| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

22 "dış politika" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"dış politika" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Prof. Dr. Tayyar Arı ve Dış Politikada Stratejik Önceliklerimiz

Tayyar Arı Üniversitede her geçen dönem mesleki ders yoğunluğumuz daha da artıyor. Mesleki derslerle birlikte dünyada olagelen politik olayları değerlendirmeye ve yorumlamaya çalışıyoruz. Geçen dönem, Prof. Dr. Tayyar Arı'nın verdiği "Uluslararası İlişkiler Teorileri II" dersinde de sık sık dış politikaya dair değerlendirmeler ve yorumlar yaptık. Tayyar Hoca, Türkiye'nin mevcut dış politikasını bütün devletlerle pozitif diyalog içinde olmak ve pozitif diplomasiyi öne çıkartmak olarak tanımlamıştı. Ayrıca, bu politikaların Türkiye'ye birçok yararının olduğunu/olabileceğini de söylemişti.

Türkiye'nin pozitif diplomasiyi ve her devletle pozitif ilişkiler kurulması gereğini öne çıkartan bu yeni dış politikası hakkında Prof. Dr. Tayyar Arı'nın bir makalesine ulaştım. "Dış Politikada Stratejik Önceliklerimiz" başlıklı makale bu politika sürdürülürken nelere dikkat edilmesi gerektiğini, hani hataların yapılabileceğini çok net bir biçimde ortaya koyuyor. "Aslında takdirle karşılanacak bir politika olduğu da söylenebilir. Ama bu durum Türkiye’nin dış politikasında bazı önceliklerinin olmayacağı anlamına gelmez. Türkiye eğer önce bölgesel lider sonra küresel lider olacaksa ki böyle bir vizyonunun olduğuna ya da olması gerektiğine inanıyorum. Her şeyden önce bazı stratejik öncelikleri bulunmalıdır." deniliyor. Prof. Dr. Tayyar Arı şöyle devam ediyor: "Türkiye’nin dış politikasında stratejik öncelikleri arasında Orta Doğu ve Avrasya’nın ilk sırayı almasının Türkiye’yi hem AB hem de ABD karşısında pazarlık gücünü arttıracağı ve uluslararası alanda daha saygın bir yere sahip kılacağını düşünüyorum. Türkiye’nin dost-düşman ayırımı yapmaması ve kimlik ile dış politika arasında bir ilişki kurmaması bir yere kadar uygulanabilir ve anlamlıdır. Ama Türkiye dünyada bütün ülkelere aynı mesafede olamaz. Böyle bir politika Ermenistan açılımında tıkanır ve Mısır’a pirince giderken evdeki bulgurdan olursunuz; düşmanın dostluğunu kazanmaya çalışırken dostlarınızı da kaybedersiniz. Dost-düşman kavramlarının bir ülkenin dış politikasında yönlendirici olmaması harika bir şey ama, bu durum bir ülke açısından stratejik öncelikli ülke ve bölgelerin olmayacağı anlamına gelmez."

Son günlerde yaşanan olaylar sonrasında bu makalenin çok daha anlamlı olduğunu düşünüyorum. Türkiye, stratejik önceliklerini bir an önce ortaya koymalı ve bunların gereğini yapmalı.

ABD Adana Konsolosu Eric Green'le..

Eric Green Bugün, gazeteci-yazar Yüksel Mert ile yerel Akdeniz Televizyonu Genel Yayın Yönetmeni Selahattin Sekin'e bir ziyarette bulunduk. Ziyaretimiz esasında Amerika Birleşik Devletleri Adana Konsolosu Eric Green'in de orada olduğunu öğrendik. Ve sonrasında da kendisiyle görüşme fırsatı bulduk.

Eric Green, uzun zamandır Adana'da görev yapıyor. Daha öncesinde de bir toplantı sebebiyle kendisiyle görüşmüştüm. Bugün kendisini çok daha samimi, çok daha sıcak buldum. Özellikle artık Türkçe konuşmaya başlamış olması oldukça hoşuma gitti. "İnşallah"larına, "maşallah"larına kendisiyle birlikte bol bol güldük..

Sohbet sırasında Akdeniz TV Genel Yayın Yönetmeni Selahattin Sekin, Eric Green'e "ABD hakkında görüşlerim belli, ABD'yi olmasa da sizi çok seviyorum" dedi. Bir bakıma benim düşüncelerime de tercüman olmuş oldu.

