| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

11 "felsefe" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"felsefe" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Nietzsche, Marx ve Tanrı

nietzsche Yerel bir haber sitesinde "Nietzsche, Marx Ya Da Tanrı'yı Öldürmek" başlıklı bir makale görünce şaşırdım. Ne de olsa yerel medyada Nietzsche'yi ya da Marx'ı okumak çok insana kısmet olabilecek birşey değil Türkiye'de. Hal böyle olunca da Adana Haber sitesinde, Mert Aslan imzasıyla yayınlanan makaleyi okumaya koyuldum. Sanıyorum, Mert Aslan'ı birileri fena halde kızdırmış, o da kinini bu makale ile kusmuş ve kendince toplumun bir kesimine ayar vermiş..

Beni ilgilendiren toplumun o ya da bu kesimi veya Mert Aslan'ın kendisi değil. Makale boyunca birçok bilgi ve mantık hatası yer alıyor; ben bu hataları paylaşmak ve düzeltmek gereği duydum. Konu da Nietzsche olunca sizlerin de ilgisini çekebileceğini düşündüm ve aşağıdaki düzeltmeleri sizlerle paylaşmaya karar verdim:

Mert Aslan, makalenin hemen başında şunları yazıyor: "Nietzsche’nin kayıtlara geçen en iri yarı sözü, büyük olasılıkla şudur: 'Tanrı öldü..' Aslına bakılırsa, bu sözü doğrudan kendisi söylememiş, 'Şen Bilim' adlı yapıtındaki bir deliye söyletmiştir. Kendi ifadesiyle, bu 'kaçık' gündüz vakti elinde bir fenerle çarşıda pazarda dolaşarak 'Tanrı öldü! Tanrı öldü!' diye bağırmaktadır. Ünlü filozofun ilgili yargıyı ortaya atma şekli, pek yaldızlı 'filozof' sıfatına yakışacak kadar akıllıcadır. Çünkü böyle bir sözü sadece bir deli söyleyebilir ya da ancak bir deliye söyletilebilir."

Öncelikle Nietzsche'nin "Tanrı öldü" söylemi sadece Şen Bilim'de yoktur. Bu sözü Zerdüşt de söylemiştir ve Zerdüşt bir 'deli'yi değil adeta bir 'peygamber'i canlandırmıştır. Zerdüşt'ün dediği şudur: "Tanrı öldü, ama insanüstü yaşıyor…" Ayrıca şunlar da Zerdüşt'e yani Nietzsche'ye ait söylemlerdir: "Artık başınızı kutsal şeylerin sırrına gömmeyin. Aksine, onu özgürce taşıyın.  Yaşama anlam kazandıran bir kafa taşıyın." Sözün özü Mert Aslan'ın yazdıklarının aksine Nietzsche inançsızlığı bir delilik olarak görmemekte, üstün insan olma yolunda önemli bir adım olarak görmektedir.

Mert Aslan şöyle devam ediyor: "Hıristiyanlığın tanrısının ölümünü ilan etmek, engizisyon mahkemelerinin bugün bile tüylerimizi diken diken edip aklımızı çıkaran işkencelerine ve endülüjans gibi sincice avutmacı uygulamalarına tanıklık etmiş olan Avrupa halkları nezdinde makul bir önerme olmuştur."

Nietzsche'yi ve Avrupa'nın bugününü okumamaktan kaynaklandığını sandığım hatalar bu paragrafta da devam ediyor. Nietzsche "Hıristiyanlığın tanrısı"nın öldüğünü iddia etmedi. Tanrı öldü, dedi. Onun bunun Tanrısı diye bir ayrım yapmadı, hemen her dinin Tanrı inancına muhalefet etti. Ayrıca bugün Avrupa hakları nezdinde Tanrı ölmüştür demek mesnetsiz bir iddia. Hayır, bugün Avrupa'da Tanrı yaşıyor. Avrupa'da inançlı insanların sayıları dünya genelinde de olduğu gibi ateistlerden çok daha fazla. Avrupalı engizisyon uygulamları sonrası Tanrı inancını öldürmemiş, Tanrı inancını Protestanlık ile tekrar yorumlamış ve kendince pekiştirmiştir.

