çocukken dünya edebiyatından uzaktım, Ömer Seyfettin yeterli görülmekteydi ailem ve öğretmenlerim tarafından. Sadece Ömer Seyfettin ve malumunuz diğer yerli yazarların çocuk öyküleriyle yetiştim. Ömer Seyfettin'in de hakkını yemiş olmayayim, onlardan da çok şey öğrendim. Ama bugün diyorum ki keşke küçük bir çocukken okuyabilseymişim Antoine De Saint-Exupery kaleminden çıkma şu ünlü Küçük Prens'i.

Dün Ankara'da sahaf sahaf dolaşırken çok eski bir Küçük Prens buldum, merak edip komik bir ücret karşılığı satın aldım. Ne de olsa dost sohbetlerinde bir iki kez konuşulmuştu ve ben de konuya hakim olamayınca susmak durumunda kalmıştım. Okursam bu eksikliğimi gidereceğimi düşündüm.

Kitabı aldım, bir cafeye oturdum ve çay kahve eşliğinde okudum o güzel sayfaları.. Kitabın son sayfasını da okuyunca, dedim ki: İnsan Küçük Prens'i çocukken okumuş olsun ya da olmasın bir de erginken okumalı! Bu kitap, çocuklardan ziyade büyüklere sesleniyor kanımca. Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla misali..

Örneğin Küçük Prens'in kralla sohbet ettiği bölümü günümüz "kralları" dikkatle ve tekrar tekrar okumalılar: "Herkesten verebileceğini istemek gerekir, diye sürdürmüş kral. Erk herşeyden önce akla dayanır. Ulusuna kendisini denize atmasını buyurursan, kalkar devrim yapar. Sözümün tutulmasını istemeye hakkım var, tüm emirlerim akla yatkındır çünkü. (...) Bir generale deniz kuşuna dönüşmesini emredersem, o da bu emri yerine getirmezse.. Bu onun suçu olmaz tabi ki! Bu benim hatam olur."

Başta da dediğim gibi, büyüklere masallar.. Umarım büyükler bu masalları okumuş ya da okuyacaklardır, aksi halde kralın da dediği gibi zararlı olan kendileri olur. Okumak isterlerse, buaya tıklamaları yeterli olacaktır.

Erkek Egemen Dünya ve 3G

Cep Telefonu Malumunuz, çok yakın bir zamanda Ulaştırma Bakanlığı 3G lisanslarını bir ihale Turkcell, Vodafone ve Avea arasında paylaştırdı. Sonrasında ise bu üç GSM devinin 3G reklamları dönmeye başladı sinema ve televizyonlarda. İstisnasız her reklamda ana karakter erkekti ve cep telefonları erkeklerin ellerindeydi. Bu reklamların tek ortak noktası bu da değildi.. Kadınlar tüm bu reklamlarda sadece bir motiften ibaretti: erkeklerin cep telefonlarına ekledikleri bir motif!

Uzun zamandır yazıyorum, bu ülkede kadınlar ve erkekler eşit değiller diye. Kadınları göremiyorum hayatın içinde, kadınların adları var ama kendileri yok Türkiye'de. Bu noktada söz konusu GSM firmalarına da kızamıyorum, ne de olsa onların gördüğü gerçeği ben de görebiliyorum: bu ülkede telefon faturalarını erkekler ödüyorlar. İş sadece telefon faturalarıyla da sınırlı kalmıyor, bu ülkede ekonomiye de politikaya da erkekler yön veriyor. Ne büyük bir acıdır, kadınlar için.. Yurdum kadınları için..

Ticaretin Kökeni Çalmaktır!

Ticaret Bu yıl mükemmel bir ders alıyorum, ders kadar mükemmel bir akademisyenden. Bu noktada da pek çok malzeme ediniyorum blog için. İşte bunlardan birisini paylaşacağım, "Ticaretin Kökeni Çalmaktır!" başlığı altında.

