| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

11 "film" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"film" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Tarımsal Kalkınma Modelleri ve Sanayi

Endüstri Türkiye gelişmekte olan ülkeler kategorisinde yer alıyor. Bu gidişle daha uzun yıllar bu kategoride yer alamaya da devam edecek.. Çünkü gelişimin temellerini hala tam olarak atabilmiş değiliz. Bugün gelinen notkada elimizde hala tarım var. Tarımın ötesine geçtiğimizi söylemek güç, özellikle de dünya böylesine bir gelişim süreci içerisindeyken!

Türkiye'nin ilk yerli otomobilinin üretim serüvenini anlatan "Devrim Arabaları" filminde, Devlet Başkanı Cemal Gürsel'in şu konuşması içinde bulunduğumuz durumu net bir biçimde ortaya koyuyor: "Türkiye'nin sık sık bir tarım memleketi olduğunu söylerler. Nitekim de doğrudur. Bir vapur dolusu pamuk karşılığı ancak birkaç otobüs alabiliyoruz. Ot satmakla neticeye varmak kadil değildir. Bu cihetle sanayi lazımdır."

Ne kadar doğru, sözler: Evet, sanayi lazımdır! Ciddi ciddi üretim yapmaya başlamamız, ürünlerimizle var olduğumuzu tüm dünyaya göstermemiz lazım. 21 yılını Anadolu toprağı üzerinde geçirmiş bir genç olarak, bu topraklarda birşeyler üretilemiyor olması, bizlerin sadece "pazar" olarak görülüyor olmamız beni fazlasıyla üzüyor. Üretmek istiyorum, başarmamızı istiyorum! Cemal Gürsel filmde yer alan bir diğer konuşmasında şunları kaydediyor: "Türkiye'de otomobil yapılmaz diyorlar. Bu tamamen kara bir düşüncenin mahsülüdür. Türk ulusunun kendi sanayisini yapacak kuvvete ve kabiliyete sahip olduğunu biliyorum. Bu memleket kendi otomobilini yapacaktır."

Buna ben de inanıyorum bu memleket kendi sanayisini kuracaktır. Bunu bizler yapacağız, kendi emeğimizle var olarak yarınların kalkınmış Türkiye'si!

9 Milyon Dolarlık Hayal Kırıklığı: AROG İzlenimleri

AROG Cem Yılmaz'ı oldum olası hak ettiği yerden çok çoook yukarlarda olan birisi olarak düşündüm. Bugün gelinen noktada, ne kadar da haklı olduğumu A.R.O.G sayesine yurdum insanı da görmüş oldu. Daha filimin reklamları yapılmada başlamadan önce, sözlükte şunları yazmıştım: "G.O.R.A. gibi ilköğretimin ilk dönemindeki çocuklara hitap edebilecek bir mizahla yapılmış filimsi. Düşünceden ve mizahtan o kadar uzaktır ki ismi bile ilkokul matığıyla ilk filmin tersten okunuşundan ibarettir."

Bugün ise bu söylediklerimi Türkiye'nin saygın oyuncuları, eleştirmenleri tekrarlıyor. Sinema eleştirmeni Bekir Hazar şunları söylemiş: "Bence film çok kötü ve basit olmuş. Beklentilerin çok altında bir film olmuş. A.R.O.G kesinlikle 9 milyon dolarlık bir film gibi durmuyor. (...) Gördük ki çocuk filmi olmuş resmen." Tiyatro sanatçısı Gülriz Sururi'nin görüşleri de Bekir Hazar'la aynı yönde. Sururi, A.R.O.G hakkında şunu söylüyor: "A.R.O.G, çocuk filminden öteye gitmiyor.."

Artık herkesin, kral çıplak demesinin zamanı geldi, de geçiyor. Cem Yılmaz gibi isimlerin "Türkiye'nin en iyi komedyeni" sıfatını hak etmediğini, Türkiye'nin bu kadar basit bir ülke olmadığını herkes görmeli. Bu tür isimlere ve böylesine başarısız projelerine övgüler yağdırmak, aslen yurdum insanına hakaret etmektir. Yazıktır, günahtır..

Hayat İnsana, İnsanlardan Nefret Etmesini Öğretiyor!

