| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

17 "eğitim" etiketi kullanan gönderi (sayfa 2)"eğitim" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Eğitimin Ahlaklı Bireyler Yetiştirme Misyonu

çocuk12 Eğitime ve öğretime sıklıkla yer veriyorum bu satırlarda. İnsanın eğitimle biryerlere gelebileceğine inanıyorum: insanı, eğitimsiz eksik sayıyorum. Bu noktada Türk Eğitim Sistemi'ni de eleştirmek durumunda kalıyorum çünkü kıstas alıdğım eğitim sistemi olması gerken sorunsuzluk noktasından çok çok uzaklarda..

Yazık ki, halkımız bu aksak sistemde bile ilk okul dört seviyesinin ötesine geçememiş durumda. Evet, halkımızın eğitim seviyesi ilkokul dördüncü sınıf! Peki ya ahlak seviyesi? İnsanımız sizce kaçıncı sınıfta, veya olduğu sınıfa kadar MEB nasıl bir ahlak sundu insanımıza, bize?

Aldığım eğitim bu noktada genelleştirilebilecekse, kısaca şöyle özetlenebilir: Bir Çek artasözü açıklıyor MEB'in kurumlarından aldığım tüm eğitimin, ahlakın özünü: Asılan hırsız değil, birşey çalarken yakalanandır! Tanrıya şükürler olsun, derslerim her zaman orta derecede oldu: Kişiliğimi zedeleyecek kadar almadım, MEB kurumlarının sunularını!

Sınavlardan kaç puan alıdığım önemli oldu her zaman, nasıl bir kişiliğim olduğunu kimse önemsemedi! Sınavlarda kopya çekme imkanım varken çekmediğimi kimse görmedi, ödüllendirmedi! Tüm bunlar bana öğretti ki bu ülkede kağıtlar önemli, not defterleri önemli.. Eve giden karne önemli, babam sadece o karneye göre değerlendirecek beni.. Babama kızamam bu noktada, çünkü o da biliyor tüm Türkiye'de karnelerin kişilikle ilgili bölümünün yek "Pekiyi" olduğunu!

Ahlakımız, kişiliğimiz maalesef "pekiyi" değil. İlkokul öğretmenlerimizin hepsi ya yalancı, ya da çıkmadık candan umut kesmek istemediler zamanında.. Evet, o canlar çıkmadılar ama çok insanın canını çıkarttıkar. Bu ülkenin paralarını hortumladılar, yetim hakkı yediler vs..

Ahlakmış, yeme şimdi beni Okan! Eğer bu ülkenin en sevilen insanı olmak istersen, yapman gereken ahlaklı olmak değil.. Yapman gerken paranın olması, televizyon ve gazetelerde reklamını yaptıracak kadar paranın olması. Ahlaklı olmak bir rüya, belki de bir saçmalık..

Saçmalıyorum, ne mutlu bana!

"Lost" olduk çıktık :)))

lost Kayboldum ortalardan, hatta Elif'in tabiriyle "Lost" oldum çıktım )) Dizi beni çok çarptı, sarstı falan diyemem ama yeteri kadar etkiledi. İki günde on beş bölümü devirdik, şimdi de hemen yanı başımda izlemediğim beş bölümün daha DVD'si duruyor. Dizi bizim dizi kültürümüzden oldukça farklı, bir kahraman ve çevresindeki ezik-aksak kişiliklerden oluşmuyor: Fazlasıyla gerçekçi ve hayata dair. Malumuz ihtiraslar, hırslar, tutkulu aşklar ve çok daha fazlası...

Diziyi izlerken sosyal bilim okuyan herkesin bu diziyi izlemesi gerektiğini düşündüm. İnsanların yeni bir hayata başlamalarını, ortalıkta para yokken mübadelenin nasıl yapıldığını ve iş bölümünün zamanla nasıl geliştiğini dizinin sahnelerinde çok güzel gördüm. Otoritenin, liderliğin ve çok daha fazlasının yansımalarını seyrettim.. Bu noktada aklıma hoş bir fikir gerdi, sosyal bilimleri bir filmler dizisi aracılığıyla insanlara çok güzel anlatabiriz! Özellikle bunu üniversitelerde uygulayabiliriz: Lost veya bu noktada daha fazla işimize yarayabilecek bir dizinin sosyal açıdan dökümünün yapılması bence mükemmel bir uygulama olacaktır. Hem kalıcı, hem de fazlasıyla eğlenceli!