Yanlış anlaşılmalara mahal vermemek maksadıyla, sözü hemen Siyasi Tarih adlı ders kitabımızın yazarı Prof. Dr. Oral Sander'e bırakıyorum. Diyor ki Oral Sander; "Yerel güvenliğin sağlanmasıyla, değer verilen maddelerin ele geçirilmesinde zora başvurma geçerli yol olmaktan çıkınca, bunların ticaretle sağlanması seçeneğine başvuruldu. Böylece etkili yerel savunmanın gelişmesiyle, korsan gemileri yerini ticaret gemilerine, haydutlar da tüccarlara bıraktı. Hatta çoğu haydut ve korsan, meslek değiştirerek, tüccar oldular." Oral Sander, verdiği dipnotta da şunları eklemeyi ihmal etmiyor: "Bugün özellikle ABD'deki iş adamlarının genel olarak temel nitelikleri ve hatta açıkça benimsedikleri iş ilkeleri ile Batı'nın tüccarlarının çıkış noktası arasındaki koşutluk ilginçtir."

Hal böyle olunca, ABD'li petrol firmalarının petrol, silah firmalarının silah satabilmek için savaşlar çıkartıp çocukları öldürtmelerine; gelişmekte olan ülkeleri sömürmelerine pek şaşırmamak gerekiyor. Sonuç itibariyle onlar, hala ilk günkü noktada; korsanlık ve haydutluk yapmaya devam ediyorlar. Sanırım birileri akıllanmadığı sürece bu işte başarılı olmaya devam da edecekler.

Küresel Gıda Krizi: Yakıt mı Yemek mi?

Bio-Yakıt İçinde bulunduğumuz dönemde gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde açlık en hayati sorunların başında geliyor. Pek çok ülkede, insanlar açlıkla karşı karşıyalar. Aç insan ise sadece ve haklı olarak saldırıyor. Bengladeş'te 10.000 işçi protesto gösterilerinde bulundu, polisle çatıştı. Mısır'da yaşanan çatışmalar da Bengladeş'ten farksızdı; göstericilerin üzerine polis tarafından ateş açıldı, göstericiler arasında ölenler oldu. Haiti'de ise artan gıda fiyatları Başbakan'ı koltuğundan etti.. Türkiye'de de durum diğer ülkelerden çok farklı sayılmaz: pirinç fiyatlarında %130'a varan artışlar, bulgur ve makarna fiyatlarındaki yükseliş özellikle alt ve orta gelir seviyesindeki ailelerin ekonomilerini sarstı. BM Kalkınma Ofisi, Türkiye ve Brezilya'da enflasyon tsunamisi yaşanabileceği uyarısını yapıyor. Aynı kurumun verilerine göre, Brezilya ve Türkiye'de 1 yıldan kısa bir sürede orta sınıfın alım gücü ortalama %25 azaldı.

Dünya tam anlamıyla bir krizin eşiğinde, bir gıda krizinin.. Gıda demek hayat demek ve bu nedenle ciddiye alınması gerekiyor bu krizin. Krizin sebepleri arasında kuraklık, gıda kullanım oranlarındaki değişiklikler, petrol fiyatlarının yükselmesi ve bu sebepten oluşan bio-yakıt talebi gösteriliyor. Kuraklık periodik olarak ara sıra yaşanılan ama stoklarla zorlanmadan atlanılan bir sorun oluşturuyor. Sürekli olmadıktan sonra ciddiye almaya gerek yok. Asıl sorun, petrol fiyatları ve bio-yakıt üretimi. Bu noktada petrol fiyatının artması nakliye giderlerini arttırarak ithal ürünlerin fiyatlarını arttırıyor. İş bununla da bitmiyor, petrol fiyatlarının artması petrol arzı ile kar amacındaki girişimcileri iştahlandırıyor. Bio-teknoloji kullanılarak gıda ürünlerinden petrol üretilemeye çalışılıyor. Geçen yıllarda ABD'de gıda maddelerinin büyük oranı bio-yakıt tesislerinde yakıta dönüştürüldü. Sadece 2007'de tam 26 milyar litre bio-yakıt üretildi. Bu miktarın 2030'da 227 milyar litreye ulaşacağı sanılıyor. Bir jeepin deposunu dolduracak kadar yakıt üretmek, bir insanın 365 gün beslenebileceği miktarda mısır kullanarak mümkün oluyor.