İnsan Ferhan Şensoy'lu "Son Ders" filminden bu söz. Eski solcu ve tabi 68'li bir sosyalist gencin yıllar yıllar sonrasında kurduğu holdingin genel müdür odasında sarf ettiği sözler bunlar: Hayat insana, insanlardan nefret etmesini öğretiyor!

Güzel insanlar tanıdım, içten insanlar.. Belki okuyorlardır, bilemiyorum; lisedeki arkadaşlarımı içten sevmiş ve onlardan da böylesine bir karşılık almıştım. Öncesinde de ilkokuldaki dostlarım da öyleydiler. Bir aile gibi olmuştuk, her şey içten ve güzeldi. Bugün, üniversitede de oldukça çok dostum var: Beni içtenlikle sevdiklerine inandığım ve benim de içtenlikle sevip saydığım..

Tüm bu güzel dostluklara rağmen, neden söze "Hayat insana, insanlardan nefret etmesini öğretiyor!" diye başlıyorum? Bunun sebebi şu olsa gerek, üç beş insan bozuntusunun onlarca ve belki de yüzlerce insana olan dostça bakışımızı etkilemesi! Bu bir bardak siyanüre benziyor; o bir bardak siyanür, tonlarca temiz suyu kirletiyor ve içilmez kılıyor. Bu insan bozuntuları da böyleler, tertemiz koca bir toplumu kirletiyorlar. Ve insan üç beş insan bozuntusu yüzünden tüm insanlardan nefret edebiliyor. Ama dostlar sağ olsun, onlar sayesinde görebiliyorum insanlığın içindeki o güzel cevherleri.. İyi ki varsınız ve yanımdasınız dostlar. Her birinize teker teker teşekkürler, iyi ki varsınız ve onlardan çoksunuz..

Mim Dalgası: Güzel Bir Sahne..

Bir günde ikinci mim'imi girerek kendi rekorumu kırıyorum Önder, beni Ajanda Blog'ta mimlemiş. Konumuz en sevdiğimiz filmin bir sahnesi veya hoşumuza giden bir video. Bundan uzun zaman önce, ki blog yazmaya yeni başladığım günlerdi, Zozo adlı bir film tanıtmıştım. Film bir çocuğun gözünden Lüban'da yaşanan savaşı konu alıyordu. (Tanıtım yazım için, tıklayınız.) Filmin çok etkileyici sahneleri var, bunların hepsini Youtube'ta arasam da bulamadım. Bu sebepten filmin tanıtımını aşağıda beğeninize sunuyorum, umarım beğenir ve filmin VCD ya da DVD'sini bir an önce edinirsiniz.. Bu vesileyle tekrar yazmak istiyorum, ey Imad Creidi küçücük yaşına karşın ne büyük oynamışsın?

Cumartesi Demek Film Demek..

Daha önceden duyurusunu yapmıştım, artık cumartesi geceleri film gecesi. İki haftada bir ya da zamanın cömertliği oranında her hafta karşınıza film eleştirilerinizle çıkacağım. Bu noktada kendimi de geliştirmek için çabalıyorum. Bol bol film izliyor, notlar alıyor ve en önemlisi ustaların eleştirilerini okuyorum. Şu sıralar bir teknik kitap arayışındayım ve önerilerinizi şiddetle bekliyorum.

Ayrıca artık her pazar "Pazar Konseri" adı altında bir klasik eseri sizlerle paylaşacağım. Bu noktada önerilerinizi ve isteklerinizi de bekliyorum.

Film noktasında, eleştirilerimi bloga uymayacak şekilde uzun yazdığım için bir bağlantıyla Divitt'teki sayfama aktaracağım. Bugünkü filmimiz "Kabadayı", eleştirimi okumayı arzu ediyorsanız Divitt'teki sayfama ulaşmak için tıklayın.

Bayram Ertesi Sinema: Mutluluk

mutluluk1 Bayram sandığımdan hızlı geçti. Herşey güzeldi, tek olumsuz nokta elimde bilgisayarımın olmasına karşılık internet bağlantımın olmamasıydı. Blogumdan ilk defa bu kadar uzak kaldım: tam 5 gün. Bu noktada blogumun hayatımda ne kadar da önemli bir yer işgal ettiğini gördüm. Blog yazamadığım beş gün boyunca içimde bir huzursuzluk vardı. Geceleri bu huzursuzluğu film izleyerek bertaraf ettim ve size anlatacak pek çok film birikti bu sebepten..