Olumsuz eleştirilere gelecek olursak, ne yazık ki yok değiller: Hatta biraz fazlacalar. Mesela ben bindiğim hiçbir uçakta bu kadar güzel kızı ve bir o kadar da yakışıklı çocuğu bir arada görmedim. Tanıdığım kadarıyla da insanlar böylesine bir kazanın üzerine, yerde cesetler yatarken böylesine rahat bir psikolojide olamazlar: Mesela "sarışın aptal" rolündeki kızımız gibi güneş yağı, parmak arası plaj terlikleri ve havlusuyla bir güzel güneşlenemez.. Ayrıca bildiğim kadarıyla hiçbir uçakta kocaman bir balta bulamazsınız, oysa kahramanlarımızın odun kestikleri çok güzel bir baltaları var.. Gerçekçi bakacak ve her sahneyi zihnin süzgecinden geçireceksek pek çok yanlış görme imkanımız var. Ama bence zamanı değil; cipsimi yer kolamı yudumlarken fena gitmiyor Lost.. Eskiden nasıl Rambo'nun kaç adam öldürdüğü perdenin alt köşesinde sıralanıyorsa, bugün de Lost sıralıyor birşeyleri: Kötü olan gerçeklikle pek yüzleşmemesi, iyi olan her geçen zamanda Batı sinemasının gerçekliğe yaklaşması..

Artık Zor Düzelir Bu Ülke

eğitim Umarım yanlış bir değerlendirme sonucu atılmıştır bu başlık. Az önce okudum DemotikE'de. Üzüldüm, geleceğe dair karanlık görüler sıralandı beynimde. Korktum!

Yanlış bir değerlendirme olmuştur umarım, en azından abartılmış bir değerlendirme! Yok ama bir türlü çürütemiyorum bu iddiayı: Artık Zor Düzelir Bu Ülke!

"Neden düzelmesin ki?" diye sorasım geliyor ama soramıyorum. Cevabı gözümün önünde: OECD 2007 Eğitim raporu ortadayken harbiden Artık Zor Düzelir Bu Ülke!

Raporda neler yer alıyor, hepsini sıralamayacağım. Beni ilgilendiren, ki işin en acı tarafı da bu, noktası: Raporda Türkiye, üniversite ve lise mezunu ortalamasında en sonda yer alıyor. Eğitime en az kaynak ayıran ülke ise yine Türkiye...

Rapor ortadayken ve günlük hayatta bu raporun hiç de gerçeklerden uzak olmadığını deneyimlerimizle tasdik etmekteyken, harbiden Artık Zor Düzelir Bu Ülke!

Sözü bitirirken Fakir Baykurt'tan bir alıntıyla bitiriyorum. Kaçakyayın dergisinin 1.4.06 yayınından kestiğim bir bölüm, saklamıştım bugün değerleniyor: Ülkemizde Cumhurbaşkanımız da dahil, hiçbirimiz ilkokulu bitirmemiş durumdayız. İlkokul üçüncü sınıftan, okulu bıraktmış durumdayız. Şu an bile imza yerine parmak basanlar, nüfusumuzun dörtte biri. Ben değil, istatistlikler böyle diyor.

Gel de çığır çığırabildiğin kadar: Yaşasın Cahiller Demokrasisi!!! Acı ama bu hal değişmedikten sonra harbiden Artık Zor Düzelir Bu Ülke!

15 Ekim, Action Day ve Tabii ki Çevre

çevre Bugün uluslararası bir kampanyaya okuduğunuz bu satırları yazarak katkıda bulunmaya çalışıyorum. Mevzumuz "çevre" ve "Action Day"...

Bugün milyonlarca blog yazarı tek bir ağızdan "çevre" diye haykıracak, herkes kendince birşeyler ortaya koymaya çalışacak. Çok iyi düşünülmüş bir çalışma, birşeyleri teker teker anlatmaktansa bir anda hep birlikte anlatmak daha etkili oluyor inancındayım. İşte bu sebeptendir ki bu satırları kaleme alıyorum ve "Action Day" adı verilen bu organizasyonu destekliyorum...