Yüksel Mert ise gazetecilik dürtüsüyle olsa gerek, son günlerde Çin'de yaşanan olaylar hakkında konsolosun neler düşündüğünü sordu. Eric Green ise tam bir diplamat gibi yaşanan olayları detaylı izleyemediğini ve bu sebepten bir görüş belirtemeyeceğini söyledi. Ancak Çin'in Sincan bölgesindeki nüfus poltikasının farklında olduklarını ve ayrıca olayların ABD ile ilişkilendirilmesinden rahatsızlık duyduklarını belirtti.

Günün olayı ise Yüksel Mert'in daha önce Kuran hediye ettiği Eric Green'i Müslüman olmaya davet etmesiydi. Bunun üzerine bolca gülüştük ve Eric Green beklemediğim bir samimiyetle cevap verdi: "Ben Müslüman olmayı kabul edebilirim ama Müslümanlar beni kabul etmez!"

Sohbet sonrasında ise Eric Green'le el sıkıştık ve vedalaştık. Benim için çok yararlı bir görüşme oldu, en azınan mesleğimi yapan profesyonel bir insanı tanıma fırsatım oldu. Ayrıca Politik Akademi'den de bahsetme şansı buldum, bu noktada yakın zamanda Politik Akademi için yeni bir röportaj yapabilirim Eric Green'le, bekleyin! Tabii zaman ve şartlar müsait olursa..

Barack Obama Dönemi ABD Politikaları Çerçevesinde Türkiye

BarackObama 2009 başında "ABD'de Barack Obama Dönemi" başlıklı yazımda "Herkes birşeylerin değişeceğine, en azından birşeylerin değişmesi gerektiğine inanıyor" demiş ve yazının sonlarına doğru şu uyarıda bulunmuştum: "Devletlerin dış politikaları süreklilik arz ediyorlar. Bir devletin dış politikası, başkanlar veya iktidarlar değişse de kolay kolay değişmiyor, değiştirilemiyor. Bu noktada ben Barac Obama'dan pek de ümitli değilim."

Bugün gelinen nokada ABD'nin amacının değiştiğini söylemek zor. Peki, değişen hiçbir şey yok mu? Elbette var, ABD amaca giden yolda kullandığı araçları değiştiriyor, değiştirdi. Bush döneminde ABD'nin söylemi içerisinde İran'ı vurmak, Kürdistan'ı kurmak, Türkiye'yi laik düzeninden kopararak federatif yapıda ılımlı İslam devletine dönüştürmek var iken bugün bunları görmüyoruz. En azından Türkiye özelinde ABD'nin amaçlarını olmasa da araçlarını değiştirdiğini gözlemliyoruz.

Barack Obama'nın Türkiye ziyareti sırasında Atatürk'e ve laik düzene sık sık vurgu yapması, Mısır'da ise İslam dünyasına dönük söylemler içerisine girmesini iyi değerlendirmek gerekiyor. ABD artık laik ve yüzü Batı'ya dönük bir Türkiye'ye saygı gösteriyor ya da bu düzeni kolayca değiştiremeyeceğinin farkına varıyor. Bu Türkiye ve Türk insanı açısından mutluluk verici bir durum, artık muasır medeniyet yolunda ABD gibi büyük bir engel yok karşımızda..

Bu çerçeve içerisinde olayı değerlendirecek olursak, Türkiye'de siyasallaşan İslami partilerin işi biraz zor görünüyor. Özellikle de Deniz Feneri Davası gibi esaslı bir dava da gündemdeyken.. Türkiye'de ABD'nin değişen dış politikasıyla birlikte çeşitli değişimler yaşanacağını düşünüyorum. Bu değişimden iktidarın da etkileneceği muhakkak..

Gazze'ye Sadece Para Yardımı Yapmak Ne Kadar Doğru?

Açlık İsrail'in Filistin'e karşı aşırı güç kullanması yine binlerce masumun canına mal oldu. Bir o kadar da yaralı insan var Gazze'de ve ortada bir açlık hüküm sürüyor. İnsanların evleri yıkıldı, anneleri babaları ve belki de gencecik çocukları öldü. Ne mutlu ki yurdum insanı, o insanların acısını kendi acısı bildi: binlerce kilometre ötedeki acıyı yüreğinde hissetme büyüklüğünü gösterdi Türkiye'de insanlar.