***

Sizlerle paylaşmak isteyeceğim ilk film, Zülfü Livaneli'nin aynı adlı romanından esinlenerek yapılan bir Abdullah Oğuz filmi: Mutluluk! Bu satırlarda sizlerle paylaştığım tüm filmler gibi "Mutluluk"un da en önemli yanı insana, insanlığa, en önemlisi insanıma dair olması.. Film ailesi tarafından ölümüne karar verilmiş güzel bir kızla, Özgü Namal, başlıyor; yurdumun kirli sayılan oysaki tertemiz kızlarından sadece birisinin, Meryem'in öyküsü "Mutluluk". Meryem'in mutluluk yolunda attığı adımları, kuzenini vurması için görevlendirilen Cemal'in hayata karşı duruşunu ve profesör İrfan Kurudal'ı izliyoruz beyaz perdede..

Çok güzel sahneler yakalanmış, görüntü yönetiminden her kim sorumluysa mükemmel bir işçilik çıkartmış. En önemlisi Zülfü Livaneli mükemmel bir eser yaratmış, yurdumun gerçeklerini acı da olsa bütün çıplaklığıyla yansıtmış aynı adlı romanının satırlarına. Üç tarafı denizlerle bezenmiş yurdumun çokak topraklarında yetişen Meryem'lerimizin balık nedir bilmediklerini izliyoruz beyaz perdede, deniz nedir görmediklerini ve çok daha fazlasını.. Bu noktada düşünüyorum da; Ey Devlet Baba, çocuklarının hepsi balık nedir bildiği gün baba yerine konulursun ancak! Bu sebepten sakın ola babalık ayaklarına şimdiden yatma!

Balık falan tefarruat da şu töre nedir?! Bir babanın kızının ölümüne hüküm vermesi nedir, vicdan bu mudur? Namus namus diye elini kana bulayan namusuzlardan yurdumun tertemiz Meryem'lerinin çektiği nedir? İnsanımın elinden alınan hayatı, elinden alınan gözleri, kulakları, dillleri..

Meryem'in öldürüleceği günün gecesi sona ererken annesi ölüm yolculuğu için Meryem'e abdest aldırıyor. Meryem soruyor: Horozlar niye ötmüyor? Annesi şaşırıyor, Meryem'in ne dediğini anlamıyor. Meryem tekrarlıyor: Horozlar ötmüyor artık.. Annesi cevap veriyor: Horozlar hep öter yavrum, kimi duyar kimi duymaz.. Meryem tüm masumiyetiyle: Ben artık duymuyorum demek, diyebiliyor. Annesi kızını ölüme yolcu etmenin tüm kederiyle: Sabah olmasını istemiyorsun da ondan.. diyebiliyor.

Medeniyet budur, şudur diye çok yazdım. Bugün de diyorum ki, medeniyet; yani bizim var edeceğimiz Anadolu medeniyeti Meryem'ler horozların sesleriyle güne gözlerini açtıkları gün var olacak! Horozların ötmediği bir Anadolu, günümüz Anadolu'su bize ihtiyaç duyuyor! Çalışma, bu karanlık kaderi değiştirme zamanı geldi artık.. AB'ye giden yolların köylerimizden, ahırlarda ölümü bekleyen Meryem'lerin yüreklerinden geçtiğini anlama vaktimiz geldi ve çoktan geçti...

Abartıyor muyum? İstatistikler abartmadığımı söylüyor: TBMM araştırma komisyonunun raporuna göre; son beş yılda 1.091 kızımızı namus ve töre cinayetleri sebebiyle toprağa verdik!

Türev; Aşkın, Sadakatin Türevi...

1091_afis_89211 Ne zamandır film tanıtmıyordum, izlemediğimden değil bu: sadece son zamanlarda iyi filmler rastgelmedi. Ben yazmak istiyorum ama sinemaya ve hayata dair satırlar...

Filmimizin adı Türev. Ben uzun zaman önce izledim, hatırlamadığım şeyler olabilir bu sebepten. Ama hatırladıklarım nispeten daha fazla, güzellikler hatırlıyorum bolca... Hayattan enstantaneler, hatta hayattan gerçekler hatırlıyorum... Gülçin Santırçıoğlu'nun o mükemmel güzelliğini, beni nasıl da etkilediğini hatırlıyorum...