Çevreyi nasıl katlettiğimizi falan anlatmayacağım şimdi burada, zaten hepimiz bunu çok iyi biliyoruz. En azından bilmiyor olsaydık çevreyi bu kadar rahat kirletemezdik. Çevre kirlenmesine dur demek için neler yapılmalı, onları da aşağı yukarı biliyoruz. En azından ben, hiçbir araştırma yapmadan: ampüllerimizi enerji tasarruflularıyla değiştirmemiz gerektiğini, dişlerimizi fırçalarken veya traş olurken suyun akıp gitmesine bir dur dememiz gereğini biliyorum. Bunları arttırmak mümkün elbette, daha iyi bir çevre için yapılması gereken eylemleri sıralayacak olursak eminim o hepimizin evinde olan x gazetesinin armağanı ansiklopedi ciltleri kadar yer tutuar. Bu noktada hatamız, yapılması gerekenleri sıralayıp insanlardan yapmalarını beklemek. Oysa karşımızdaki insanların eğitim ve kültür seviyesi ortada, Türkiye eğitim ortalaması ilköğretim dördüncü sınıf!!! Bu noktada yapılması gerektiğine inandığım en önemli şey, en azından gelecek olan günler için, yeni nesillere okul sıralarında çevre bilinci aşılamak olacaktır. Sözün özü, eğitim şart!!! Eğitimsiz bir toplumdan çevre bilinci beklemek yanlış...

Dünya'nın Güneş'in Çevresinde Döndüğü Büyük Bir Yalan!!!

ara Saçmalamıyorum, son derece ciddiyim! Bilimadamlarının Dünya Güneş'in çevresinde dönüyor safsatasına uzun bir süredir şüpheyle yaklaşıyordum ve bugün bunun gerçek dışı olduğuna emin oldum. Dünya Güneş'in etrafında dönmüyor, tabii siz şimdi lise fen kitaplarına fazla inandığınız için benim bu satırlarımı sallamayacaksınız ama ben son derece ciddiyim: Dünya Güneş'in etrafında dönmüyor! Dünya gücün ve bu güce sahip olmamıza sebep olan tek şeyin; paranın çevresinde turluyor. Hem de hiç durmayacakmışçasına...

Bu günkü mevzumuz para! Hani zat-ı şahane demiş ya "Para, para, para...", biz de demişiz ya "Varlığı bir dert, yokluğu kara..." Ben bu yaşıma geldim ama henüz varlığını dert edinmedim )) İşin karasını da umarım gözlerimi yumama kadar görmem. Parasızlık zor şeydir, pek yaşamadım ama tahmin edebiliyorum.

"Para Para Para" demişken Napolyon'u anmamak olur mu? Adam cihanı birbirine katmış ama sonunda doğru bir laf etmiş: Para, para, para... Sırf bu sebepten Napolyon'u eksik de sayıyorum, ne demek "para,para,para..."? Eksik söylemiş zat-ı şahane, ben diyorum ki; çok para, çok daha para, çok daha fazla para...

Şu Okan da ne paragöz adammış demeyin şimdi. Ben böyle değildim, malumunuz hayat böyle yaptı beni )) Paranın gücünü geç de olsa gördüm, kendi kendime sordum bu para ne mükemmel birşeymiş böyle? Düşünsenize paranız oranında adamsınız, paranız oranında seviliyorsunuz, paranız oranında lafınız geçiyor bu ülkede. Paranız kadar bu ülkede varsınız. Hatta paranız kadar bu dünyada varsınız! Bunu üzülerek olsa da gördüm, hayat paradan ibaret!!! Devlet hastanelerini, Türkiye'nin görülmeyesice şartlarını görünce anladım paramla var olduğumu. Üniversiteye katkı paylarını, kayıt ücretlerini ödeyince anladım paramla okuduğumu! Bu ülkede yurttaş olmak bile bedava değil, bir avuç toprağınız olsa bile vergisiz oturtmazlar sizi orda...

Böylesine basit bir fikir için bu kadar satır heba etmeyelim, zaten söyleyeceğimi en başında söyledim: Para para para...

En Tatlı Sabahlar Çokokremle Başlar...

Dün geç saatlere kadar msn'de çok sevdiğim bir dostumla yazıştım. Uzun uzun blogum ve geleceği hakkında tartıştık, planlar yaptık. İnsan kedisine ait olanı başkalarıyla konuşamıyor, yani genelde karşısındaki insan o olgunlukta olmuyor: sizi eleştiremiyor. İnsanın dostu, eleştirmesini bilmeli. Hatta yeri geldiğince hakaret etmesini de bilmeli, sizi engelleyebilmeli. Özge, işte benim için bu! İyi ki var ve isteğim üzerine aşağıdaki satırları kaleme aldı. Beni acımasızca eleştirmesini söyledim, o bunu kendi bildiği yoldan yaptı. Elçiye zeval olmaz, yorumlarınızı ona acımasızca yapabilirsiniz. En azından ben acımayacağım )) Şimdi söz sırası konuk yazarımız Özge Akkuş'ta...