Onların acısına ortak olunca, haliyle bu acıya bir son vermek için gerek resmi, gerek özel pek çok kampanya düzenlendi. Bugün hala son sürat sürüyor bu yardım kampanyaları, insanlar ceplerinde ne varsa veriyorlar, Gazze halkı için.. Ama bir sorun var, çok önemli bir sorun. Gazze'deki insanların karnı doysun diye verdiğimiz paralar insanların karnını o kadar da doyurmuyor. Neden mi? Nedeni açık, İsrail Filistin'e uyguladığı ambargo. Kerem Şalom ya da Refahiye, her iki sınır kapısından da gıda geçişine izin verilmiyor. Deniz ise İsrail gemilerince abluka altında tutuluyor, yani deniz yolu da kapalı. Peki, verdiğimiz paralarla Gazze'ye nasıl gıda ulaşıyor? Verdiğimiz paralar Gazze'ye gıda olarak değil, nakit olarak gidiyor ve bu paralarla Gazze içindeki mevcut gıda pazarlarında gıdaya çevrilerek hakla dağıtılıyor. Böylece yemekte bir tutam tuzumuz dahi olmuyor, ayrıca halkın burnundan getiren karaborsa ekonomisini desteklemiş oluyoruz.

Gazze halkı bizden daha  fazla ve farklı bir destek bekliyor. Bunu devlet eliyle, diplomasi aracılığıyla yapılması gerekiyor. Öncelikli olarak İsrail'in ambargosuna bir son verilmesi için bugünden daha farklı ve gerçekçi bir dış politika üretilmeli, aksi halde cebimizdeki tüm parayı versek bile Gazze sınırından içeri bir tek süt şişesi bile sokamayacağız.

Erdoğan Davos'ta: "Siz İnsan Öldürmeyi İyi Bilirsiniz!"

WEF - Erdoğan 40. yılını kutlama hazırlıklarında olan Dünya Ekonomik Forumu'nda sanıyorum kırk yılda bir olabilecek bir olay yaşandı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, "Gazze: Ortadoğu'da Barış Modeli" konulu forumda İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez'e dönerek "Siz insan öldürmeyi çok iyi bilirsiniz." diye seslendi ve sonrasında da "Benim için Davos bitmiştir." diyerek salonu terk etti. Paneli canlı olarak izleyen birisi olarak, beklenmedik bu olay karşısında çok ama çok şaşırdım.

Bir uluslararası ilişkiler öğrencisiyim. Üniversitenin hemen ilk yılında, Uluslararası İlişkiler & Dış Politika kitabını okuduğum ve dersini aldığım Prof. Tayyar Arı bizlere ilk olarak diplomasinin bir nezaket sanatı olduğunu öğretmişti. Sonrasında yaptığım okumalarda da gördüm ki diplomasi gerçekten bir nezaket sanatıydı. İnsanlara nezaketle birşeylerin yapılabileceği bir alt yapı sunuyordu diplomasi.. Aksini ise asla kabul etmiyordu, dışlıyordu.

Ancak tüm bunlara karşın, o canlı yayını izlerken Recep Tayyip Erdoğan'ın yaptığı beklenmedik çıkış sonrasında hayatımda ilk defa Recep Tayyip Erdoğan ile bu kadar yakın hissettim kendimi. Diplomatik olarak yapılabilecek en büyük yanlış, en yakışıksız hareket.. Tamam, bunu kabul ediyorum ama bir insan olarak da Recep Tayyip Erdoğan'ın yaptığı çıkışın son derece insani ve haklı olduğunu düşünüyorum.

ABD'de Barack Oboma Dönemi

Oboma ABD başkanlık koltuğunda artık sıradışı bir isim oturuyor: Barack Oboma.. Herkes birşeylerin değişeceğine, en azından birşeylerin değişmesi gerektiğine inanıyor. Arkadaş sohbetlerinde genellikle değişimin olacağı noktasında mutabakata varılsa da hocalarımız böyle düşünmüyorlar.

İşin açıkçası, ben köklü bir değişim beklemiyorum. En azından dış politikada köklü bir değişimin olacağını sanmıyorum. Sonuç itibariyle tarihten bugüne devletlerin dış politikaları süreklilik arz ediyorlar. Bir devletin dış politikası, başkanlar veya iktidarlar değişse de kolay kolay değişmiyor, değiştirilemiyor. Bu noktada ben Barac Oboma'dan pek de ümitli değilim. Birşeyleri değiştirmek istese dahi bunu başarabileceğine inanmıyorum. Eğer birşeyleri değiştirmeyi başarır ise, o koltukta rahat oturtulmayacağını düşünüyorum. Çünkü bizde olmayan derin devlet demokrasinin beşiği saydığımız ABD'de var ve sanlandan da güçlü: Bir ABD başkanını, John F. Keneddy'i koltuğundan edebilecek kadar!