Filmin konusunu da hatırlıyorum tabii ) Güzel bir kızımız, ki bu güzeli Gülçin Santırçığlu canlandırıyor, erkek arkadaşının sadakatinden kuşkulanır ve derin derin güven sorunları yaşanmaya başlar. Bu noktada akar film makimasında "insan"ın anlatılması, insan... Genç ve güzel kızımız, erkek arkadaşının onu aldatıp aldatmayacağını anlamak için en yakın arkadaşından erkek arkadaşını tahrik etmesini ister. Bu noktada tüm kıskançlıklar, tüm tutkular ve özellikle tüm o güzel duygular sarar filmi... İzleriz insanı, sadık olup olmadığını, hayatta tek eşli kalıp kalamadığını... En önemlisi sevgiliye verilen sözlerin önemini, belki de önemsizliğini....

İnsan çok güçlü değil, bunu görüyoruz Türev'de... Bazı şeyleri zorlamamak, birilerinin sınırlarını sarsmamak gerekiyor. Çünkü o aradığımız sadık erkek ya da kız her zaman çok uzağımızda ve hiçbir insan sizlerin veya benim "bir tanem" olacak kadar yüce değil. İnsan kusurlu, insan eksik bu noktada... Biz olmasaydık başkası olacaktı o çok sevdiğimiz insanın yanında, belki o gece babamızın mesaisi uzasaydı biz olmayacaktık ve bir başkası sarılacaktı yarin o güzel kollarına... Biz olmasaydık başkası olacaktı, işte bu sebepten zorlamamalı...

Ama ben de zorlamak istiyorum, emin olmak istiyorum... Onun sadık olduğunu görmek, bensiz yalnız başına kalacağına inanmak istiyorum... Çok şey istiyorum ama, insanım ve her insan gibi çok şey isteyip insanı tanımamazlıktan geliyorum...

Her Aşk Tek Kişiliktir ve Vassiliki...

vasiliki Dün kafam karıştı, oldukça fazla. Üzüldüm, sıkıldım. İnsanın beklediği birşeyin gelmemesi  ne kadar da kötü olabiliyormuş, bunu gördüm. Ardından da bir selam'ın insanı ne kadar mutlu edebileceğini tüm yüreğimle hissttim. O güzel "selam" gelene kadar gece bana zehir oldu, sigaraya başlamayı bile düşündüm )) Ama böylesine bir hata yapmaktansa güzel bir film izleyerek kafamı dağıtmaya çalıştım...

Evet bugün güzel bir filmi daha yazıyorum, bloguma. Uzun zaman oldu; iyi film izlemeyeli ve burada sizlerle paylaşmayalı. Filmimizin adı Vassiliki. Yunan yapımı, mevzu ise çok derin. İnsana dair bir film, en azından dünkü atmosferde ben filmin bu yanını gördüm.

Konu, güzel bir kadının 1949 Yunan iç savaşında dağa çıkan komünist kocasına yardım götürürken yakalanmasıyla başlıyor. Yakalayan faşist çavuş, faşisti hakaret olarak söylemiyorum çavuş gerçek bir faşist olduğunu kanıtlayacağını söylüyor çünkü, bu güzel kıza tecavüz ediyor. Bu pisliğin ardından kızı mahkemeye göndermek varken salıveriyor ve yeni bir aşk başlıyor. Daha sonra evlilik ve birbirliktekik. Hatta ilerleyen zamanda Vassiliki adlı güzel kızımız hamile bile kalıyor...

Film gerçek bir hayat hikayesinden alıntı. Bu bakımdan hayatı yansıtması bir yana hayatın içinden kopup geliyor ekranlarımıza. Bu noktada ben Vassiliki'ye pek sıcak bakamıyorum ama. Film onun ikinci aşkını her ne kadar kutsasa da ben açıkçası iğrendim! Böyle olmamlı ya, unutulmamalı sevilenler. İnsan eşinin kafasını kesen bir adamla aynı yatağı paylaşmayacak kadar miğdeli olmalı, insan sevdi mi tam sevmeli!

Ama olmuyor değil mi? Olmuyor. Üzülüyorum buna...