“En tatlı sabahlar çokokremle başlar... çokokrem…”

Bunun yalanını doğrusunu karıştırmıyorum. Çünkü beni çocukluğuma götürüyor -o masum yıllara-. Portakal kabuğuyla karışmış kırmızı kalem kokulu pembe çöp kovasına, okuluma gidiyorum. Örgün kurumlara zincirlendiğim ilk zamanlar… Daha yedimi yememişim. Bir heyecan ki sormayın! Ama kitabı defteri tutmuşluğumuz, karalama yapmışlığımız var çok şükür. Neyse çizgi sıralamaya başladık; sağa doğru birinci sayfa, ikinci sayfa, üçüncü… şimdi sola birinci, ikinci, üçüncü sayfa… Her harfi birer sayfa yaz Allah yaz! Tam bitti derken; ses çıkarma yarışları başladı; heceler, kelimeler ve kahretsin ki cümleler! Ardından fişlerimiz geldi. Çocuğuz ya bu kelimenin bir eylem olduğunun farkında değiliz .-Kuyruk acımız olunca anladık.- İşte ben de kurdum dünyalar “fişler” üzerine. Mısırı en çok Ömer sevdi. Bir Işık tanıyamadım süt içirecek ama olsun! Çoğaldıkça çoğaldık… Sıfatlar, zamirler, kesirler geldi.

                                    Öğrendim.

                                                      Öğrendim.

                                                                       Öğrendim.

Aslında olduğumuz ilk, olduğunu sandığımız ikinci bölümüymüş kesrin! Payda büyüdükçe küçülürmüşüz… Aldırmıyordum bunlara ama öyle yerlerdeyim ki şimdi… Ah ah bakın bakın, tekrar bakın bana! Kâğıdım bile yok çizgimi yaslayacak. Çarpıldım bu suda aydınlatmaya çalışırken. Tecavüz etti, kime sevgiyle yaklaştıysam! Ezberden kalma bir şiir okuyayım belki severler dedim… Sarı pencerelerde örümcek ağlarına gömdüler, ama üfledim dağıttım.Sonra tek taraflı piçlerim oldu tecavüzden kalma…Gittim mavi ekranlara hibe verdim! Ne de yanlış yapmışım şimdi anlıyorum… Ve en değerlilerimden birine - sana – sesleniyorum! Evlatların en iyisini hak ediyor(herkesinki gibi değil) Onları bu soysuzluklara bırakma… Üşüyecekler, yalnız kalacaklar, zaman aşımına uğrayacaklar, kimse dokunmayacak.

Yapma ne olur, gel tatlıya bağlayalım şu işi. Kâğıdından özür dile, tutuver elini!

Sonunda ÖSS Beni De Öptü

öss Önce şöyle güzel bir ohhhhh çektim. Ne rahatmış insanın hayatında ÖSS denen bir zerzevatın olmaması! Kendime geldim yavhu

Hayatımın iki senesini verdiğim ve bu iki sene zarfında hayata dair çok az şey kazandığım ÖSS artık hayatımda yok. Ne bela bir şeymiş bu ÖSS, dedim kendime. O kadar bela ki, sonuçları görünce, artık ölsem de gam yemem dedim. Bu kadar mühim bir yer tutumuş yani hayatımda...

Sistem öğrencilere sıradan üniversitelere girme hakkı tanısa da öğrencilerden çok daha fazlasını alıyor! Bu yolda ölen, hastalanan insanlar dahi var. Tüm bunları görünce ve kendi deneyimlerimi de için içine katınca sormak geliyor içimden: Bize bunu mu reva gördünüz!?

Zaten LGS (Şimdi OKS deniliyor.) denen belayla uğraştık çocuk yaşımızda, daha düne kadar da ÖSS belasını başımızdan savmaya çalışıyorduk. (Şükür, savdık sayılır!) Ama dedim ya, tüm bu yaşadıklarımızı mı vefa gördüler bize!? Bu ülkenin gençlerine yapılan, daha geniş bir tabirle bu ülkenin insanlarına yapılanlar insanı yaşamaktan bezdiriyor!

Umarım bir gün, bu ülkenin insanları da yeteneklerine ve ilgi alanlarına göre meslek seçimi yapabilir. Umarım gelecekte milyonlarca összede genç insan oralarda kalmaz, depresyonlara girmez, hayatlarının en güzel günlerini zehir etmek zorunda kalmaz!!!

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.