İlerleyen satırlarda ise şu ifadeler yer alıyor: "Daha sonraları, Karl Marks bu fikre dört elle sarılmış ve dinin kitleleri uyuşturmak amacıyla kullanılan bir “afyon” olduğu savını öne sürmüştür."

Karl Marx nasıl oluyor da Nietzsche'nin "Tanrı öldü" fikrine dört elle sarılabiliyor, açıkçası ben anlayamadım. Marx, Nietzsche'den mi okuyor "Tanrı'nın öldü" önermesini? Nietzsche 1882'de ilk kez bir 'deli'nin ağzından "Tanrı Öldü" yazıyor. Yani, Karl Marx ölmeden hemen önce. Hal böyle olunca Marx'ın dini afyona benzetmesinin altında Nietzsche'yi aramak anlamsızlaşıyor. Çünkü, Marx belki daha Nietzsche'nin aklına "Tanrı öldü" demek bile gelmiyorken bu lafı söylüyor.

Marx Beni en fazla heyecanlandıran bölüm ise şu: "Osmanlı toplumunda hattatlık çok yaygın bir meslektir ve bu yolla günlük olarak Avrupa’da matbaaların ürettiğinden daha fazla yazılı metin üretilmektedir."

Bu noktada herhangi bir düzeltme yapmayacağım. Sadece bu mümkün müdür diye merak ettim. Acaba hangi kaynaklara atfen böyle bir iddiada bulunuluyor?

Makale içerisindeki mantık ve bilgi hataları tüm bunlarla da sınırlı kalmıyor. Ama amacım bağcı dövmek değil, sadece uyarmak ve makalenin yazarını tekrar okumaya ve düşünmeye davet etmek. Bu amacımı en iyi söz konusu makalenin yazarı anlar sanıyorum çünkü kendisi de yazının sonunda insanları okumaya ve düşünmeye davet ediyordu. Umarım kendisi de okur ve tüm bunları tekrar düşünür.

Baldur's Gate ve Nietzsche

Nietzschee Bilgisayar oyunları tarihinde çok ayrı bir yeri vardır, çokça insan tarafından aranmış ve çoğunca bulunamamış bir oyun.. Baldur's Gate! Bundan dokuz on yıl öncesinde evde bir efsane halini almıştı. Abim ve ablam ellerinde İngilizce-Türkçe sözlük, oturup Baldur's Gate oynuyorlardı. Oyunun CD kapları ise bilgisayar masasının en güzel köşesinde gururla sergileniyordu. O zamanlar için bir oyunun birden çok CD'ye çekilmiş olması pek rastlanır değildi, oysaki Baldur's Gate tamı tamına 5 CD ediyordu.. 1998 yılında verilen hemen her ödülü aldı Baldur's Gate. O, gerçekten bir efsaneydi..

Bayram münasebetiyle memlekete dönünce, dolapları karıştırdım; ne var, ne yok diye.. Baktım, efsane karşımda tozlar içinde yatıyor. O zamanlar bir çocuk olarak oyunu anlayamamış ve itilmiş olmamın acısıyla olacak, hemen oyunu bilgisayara yükledim. Az öncesine kadar da oyunu oynamaktaydım, ta ki oyunun başında Nietzsche'den alınan sözü sizle paylaşmaya karar verene kadar.. Oyunun konusu, insanlığın da en temel konusu olan: iyilerle kötülerin savaşı. Oyunda ise kötüler, aynen bugün de olduğu gibi, kana susamış canavarlar. İşte bunların üstüne, oyun yapımcıları Nietzsche'nin şu sözüyle başlatma gereği duymuşlar Baldur's Gate'i: "Canavarlar ile savaşanlar, kendilerinin canavara dönüşmemesi konusunda temkinli olmalılar.. Cehennem'e uzun bir süre bakarsanız, Cehennem de size geri bakar.."

Çevremizi kuşatmış yüz binlerce canavar varken, canavarlaşmamak zor! Ama asıl önemli olan da bu, insan olarak gelmek ve aynı insani duygularla gitmek.. Umarım, oyunda ve oyundan pek de farklı olmadığını düşündüğüm şu dunyada canavarlaşmadan kalabiliriz. Bunca canavar arasında; insan kalmak, insan kalabilmek zor ama gerekli..

Hayat Hoştur, Gerisi Boştur!

