Tanrı Kral - Vatandaş Kral
Batılı devlet adamlarını, doğulu devlet adamlarından ayıran çok önemli bir özellik var. Tavırlarındaki, hareketlerindeki rahatlık ve sıradan olma çabası. Bana ve bizim gibi eski dünya halklarından olanlara bu sıradanlık çoğu zaman ilginç geldi, garipsedik; bazense bu kadar da olmaz diyerek yakıştıramadık. Konuyu biraz açalım.
George Bush'u düşünün. Sokağa çıktığında insanlarla şakalaşır, dalga geçer, kiminden bir makas alır, kimine bir beşlik çakar,
sıradan insanlar gibi köpek gezdirir,sabah koşusuna çıkar... Boris Yeltsin'in sekreteriyle, Berlusconi'nin bayan polis memuruyla, kameralar önünde tacizli şakalaşmalarını düşünün (rahat ve sıradan olmanın üst sınırı
) Batılı devlet adamlarının çizdikleri bu portre tek bir şeyi haykırıyor: ‘Bakın! Ben de sizler gibiyim.' Bunun nedeni ise çok açık. Meşruiyet kavramı.
Batının devlet adamı, meşruiyetini halktan alır. Halktan biri, yöneticiye ‘'Neden beni sen yönetiyorsun? Bizi yönetme hakkını neden bir başkasına değil de sana verelim?'' diye bir soru sorduğunda verilecek cevap açıktır: ‘‘Bunun nedeni beni sizlerin seçmesidir. Aslında benim de sizlerden bir farkım yok.'' diyecektir. ‘‘Ben sizleri, sizler adına yönetiyorum.'' Bir bakıma bu, ‘‘primus inter pares''durumudur.
Fransız Devrimi'nden önce parlamentoda yapılan bir toplantıda, konuşmacılardan biri şu cümleyi söyler ve çok büyük bir alkış alır: ‘‘Vatandaşlar, vatandaş bir kralın yönetiminde kendilerini bir kral gibi hissederler.'' Bu, Batılı demokrasi kavramının doğasını birebir yansıtan bir cümledir.
Şimdi bir de doğuya, eski dünyaya, yani kendimize dönelim. Doğu coğrafyasında yönetici meşruiyetinin kaynağı Tanrı'dır. Doğunun hükümdarı, ‘Neden bizi sen yönetesin?' sorusuna, batıdaki meslektaşlarının aksine şöyle cevap verirdi: ‘‘Bunun nedeni beni tanrının seçmesidir. Ben, sizlerden farklı ve üstünüm. Ben Tanrı'nın gölgesiyim.'' diyecektir. ''Ben sizleri Tanrı adına yönetiyorum.'' Doğu tarihindeki firavunlar, tanrı krallar, hükümdar-kilise (şeyh-ül İslam,halife) arasındaki ilişkiler, meşruiyetin ilahiyattan geldiği tezini destekler nitelikte. Tabi ki halkın da hükümdarına yüklediği moral anlamlar bu durumun karşılıklılığını da ortaya koyar. Kısacası hükümdar, tanrının kulları statüsünün bir üst basamağıdır.
Bu anlayış doğu halklarının genlerine işlemiştir. Bugün bile bu anlayışın etkisindeyiz; örneğin, birkaç gün önce İran devlet başkanının uzaya uydu fırlatılışı sırasında ‘Allahu ekber!' diyerek art arda tekbir getirmesi; halkına, yapılan her şeyin Tanrı adına yapıldığı inancını vermemiş midir? Davos krizinde, yanındaki gazetecinin omzuna dokunmasını hazmedemeyen başbakanın öfkelenmesi, ‘‘tanrı kral'' kroniğinin bir sonucu değil midir? Batılı devlet adamı halktan olduğundandır ki omzuna rahatlıkla dokunursun. Ama karşında, ülkesinde ‘‘Tanrı'nın gölgesi'' edasıyla oy alarak meşruiyet kazanmış bir devlet adamı varken, ona bu kadar şıradanmışçasına davranamazsın. Başbakanın öfkesinin sebebinin bir ölçüde bu olduğunu düşünüyorum.
Neyse. İlk yazı için uzatmamak gerek. Burada yazımı kesiyorum ve hepinize hoşbulduk diyorum. Türkiye'nin en güçlü blog yazarı olduğunu düşündüğüm Okan Yüksel'e, bana sayfasını açtığı için teşekkür ederim. Umarım güzel bir başlangıç olur. Düşüncelerimin hiçbir ideolojik endişe taşımadığımı, hiçbir ideolojik kaleye ait olmadığını üstüne basa basa belirtmek isterim. Umarım hepinizin ilgiyle okuyup tartışacağı düşünsel ürünler verebilirim.