Tayyip Erdoğan'ın Denge Politikası

Tayyip Erdoğann Son zamanlarda Rusya, ABD'ye açık açık kafa tutmaya başladı. Bunu en açık şekliyle Gürcistan sınırını Rus tankları yıkarken gördük. Rusya artık tek kutuplu bir dünyayı kabul etmiyor, hatta devlet başkanı ağzıyla tek kutuplu dünyanın kabul edilemez olduğunu dünyaya duyuruyor. Bu da bir konjonktür değişikliğini doğuruyor. Dünya artık tek kutuplu sistemden çift kutuplu uluslararası düzene doğru yol alıyor..

Cumhuriyet kurulurken de bu böyleydi. Süper bir güç değildik ama süper güçlerin arasında bir denge politikası kurarak rahat nefes alabildik. Atatürk'ün ilkelerini bile biraz oradan biraz buradan aldık. 21. yüzyıla gelindiğinde yine denge politikasından bahsedelir oldu. Bunu devletin en üst noktasındaki isimlerden duymak da ayrıca rahatlattı beni.

Bu noktada Tayyip Erdoğan'ın şu açıklamasını çok anlamlı ve yerinde buluyorum: "Şimdi Gürcistan olayından sonraki süreçte bizi bir tarafa doğru itmeye çalışıyorlar. Bazıları tümüyle ABD'nin, bazıları tümüyle Rusya'nın tarafına itmeye çalışıyor. Oysa biri en yakın müttefikimiz olan ABD, diğeri ise enerji başta olmak üzere önemli ticaret hacmimizin bulunduğu Rusya. Ben Türkiye'nin tümüyle bir tarafa itilmesine müsaade etmem."

Türkiye iki ateş arasında kendisini soğuktan korumasını bilmeli. Yalnız bu noktada öylesine bir denge kurmalı ki, ne o tarafa ne de bu tarafa gereğinden fazla yaklaşmamalı. Aksi halde soğuktan korunmak derdindeyken yanıp kül olabilir. İki ateş arasında doğru yerde durmaktan ibaret bu denge politikası ve şu an için tek reçetemiz bu..

İran İslam Cumhuriyeti ve İlişkiler

Ahmedi Nejat Ece Temelkuran'ın Ermenistan için söylediği birşey vardı: "Ey yakınımızdakilerdir bizim en uzak komşularımız.." Bu önerme maalesef sadece Ermenistan için geçerli değil, Irak da bize uzak, Suriye de, İran da.. Bu sanırım bizim içimizden gelen bir politika değil, Batı'dan "ithal" etmek zorunda kaldığımız bir politika..

Daha lise yıllarında Milli Güvenlik kitaplarında okuduk, "dış tehditler" başlığı altında: Dost bildiğimiz sınırdaşlarımızın aslında bizi içten içe kemiren sinsi düşmanlar olduğunu. Nedense (!) Milli Güvenlik kitaplarımızda sıralanan bu tehditler arasında ABD yoktu!? İran ise ilk başta geleniydi.. Sebebi ise İran'ın şeriatla yönetilmesi ve bu yönetimi Türkiye'de de etkin kılma çabasıydı. Yıllar geçince gördük ki İran'ın böyle bir amacı yokmuş, bunu amaç edinen güç ABD imiş?!

Bu ülkenin kemalistleri de bu ülkenin ılımlı islamcıları da İran'ı hor gördü. Eksik bildi, güçsüz bildi. Oysaki İran (sadece dış politikada) her iki güruhun da yapamadığını yaptı, yapıyor. Dünyanın süper gücüyle restleşebiliyor, kendince de olsa tam bağımsızlığını koruyabiliyor. Ben, kişisel olarak İran'a saygı duyuyorum. Halka ve aydınlara yaptığı baskıyı, o iğrenç idam görüntülerini elbette kabul etmiyorum ama sadece şeriatla yönetiliyor diye İran'ın hor görülmesine de bir anlam veremiyorum. Bu noktada sözü Prof. Yalçın Küçük'e bırakıyorum: "İran büyük bir uygarlıktır ve İraniler büyük bir millettir, hep Batı'ya karşı oldular. Bugünkü (şeriatla yönetilen) İran'ı kalıcı sanmak çok yanlıştır. İran değişir. Uzun dönemi düşünmeliyiz ve İran ile hep birlik aramalıyız. Dün de bugün de en çok şeriatla yönetilen ülke İsrail'dir. İsrail Yahudi Şeriatı ile yönetilen çok dindar bir ülkedir. Din yasaları işlemektedir. Sudi Arabistan kadar ve belki daha çok şer'idir. Öyleyse şeriatla yönetilen İsrail ile bu kadar yaklaşıldığı bir zamanda İran sözünden rahatsız olmak yadırgatıcıdır."