Hint düşünce dünyasının keskin kast sistemi ve dünyasal hazlara olan soğuk bakışı sebebiyle olsa gerek tüm bunlara bir tepki oluşuyor vakti zamanında. Egemen Aryanlara ve baskıcı Brahman rahiplerine karşı ezilen Çarvak halkı kendi felsefesini ve düşünce sistemini kuruyor ve diyor ki: "Sadece Brahman dini değil, tüm dinler yalan üzerine temellenmiştir. Tüm veda mitolojisi uydurmadır. Bunları uydurarak halkı köleleştiren rahipler ve Upanişadlar sahtekâr ve yalancılardır." Bu çıkışın ardından Çarvak materyalizmi şu çözümü sunuyor insanoğluna: "Hayat hoştur, gerisi boştur!"

Dinlerin tamamının gereksiz veya boş şeyler üzerine kurulduğunu düşünmesem de Çarvak halkının hayatın hoş olduğu tezine sonuna kadar katılıyorum. Bence, bu hayattaki en büyük eşeklik hayatın güzel bir şans olduğunu göremeden ölüp gitmektir. Hayat hoştur, güzeldir; pek tabii yaşamasını bilene! İşte bu sebepten diyorum ki gününüzü gün edin; çünkü o günler sayılı.. Hayatı bir azap veya ceza olarak görmeyin; hayatın güzel yanları kötü yanlarından çok daha fazla.. Hayat olabildiğince hoş.. Hayatınızı bir sanat eseriymişçesine yaşayın çünkü en önemli eseriniz yaşadığınız hayat olacak!

Ortaçağ, Rönesans, Aydınlanma ve Avrupa

Sosyal Düşünceler Tarihi adında seçmeli bir dersim var. Dersin içeriği insanı ve insana ait düşünceleri anlamlandırmaktan oluşuyor. İnsanı ve insana ait düşüncelerin gelişimini anlamak noktasında temel kaynağımız Doç. Dr. Ayhan Aydın'ın "Düşünce Tarihi ve İnsan Doğası" adlı kitabı. İlkçağ Felsefesi ile başlayan serüven 20. yüzyıl felsefesine kadar uzanıyor. İşte tam da bu noktada bir sorun su yüzüne çıkıyor: bu serüveni acaba bizler yaşadık mı? Yurdum insanı ortaçağ karanlığından kurtulabildi mi? Rönesans'la ışığa koştu ve sonrasında da Aydınlanma ile bilimin ışığına boğuldu mu?

Düşünce tarihi ve insan doğası diye Avrupalıların düşünce tarihlerini ve doğalarını inceliyoruz. Oysaki bizler onların yaşadığı süreçleri yaşamadık. Bizim bir ortaçağımız olmadı, olduysa da onlarla aynı zaman ve şekilde olmalı. Bir aydınlanmamız da, ne yazık ki, onlarınki kadar etkili biçimde olmadı. Tarihi, kazananlar yazdırdı; bunu biliyordum. Bugün görüyorum ki tarihte kazananların yazdıkları tek şey tarih değil. Biz bugün insan olarak Avrupalı'yı görüyoruz ve sadece onun düşünce iklimini tüm insanlığın düşünce iklimiymişçesine okuyoruz. Oysaki bu insanlığın diğer üyelerine yapılabilecek en ağır haksızlık.

İşte tüm bu sebeplerden dolayıdır ki, Düşünce Tarihi ve İnsan Doğası demek sadece Avrupa düşünce tarihi ve de sadece Avrupalıların doğası olmamalı. Bu topraklar da göz önüne alınmalı, bu topraklarda da düşüncenin, ağır aksak olsa bile, bir seyir izlediği kabul edilmeli. Bu toprakların ve üstündeki insanların varlıklarını, bu insanların da bir düşünce iklimlerinin olduğunu kabul etmediğimiz sürece Düşünce Tarihi'ni Avrupa sınırlarına hapsetmiş oluruz. İşte bu noktada genç akademisyenlere büyük işler düşüyor, bu toprakların düşünce iklimini, doğunun siyasi tarihini yazmak genç akademisyenlere düşüyor. Gördüğüm kadarıyla yaşlıcalarından daha çalışkan ve bilgililer. Onlara güveniyorum, inanıyorum..