Ey Vassiliki hanım, umarım türevlerin hiçbir zaman hayatımda olmaz. Aksini kaldıracağımı sanmıyorum çünkü. Gerçi hayatın çok da güzel olmadığını ve daha da önemlisi her aşkın tek kişilik olduğunun bilincindeyim. Yazdıklarım sadece edebiyat, belki biraz özlem ve belki biraz da ütopya...

Korkuyorum Anne

korkuyorum_anne Bir film almak, izlemek ve sizlere anlatmak için yine başıma büyük dertler aldım. Ankara'nın bu bunaltıcı havasında bilgisayarımın başından kalkıp, onca yol yürüdüm ve sonunda zor da olsa korsan bir cd satıcısı bulabildim. Bulmuşken de cebimde ne varsa boşalttım tabii, eve girerken filmlerin yarısını çantama yarısını da babam kızmasın diye kemerime sokuşturdum. Anlayacağınız tüm bu eziyetlere sırf sizin için, gelin de şurada bir iki satır yazımı okuyun diye katlandım. İnanmadınız değil mi? İnanmayın zaten...

Gelgelelim "Korkuyorum Anne"ye. Eskiden olsa saklardım ama artık bunun zeka fışkırması olduğuna inandığım için sizden saklamayacağım: Filmin afişinden, filmin bir komedi filmi olduğunu ne hikmetse anlamadım; hatta daha abesi ilk başlarda filmin bir koku filmi olabileceğini düşündüm. Gel gör ki filmin afişindeki koca bir gülen suratın farkına varmam uzun sürmedi ve kendime uzunca bir süre güldüm. Bu bakımdan daha jelatinini açmadan beni güldüren ilk Türk komedi filmi olma özelliğini de taşıyor Korkuyorum Anne...

Film "İnsanlar ikiye ayrılır..." diye başlıyor. Önce şaka gibi algılıyoruz. Sağlık memuru Rasih bey insanları eğri basanlar doğru basanlar; komşusu terzi Neriman hanım ince belliler, kalın belliler; sünnetle başı belada küçük Çetin sünnet olmuşlar, olmamışlar; kocasız çocuk doğurmaya niyetli İpek sevdiklerine verdikleri hediyeleri geri isteyenler, istemeyenler diye insanları ikiye ayırıyor. Önceleri elbette bunlara bolca gülüyorsunuz, zamanla bu iddiaların aslında sizlere bir felsefe sunduğunu anlıyorsunuz. Bu ve daha burada saymaya fırsat bulamayacağım onca özelliği bakımından filmin sadece güldürmediğini, insana ve hayata dair pekçok şeyi içerisinde barındırdığını söyleyebilirim.

Evinin altında koca bir sinema olan ben her nedense bu filmden haberdar olmadım, dolayısıyla filmi alırken pek de kaliteli bir yapım olduğuna emin değildim. Kimlerin oynadığı hakkında en ufak bir fikrim dahi yoktu. Ne mutlu ki film korkularımı yersiz çıkarttı ve mükemmel bir oyuncu kadrosuyla karşımda dikildi. Filmde kimler yok ki? Ali Düşenkayalar (Bu isme dikkat!), Işıl Yücesoy, Köksal Engür, Şenay Gürler, Arzu Bazman, Bülent Emin Yarar, Turgay Aydın... 

Ali Düşenkayalar'ın yanına "Bu isme dikkat!" ibaresi koydum çünkü gerçekten de dikkat edilmesi gereken bir oyuncu. Filmde mükemmel bir oyunculuk çıkartıyor ve sizi en fazla o güldürüyor. Zaten filmin öyküsü de genellikle onun başından geçen olaylar üzerine kurulmuş:Korkuyorum Anne, Ali’nin geçirdiği bir trafik kazası ile başlıyor. Ali, kazada hafızasını kaybediyor ve filmin bütün ‘insanları’ kendilerini Ali’nin kafa karışıklığı ile gelen bir karmaşanın içinde buluyorlar.

Uzun lafın kısası, eğer düzgün bir film izlemek istiyorum diyorsanız bu filmi alın. Hatta alıp da bir kere izlemekle de kalmayın, iki ayda bir tekrar izleyin. Her izleyişinizde de Reha Erdem'e bu kadar güzel bir film yaptığı için teşekkür etmeyi unutmayın...