ABD'nin Yaptığı Misyonerlik Çalışması Değildir!

Beyaz Saray ABD, 20 ve 21. yüzyıla damgasını vurmuş süper bir güç. Uluslararası sahnede onunla yan yana olmadan ya da ona rağmen birşeyler yapmak oldukça zor. Gücü ve ürettiği politikalarla dünyayı kendince yönetmekte ve sadece kendi çıkarları için hamleler yapmakta. Bu noktada bizim gibi orta halli, gelişmekte olan ama ufukta gelişeceği görünmeyen ülkeler ABD'ni çıkarlarından kendince pay edinme telaşında. Bunu kommensalizm'e benzetebiliriz: Beraber yaşayan iki canlıdan birinin yarar gördüğü, diğerinin etkilenmediği yaşama şeklidir bu. Buradaki beraberlikte konak canlı etkilenmezken konuk, canlı konaktan artık besin alır. Ayrılmaları durumunda konuşun yaşamı olumsuz etkilenir. Köpek balıklarıyla, bu balıkların artıklarıyla beslenen vantuz balıkları arasındaki ilişki bu noktada örnek olarak verilebilir.

Bugün görünen uluslararası ilişkiler de balıklardan farklı değil. ABD'nin peşi sıra dolaşan onlarca vantuz ABD'nin artıkları peşinde koşuyor. ABD'nin ürettiği politikalardan yararlanma telaşında kendini konumlandırıyor. İşte hatalar burada başlıyor, ABD'nin politikalarının hep aynı kalınacağına inanılıyor, ABD ile duygusal bağlar kuruluyor. Oysa ABD, bencilce kararlar alıyor. Zamanında Kuzey Irak Kürtleri bunu anlamadılar. O dönem ABD çıkarına olan Kürtleri destekleme politikasının bir anda son bulması sonucu onbinlerce Kürt öldürüldü Irak yönetimi tarafından. Barzani, bu durum üzerine eski "müttefik"i ABD'den yardım talebinde bulunsa da aldığı cevap olumsuz oldu. Ayrıca bu cevap zamanla ünlendi ve ABD'nin uluslararası müttefiklerine bakış açısını anlatmak için kullanılmaya başladı. Kessinger'ın Barzani'ye cevabı şuydu: "Operasyonlar misyonerlik çalışması (hayır işleri) değildir!"

ABD'nin hayır işleriyle arasının pek de iyi olmadığını, ABD'nin döneklikleri yüzünden Irak yönetimince katledilen on binlerce Kürt ve Şii noktasında görüyoruz. Bugün ise bunu bize Gürcistan gösteriyor, ölen binlerce Gürcü gösteriyor.. Umarım birileri bunu görüyordur..

Tatilde Kitap: Medeniyetler Çatışması..

Tatilde okunması hiç de gerekli olmayan kitaplar listesi yapılsa, Samuel Huntington'un Medeniyetler Çatışması adlı çalışması liste başı olur sanıyorum. Oldukça bilgi dolu ve kaliteli bir çalışma olmasına rağmen Akdenize karşı  oturup okunacak bir kitap değil Medeniyetler Çatışması. Buna rağmen alternatiflerimin olmaması sebebiyle bu kitaba devam ediyorum..

Medeniyetler Çatışması senaryosu içerisinde bize İslam Medeniyeti düşüyor. Batı Medeniyeti'ne dahil sayılmıyoruz haliyle. Bu noktada kendimizi Batı, Hıristiyan Medeniyeti karşısında oldukça edilgen gördüm. Batı, medeniyetler çatışması içerisinde karşısında durduğu İslam Medeniyeti'ni kendi kafasına göre şekillendirebilecek güce ulaşmış. Oysa Çin ve diğer medeniyetler kendi başlarına evrimsel bir süreç içerisindeler. İslam Medeniyeti ise Batı'nın dilediği kalıplara çoktan sokuluyor. Bu noktada düşünce insan, Batı'dan ithal "Ilımlı İslam"ın İslam'a en büyük hakaret olduğunu görebiliyor.

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.