Hata Yapmak ve Bilimsel Serüven Üzerine Deneme

Hayatta vazgeçemediğimiz şeylerden birisi hata yapmak, istesek de istemesek de zaman zaman hatalar yapıyoruz. Pek çoğumuz bu hatalarla değerlendiriyoruz kendimizi ya da diğer insanları. Hataları büyüdükçe, hata sahibini küçültüyoruz.. İşte bu sebepten dolayıdır ki bazen hata yapmamak için iş yapmaktan, üretmekten bile korkuyoruz.

Oysaki hata yapmak gereğinden fazla büyütülüyor. Ben hata yapmayı önemsemiyorum, hatalarımı da seviyorum. Çünkü en az doğrularım kadar hatalarımla da insanlığın o yüksek serüvenine katkılarım oluyor. Bilim çoğu zaman hatalarla kazanıyor. Bunu Yalçın Küçük, kendince özetliyor: "Ben bir görüşümün yanlış çıkmasından üzülürüm. Ama bilim kazanır. İyi olur."

Ayrıca çok üretmek, çok hataya da sebep oluyor. Bu sebepten bizim bir takım aydınlarımız üretmeden, eleştiriyorlar. Çünkü ürettikleri vakit, kendilerinin de hata yapacaklarını biliyorlar. Oysa ürten insanın hatası yararlıdır, gelişime açlan bir yoldur. Üreten insan hataları yüzünden eleştirilmelidir ama asla asılmamalıdır! Ürtim olan yerde hata kaçınılmazdır ve hata yapacağım diye üretmemek asıl ahmaklıktır! Balçiçek Palamir bunu bir mülakatında, sanırım Yeni Harman'dı, çok güzel kabullenmiş: "Üreten insan hata yapar, ben de yapıyorum."

Ayrıca hata yapmaktan korkmak, kendini fazla önemsemektir. Hata yaparak kendinden birşeyler vereceğini düşünmek kendini öncelikli görmektir. Oysa ben hiçbir zaman kendimi bu denli önemsemedim. Tartışmalarda bile kendi tarafımda değil doğrunun tarafında oldum. Kendi savımı doğru olduğu için değil doğruya ulaşma yolunda olduğu için savundum. Kendimi ve düşüncelerimi gereğinden fazla önemsemediğim için düşüncelerim yanlış çıkınca daha fazla mutlu oldum.

İşte günümüz gençliğinin sorunu da tam olarak bu. Tam yapılanamamış kişiliklerin içinden bir türlü çıkamıyorlar, hayata sadece kendi bedenlerinden bakıyorlar. Oysa ben daha yüz binlerce güzel insan bunların çok ötesinde. Hayata o bilimsel serüvenin bir parçası olarak bakıyoruz, o kutlu ve uzun serüvenin gözlerinden görüyoruz doğruları, yanlışları. Bu noktada zaten ben Okan Yüksel olmuyorum.. O serüvenin kendisi, o serüvenin ufak bir parçası oluyorum.. Bu noktadan sonra Okan Yüksel'in hata yapmasını da önemsemiyorum, çünkü ben Okan Yüksel olarak geçici, bu serüvenin bir parçası olarak ebediyim..

Yeni Bir İnsan Yaratmak, Kendi Ellerinizle..

Baba Çocuk Davranışçı psikolojinin kurucusu Watson "Bana bir çocuk verin her ne istiyorsanız yapayim." diyor. İsterseniz hırsız, isterseniz diplomat ya da sıradan biri. Watson için geleceği belirlemek işte bu kadar basit. İnsan doğanın sıradan bir parçasıdır. Tıpkı bir saat gibi mekaniğin kanunlarına göre işler ve en önemlisi de her sonucun bir sebebi vardır..

Watson'ı Pınar Türen'in "Denedim" adlı kitabında tanımış ve uzun zamandır kafamda kurduğum bir takım savları sağlam bir temele oturtma imkanı bulmuştum. Watson fikirlerimle birebir örtüşmese de büyük oranda aynı noktadayız. Bu ise; bana, düşüncelerimin sağlam bir temelde olduğunu gösteriyor.