Not: Film hakkında bana inanmıyorsanız veya filmin resmi web sitesini görmeden film almamcılardansanız, buyrun: www.korkuyorumanne.com

Hayatımın Kadınısın

hayatimin_kadinisin Ali Bayramoğlu'nun not defterimin sayfalarına kazıdığım çok güzel bir sözü vardır: "Bir gün uyanırsın kelebeklerle çiçeklerle ilgili yazı yazmak istiyorsundur ve birşey olur, seni ciddi bir şekilde tekrar ülkenin kaderiyle ilgili düşünmeye zorlar" der. Fazlasıyla haklı Ali Bayramoğlu, ülkemin her an politikleşebilen bir havası var ve ben de bu havadan nasibimi fazlasyıla alıyorum. Bu noktada kültürel içerikli yazılarımı aksatmamaya çalışsam da arada bir onları gündemin ağır maddelerine kurban etmek zorunda kalabiliyorum. Ama bu gün böyle olmayacak, kendime söz verdim. Askeri müdahale olsa veya birileri vatan hainliğini aşikar etse bile politik tek satır yazmayacağım bu gün. An itibariyle; yaşasın sanat, yaşasın sinema modumdayım

***

Bu güzel modu yakalamışken siz okurlarımla değerli bir filmi paylaşma gereği duyuyorum: Hayatımın Kadınısın. Uğur Yücel'in yönetmenliğini ve senaristliğini üstlenip aynı zamanda esas oğlan karakterinli canlandırdığı, bize ait ve bizden olan izlenesi bir film Hayatımın Kadınısın. "Ev kadınları, arabeskçiler, müzik severlerin, foto roman sevenlerin, melodram sevenlerin gözleri yaşlı ama gülümseyen yüzlerini hayal ettim bazı sahnelerde."diyor Uğur Yücel... Ben de bu saptamada en fazla müziksever olabiliyorum, hayatımda foto roman okumuşluğum, ev kadınlığı yapmışlığım yoktur 

“Hayatımın Kadınısın”, Asuman ve Tayfur’un önüne geçilemez, büyük aşk hikayelerinin filmi. Daha doğrusu benim subjektif fikrim bu aşkın Asuman'dan çok Tayfur'a ait olduğu. Aşık Veysel misali Tayfurun aşkı olmasa Asuman'dan birşey olacağı yok filmde.

Filmin bir diğer dikkat çeken noktası da insanın damarından girmesi! Nasıl mı? Tayfur'un ağazından dökülen şu sözler kimi sarsmaz? Hayat esrarengiz ve biz hep firardayız kendimizden. Gerçekten de öyle değil miyiz, hangimiz demir atabildik kendi denizimizde? Hangimiz kendimizi başkalarından fazla düşündük, masaya yatırıp yargıladık?

Filmde insana ve hayata dair pek çok enstantane mevcut. Aşkı, acıyı, aile içi şiddeti ve her türlü sömürüyü, dostluğu, düşmanlığı, hayatta nerede olduğunun değil nerede olacağının önemini; kısaca hayatın güzelliklerini ve iğrençliklerini bir arada görmek mümkün. Kimi yerde içinizi ferahlatan, kimi yerde de üstünüze fazlasıyla baskı yapan ağır sahneler var filmde.

Ayrıca filmin VCD veya DVD'sini almanıza dahi sebep olabilecek, mükemmel sözler serpiştirilmiş filmin üzerine. Geçip giden zaman veya gelmeyen sevgili bundan güzel nasıl anlatılabilir: Geldi geliyor derken geçti gidiyor mevsimler demiş; ben de tam geliyor dedim hayatımın kadını, o gitti, gitti...

Sözün kısası, izlenesi bir film Hayatımın Kadınısın. Bir an önce biryerlerden edinmenizi ve bu tadı almanızı önerirken yazımı Uğur Yücel'in filmi hakkındaki yorumuyla bitiriyorum: Bu filmi seyirciler için yazdım. Gerçeğin romantizmini görüyorum resimlerde. Özlem ve göndermeler var eskilere, ama bu günün dilini konuşan, mahallemizdeki insanlar bunlar. Severek yazdım her insanı. Hepsi kırık kalpler…

Not: Yukarıdaki satırlarda http://www.hayatiminkadinisinfilm.net/  ve http://www.ntvmsnbc.com/ adreslerinden yararlanılmıştır.

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.