Sözün özü, petrol insanları artık aç da bırakacak. Tüm dünya kendince bir seçim yapmalı? Araçlarına koyacak yakıt mı, yoksa karınları daha iyi doyacak milyonlar mı daha önemli? İnsanlar, maalesef yakıtı tercih edecekler. Bu noktada da etik değerler söz konusu olacak. Üniversitelerde, meclislerde ve uluslararası her ortamda bio-yakıtın ne kadar etik olduğunu tartışmamız gerekiyor. Gıda maddelerinin gıda dışı sektörlerde değerlendirilmesinin ne kadar etik olduğunu düşünmemiz gerekiyor..

Türkiye'den Bir Elizabeth Geçiyor..

Elizabeth Türkiye'den bir kraliçe geçiyor, İngiltere Kraliçesi Elizabeth çeşitli temaslar için Türkiye'de. Bizler pek alışık değiliz Krallara, Kraliçelere ve özellikle de kendilerine has protokol kurallarına.. Gazetelerde sayfa sayfa protokol kurallarından söz ediliyor, açıkçası ben tüm bu kurallara şaşırdım. Örneğin kraliçeye sadece "Majesteleri" olarak hitap edebiliyorsunuz, ya da kraliçe size elini uzatmadan siz ona elinizi uzatamıyorsunuz. Ki bu sırada siz eldiveninizi çıkartmak durumunda kalırken kraliçe eldivenlerini çıkartmıyor. Akşam yemeğinde ise bayanlar abiye elbise, erkekler ise frank-simokin giymek zorunda. Bayalar eldivenlerini de takmayı unutmuyorlar ve Kraliçe onlara elini uzatırsa eldivenlerini çıkartmak zorunda kalıyorlar.

Protokol kurallarına bakınca, dediğim gibi, şaşırıyorum: 21. yüzyılda İngiltere gibi bir ülkede, siyasal gücü olsun ya da olmasın, kraliçelik gibi bir kurumun olması abesle iştigaldir. Böyle bir kurum, sembolik olsa bile günümüz dünyasına ve özellikle demokrasinin beşiği saydığımız Avrupa'ya yakışmıyor.

Masum Değiliz Hiçbirimiz..

masumiyet1 Sezen Aksu, o mükemmel sesiyle haykırıyor fonda "Eller günahkar, diller günahkar; bir çağ yangını bu bütün dünya günahkar: masum değiliz hiç birimiz.." Masum değiliz hiçbirimiz, hem de hiç.. İnsan masum değil, kendisine yaptıkları için ve en önemlisi hayatı bu kadar çekilmez kıldığı için! Düşünebiliyor musunuz, kendimize neler yaptığımızı? İnsanın insana nasıl kul edildiğini, hayatın tüm anlamını yitirmesini..

Üç günlük bir ömür yaşıyoruz ama sorunlarla, dermansız dertlerle.. Bizim olmayan savaşların içinde heba ediyoruz ömrümüzü, bize bu dünyayı sunanlar masum değil.. Hiçbirimiz masum değil! Hayat masum değil, doğa masum değil.. Masumiyet, tatlı bir ütopya..

En büyük savaşları insan, sevdiğiyle yapıyorsa hiçbirimiz masum değiliz. Daha geçen gün Bursa'da şehrin ortasında yaşlı bir adam soğuktan donarak öldüyse, masum değiliz.. İnsanlar öldürülüyorsa, hemen yanıbaşımızdaki topraklarda, masum değiliz. Ufacık bedenler bir avuç pirince mahkum ediliyorsa ve dünyanın %1'lik bir kesimi dünya kaynaklarının %96'sına sahipse hiçbirimiz masum değiliz.. Eğer insan hayattan korkup kıyabiliyorsa doğanın en büyük mucizesi canına, masum değiliz.. Hiçbirimiz, masum değiliz.. Hepimiz canavarlaşıyoruz, hepimiz amaçsızca yaşıyoruz; insanı yüce bir varlık olarak atfediyoruz ama aslında hayvansal güdülerle insanlığımıza kıydığımızın farkında değiliz ve en önemlisi: masum değiliz..