İnsanın edilgenliğine, özellikle sosyal bilimlerin içerisine yavaş yavaş girdiğim şu günlerde daha fazla şahit oluyorum. Bunu yazılarımda da çok kez dile getirdim. Hepimiz edilgen bireyleriz, ailemizin ve toplumun birer sonucuyuz. Bu ne kadar kişiliğimizi etkiler, açıkçası tam olarak bilemiyorum ama büyük oranda etkileri olduğunu kendimde görebiliyorum.

Bu noktada ailelerimiz ya da toplum suçlanabilir mi, bilmiyorum. Yarın bizler de aynı statüde olacak ve bizler de çocuklarımızın hayatlarını büyük oranda çizeceğiz. Bu bir suçtan ziyade, insanın doğası sanıyorum. Yarın çocuklarımızı ister istemez şekillendirmek durumunda kalacağız. Çocuklarımız büyüdükleri zaman kendi kararlarını verdiklerini düşünseler bile çoğu zaman yıllar öncesinde bizim onlar için verdiğimiz kararı, kendileri veriyormuşcasına tekrar edecekler..

The Secret..

the_secret Blog yazarları birer birer yazınca kendimi ne zamandır eksik hissediyordum. Evet efendim, bu satırlar da benim "The Secret" yazımı oluşturuyor ) Artık ben de tam bir blog yazarı olacağım bu vesileyle

Öncelikle işin felsefesini anlatayim, bilenler bu paragrafı atlayabilirler, The Secret en kaba anlatımla insanların beyinlerinde istedikleri ve güzel şeyleri (yani hayalleri) var ettikleri sürece bunların olacağını iddia ediyor. Bu noktada da felsefe çekim yasasıyla temellendiriliyor ve güzel düşünceler güzel bir hayatı sizlere sunacaktır deniliyor. Tabii prpagandanın nimetlerinden fazlaca nasiplenmiş yayın ekibi bunu daha edebi ve inandırıcı sunuyorlar: "Birşeyi istediğin zaman, evrenin ruhunda bu istek, ruh oluşur ve isteğinin gerçekleşmesi için iş birliği yapar."

İşin felsefesi, insana ah keşke bu gerçek olsa dedirtecek kadar güzel. Açıkçası ben felsefenin anlatıldığı söz konusu DVD'yi izlerken bir çok kez gel-gitler yaşadım. Hala da olabilir taraftarıyım.. Zaten bu felsefeyle tanışmam "%100 Düşünce Gücü" ve ardından da "Sınırsız Güç" ile olmuştu, bu noktada The Secret bir sırı açıklamaktansa bilinen birşeyi "kendince" bilimsel temellere oturtuyor. The Secret, şunu soruyor: "Dünya'nın %1'lik kesiminin global gelirin %96'sına sahip olması sizce bir tesadüf mü?" Ardından bu soruyu tesadüf olmadığı noktasında cevaplıyor ve bunu iddia ettiği güzel şeyler düşünmek sırrına bağlıyor. Ben bunu bir sır'dan öte kapitalizme bağlıyorum mesela ve bu noktada The Secret tüm inandırıcılığını yitiriyor. Bir bakıma sadece kitleleri uyuşturma misyonu gözüme çarpıyor..

Ama iddialar da hemen yok sayılabilecek türden değil, yani yalan yanlış olduklarını da söyleyemem. Zaten güzel şeyler düşünmenin bir zararı olacağını da sanmıyorum ama hayatınızı da Televole izleyen taşralı kız moduna sokup sadece hayallerden kurulu bir dünyada yaşamayın derim. Hayatın gerçekleri var ve The Secret gerçekliği fazlaca su götürür bir felsefe..

Az Sözle Çok Şey Anlatmak...

Uzun zamandır yazıyorum, hayata olan bakışım görüşüm hakkında.. Bazen uzatıyorum, gereğinden fazla dönüp dolaştırıyorum lafı ama sonuçta anlatıyorum. Size saygımdan dolayı bu noktada kendimi frenlemeye de çabalıyorum..

Gün geliyor yazdıklarımı, uzun uzun yazdıklarımı okuyorum ve sonra da Aristotales, Ficthe veya Hegel'e dönüyorum. Adamlar çok dolular ya, çok...