Dünyayı Aslında İsrail Yönetiyor, Mu Acaba?

israil Son zamanlarda halka bu propaganda ediliyor, hemen herkes dünyanın gizli hakiminin İsrail olduğuna kanaat getirmiş durumda. Buna dün SKY TÜRK'te Mahir Kaynak'ın konuk olduğu Şimdiki Zaman programını izleyene kadar ben de şüphesiz inanıyordum. En azından İsrail'in bir süper güç olduğunu iddia edebilirdim. Bu noktada Prof. Dr. Mahir Kaynak'ın çarpıcı açıklamaları oldu ve ben de çarpılmasam da İsrail noktasındaki düşüncelerim sarsılmış oldu.

Örneğin, yapılan propaganda da ABD'nin İsrail karşısında aciz olduğu, aslında ABD yönetiminde İsrail'in etkin olduğu ileri sürülmekteydi. Bu noktada Mahir Kaynak'ın verdiği şu bilgi yeteri kadar çarpıyor insanı: "ABD'de 1970'li yıllara kadar Silahlı Kuvvetler, Dış İşleri ve CIA gibi kurumlara asla Yahudi kökenli insanlar alınmamışlardır." Hal böyleyken söz konusu propagandanın en azından ABD ayağı biraz havada kalıyor.

Bunun dışında İsrail'in devlet olarak varlığı bile sorunluyken, İsrail'e haddinden büyük misyonlar yüklemek de yanlış. Öyle ki, 21. yüzyılda sınırlarını duvarlarla korumak zorunda kalan tek ülke İsrail. Ondan da geçtim, İsrail dediğimiz devlet yürünerek geçilebilecek kadar az bir toprağa sahip. Hatta bu sebepten kendi pilotlarına uçuş eğitimini kendi dar hava sahasında veremediği için Türk Hava Sahası'nı kullanmak zorunda kalıyor.

Tüm bu sebeplerden ve Yahudiler Hitler'in elinden henüz yeni yeni kurtulmuşken onlara biçilen dünyanın en güçlü devleti misyonunun İsrail'e bir iki beden büyük geldiği kanısındayım. Ama bu da demek değildir ki İsrail güçsüzdür! Hayır efendim, güçlüdür; hatta acıdır ama bizden çok daha güçlüdür ama gücü belli bir noktaya kadardır. O noktanın ötesi ise teferruat..

Türk Kimdir? Kim Olmalıdır?

dünya türk olsun Bir mizah dergisinde, "Türk kimdir?" sorusunun ardından şu satırlar kaleme alınmış; Türk vatandaşı; İsviçre Medeni Kanunu'na göre evlenen, İtalyan Ceza Yasası'na göre cezalandırılan, Alman Ceza Mahkemeleri Usulü'ne göre yargılanan, Fransız İdare Hukuku'na göre idare edilen ve İslam Hukuku'na göre gömülen kişidir..

Aklı selim değerlendirilince aslında pek de gerçeklerden uzak olmadığı görüyoruz. Biz, ne yazık ki, biz olamıyoruz! Bu noktada da tüm kendimizi bilmezlikle "Dünya Türk olsun!" edebiyatı da yapabiliyoruz? Beyler dünyayı Türk yapmadan önce, bizler kendimiz Türk olabilmeliyiz! Batı emperyalizmine de Arap emperyalizmine de bir dur diyebilmeli ve bu noktada özellikle neyin Arap'a neyin İslam'a ait olduğuna bir göz gezdirmeliyiz!

O kadar kendimizden uzak olduk ki, sokaklarımızda da evlerimizdeki mutfakta da ve hatta yatak odamızda da bize ait birşey kalmadı! Ey Anadolu insanı, kullandığın her şeyin batıdan ithal edilmesi hiç mi onuruna dokunmuyor? Yüz yıldan önce bulunan ampulü bile yurdunda tam olarak üretememek, metrolarında Siemens kullanmak çok mu onurlu sanıyorsun? Dünyayı Türk yapmadan önce, bi kendinizden başlayın dostlar. Ki kendiniz Türk olduktan sonra, emin olun dünyayı Türk yapmak gibi kompleksleriniz de kalmayacaktır..

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.