Mesela benim hayatta tek başımayız iddiam ve onca yazım Aristotales sayesinde çok daha somutlaşıyor: Ne diyor Aristotales? "Dostlarım, dünyada dost yoktur.." Bunun dışında Ficthe ve Hegel'in de hakkını yememli.. Hayat bizden ibaret diyordum, Ficthe "Ben'in yarattığı dünya dışında hiçbirşey yoktur" diyor.. Ben tarihi gösteriyorum, birşey yapmalı diyorum; Hegel: "Tarihten aldığımız ders, tarihten ders almadığımızdır.." diyor..

Onlara bakıyorum, kendime bakıyorum ve kendimce söyleniyorum: Okan; daha yolun çok başındasın, oku okuyabildiğin kadar...

Boş Vermişim Dünyaya...

çocuk4 Fonda Nilüfer; estetiğin zirvesinde bir havayla söylüyor: Temmuz, Ağustos, Eylül... / Her Mevsimde Durma Gül / Hayat İnan Çok Kısa / Belki Çıkmayız Yaza...

Yaza çıkar mıyım, çıkmaz mıyım bilmiyorum; ilgilenmiyorum da... İlgilendiğim; her mevsimde durmadan gülmek, daha doğrusu gülebilmek. Hayata gelmişiz bir kere değil mi; gülmeyeceğiz de ne yapacağız? O güzelim tadları midemizde zulalamayacağız, sevgiliyle yağmurlu bir günde ıslanmayacağız da ne yapacağız?

On dokuzumda anladım ki, hayattan zevk almayı bilmemek ayıp! Gelmişiz bir kere, ne bu aptalca hırslar ve ne bu aptalca koşuşturma. Nereye koştuğumuzu ve kim için koştuğumuzun bilincinde bile olmadan ne bu koşuşturma? Bir durma ve günlerin geçip gittiğinin farkına varma zamanıdır bugün, en azından benim için. Dur be Okan, düşünmeden dur be yarını; bugünün tadını çıkart. Yarın gelsin önce bir, o zaman düşünürsün...

Hayat Bir Postmodern Roman!?

çocuk2 Hayat bir postmodern roman: Hiçbirimiz ondan aslında hiç bir bok anlamadığımızı itiraf edemiyoruz; eleştirmenler dahil... Bu noktada Tuna Kiremitçi'ye ben de katılıyorum ve insanların bu anlamsızlık içinde gereksiz onca şeyin peşinde kendilerini heba etmelerine bir anlam veremiyorum. Ey insanlık, anlam veremediğin bu hayat hızla gelip geçerken önünde iki seçenek var: Birincisi, bu kısacık hayatta saçmasapan soru ve sorunlarla uğraşmak. Diğeri, herşeyi unutup sadece geçip giden zamana zevkler ve anlamlar katmak...

Her iki yolun sonu da aynı; bastığın bu topraklardan yok olmak. Hayat kısaca, ölümden ibaret! Bu noktada hayatın kısalığının bilincinde olmak çok önemli. İnsan hayatın kısacık olduğunu anlarsa, gelip geçen anların değerini daha iyi anlayacaktır. Hayattını gereksiz mevzularla yıpratmayacak ve karartmayacaktır.Yüz yıl öncesinde beni bilen kimse yoktu, çünkü ben yoktum. İki üç yüzyıl sonra da beni bilen kime olmayacak, çünkü ben o zaman da var olmayacağım. Hal böyleyken nerde kaldı benim varlığım? Bunları düşünüyorum, düşünüyorum ama Descartes gibi varlığımı hissedemiyorum. Düşünüyorum, öyleyse varım demiş ya zat-ı şahane. Ben de düşünüyorum ama bende tık yok. Sanırım ikimiz farklı şeyler düşünüyoruz ))

Ana fikri meçhul bir yazı oldu bu seferki. Ama yine de ben bu yazıda vermek istediğim ana fikri açıklayayim: Hayat kısa bir rüya, yaşayabildiğini yaşa ve olabildiğince zevk al! Gez, toz, aşık ol, hayatın tadını çıkar. Ve daha önemlisi daha mutlu ve zevkli bir rüya için bol bol oku ve öğren. İnsan öğrenip, okudukça zevkleri inceliyor ve hayat daha güzel bir hal alıyor. Bu kısacık rüyada, bu satırları okuyarak beni de rüyanıza katmanız çok ince bir davranış ayrıca, bu sebepten sizlere minnettarım...

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.