Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

7 tane "halk" etiketli yazı bulundu "halk" tagli diger ogeler resimler , videolar

Türkiye'yi Nasıl Buldunuz?

Çılgın Türkiye Şu son günlerde, siz de farkındasınızdır, Yalçın Küçük'le hiç olmadığım kadar içli dışlıyım. Bunun sebebi Aforizmalar'ını almış olmam ve dikkatle okumam. O kadar malzeme dolu ve zihin açıcı bir kitap ki herkese şiddetle öneriyorum..

Kitabın Edebiyat ve Felsefe bölümünde Türkiye'ye dair şu saptama oldukça ilgimi çekti: "Ben Türk aydını kadar kendisinin olmayana benzemek ve düşmanı da dahil karşısındakine kendisini beğendirmek için çaba harcayan başa bir küme tanımıyorum. / Her gelen yabancıya ilk söz olarak 'Türkiye'yi nasıl buldunuz' ve eğer erkekse, Türk kadınları ya da kadınsa Türk erkeklerini güzel bulup bulmadıklarını sormak artık bir Türklük kanıtı haline gelmiştir; Türkler ve aydınları bu soruların aşağılayıcı rengini bile göremiyorlar."

Sizce de haklı değil mi Yalçın Küçük? Üç kuruşluk değeri olmayan popüler kültür ikonlarına dahi kendimizin iyi olup olmadığını sormak, kendimizi onlara yargılatmak bir aşağılık kompleksi değil de ne? Artık buna bir son vermeliyiz, yurdum insanı kendisine olan güvenini başkalarının ağzından çıkacak iki üç kelimeye bağlamamalı.. Onlar ne derse desinler, kendisine güvenmeli bu halk..

Gündüz, Fenerle Milliyetçi Aramak..

Malumunuz bir zat-ı şahane, gündüz vakti elinde fenerle insan aramaya çıkar. Fenerini sokakta gördüğü hemen herkese yöneltir, sokaktaki hemen herkesi dikkatli bir şekilde inceler.. Sonrasında büyük bir hayal kırıklığıyla ve kalan gücüyle haykırır: "Ben canavarlar, ben hayvanlar görüyorum.. İnsan nerede, insanlar nerede?!"

Bugüne kadar gençliğin verdiği saflık ve inançla herkesi olduğu gibi düşündüm. Eğer birisi insanım diyorsa insandı, birisi ben milliyetçiyim diyorsa milliyetçiydi ya da sosyalisttim diyen birisi de sosyalistti benim için. Geçen süre zarfında anladım ki hiçbirşey ve hiçkimse sandığım gibi değilmiş. Ve işin en acısı en az milliyetçi olanlar en fazla milliyetçiyim diyenler, en az sosyalist olanlar ise sosyalizm propagandası yapanlarmış..

Bugün Türkiye'de, düşünüyorum da ne milliyetçimiz kaldı ne de milli bir şuurumuz. Bu toprakların halklarının haklarını savunacak bir tek milliyetçi kalmamış. Milliyetçi sıfatını gasbedip adlarının önüne ekleyenler ise bu vatanı ilk satacak olanlarmış. Bugün gelinen noktada, yurdum insanı sömürgeleştirilip sömürülürken kimse çıtını bile çıkartmıyor. Yurdum insanının canı, kanı pazarlanırken kimse milliyetçi olduğunu söylemesin. Milliyetçi olan, milletini yüksek ve yüksekte görendir!

Ben de bugün sokaklarda gündüz vakti elimde fenerle dolaşıyorum: Milliyetçiyim diyen o çok bilmiş abiler arasında milliyetçi tek bir kişi bulma umuduyla.. Yok ama bulamıyorum.. Şerefsizimiz, satılmışımız çok ama adam gibi milliyetçimiz yok.. Olsaydı bu millet bu hallere düşer miydi?!

Türkiye'nin En Çok Okunan Köşe Yazarı: Haydar Dümen

Köşe yazarları arasında keskin bir rekabet var, hemen hepsi en fazla okunan köşe yazarı olma telaşında. Bunu istiyorlar çünkü patronlarının karşısında okuyucu sayıları kadar anlamlı ve etkili olabiliyorlar. Önceleri yapılan araştırmalarda halka kimi okuduklarını sormuşlar, halk da haliyle Emin Çölaşan, Ertuğrul Özkök ya da Fatih Altaylı gibi isimleri vermiş.. Oysa büyük bir yanlış bu, Türkiye'nin en fazla okunan köşe yazarı ne Ertuğrul Özkök ne Fatih Altaylı ne de bir başkası. Türkiye'nin en fazla okunan köşe yazarı Haydar Dümen. İnsanlar belki bunu açıkça söylemekten çekiniyorlar ama tirajlar bize bunu haykırıyor..

Bir programda Haydar Dümen, ne kadar okuru olduğunu soran bir vatandaşa şu cevabı vermişti: "Posta'da yazmaya başladığım gün, Posta'nın tirajında 60.000 artış oldu. Bu da gösteriyor ki, beni takip eden en azından 60.000 okurum var.." 60.000 okur demek, neredeyse başlı başına bir gazete demek. Öyle ki Türk basınında 60.000 tirajı geçemeyen onlarca gazete var. Haydar Dümen, tek başına onlarca gazeteden fazla okunuyor ülkede. Hangileri mi bu gazeteler, sayayim: 57.000'le Yeniçağ, 55.000'le Taraf, 44.000'le Bugün, 42.000'le Radikal, 26.000'le Tercüman, 15.000'le Referans, 9.000'le Birgün.. İşte bu gazetelerin hiçbir tanesi Haydar Dümen kadar okunmuyor.

Bu durum iyi midir, kötü müdür; bilmiyorum. Burada yapabileceğim iki üç saptama var ama. Öncelikle şunu görüyoruz, halkımızın büyük bölümü cinsellik noktasında bilgisiz. Buna rağmen, ne mutlu ki, en azından bu noktada bilgi edinme telaşı içerisinde. Ayırca dünya genelinde genel geçer bir saptama daha çıkartabiliyoruz bu noktada: cinsellik satar ve sattırır. Posta gazetesi bunu anlamış olduğu için bugün Türkiye'nin en fazla satılan gazetesi..

The Shock Doctrine: Halkı Kıvamına Getirmece

İkiz Kuleler Şu son zamanlarda Akşam gazetesi bol bol bahsetti, öcesinde Serdar Turgut ve sonrasında da Oray Eğin köşelerinde yazdı. Neydi yazılanlar? Yazılanlar Naomi Klein'in "The Sock Doctrine" adlı teziydi. Tezin özü, bize şunları söylüyor: Devletler, toplumu normal şartlarda ikna edemeyecekleri kararları 11 Eylül benzeri şokların ardından kolaylıkla alabilirler. Örnek olarak, pek çok yerde sözü edilen 11 Eyül saldırılarını verdim. Amerikan kamuoyunun Afganistan'a ve sonrasında Irak'a yapılacak bir müdahaleye sıcak bakmaması, binlerce Amerikan vatandaşının öldürülmesiyle, yani "sözde" 11 Eylül saldırılarıyla sağlanmış oldu. Çünkü bu "sözde" saldırı sonrası halk büyük bir şok yaşadı ve hükümet politikalarına "kayıtsız şartsız" bağlanmak zorunda kaldı.

Şimdi ben bunları neden yazıyorum? Çünkü önümüzde halkın asla kabul edemeyeceği yalnız hükümetin karar almak durumunda kalacağı gelişmeler olacak. Bunlardan ilki ABD'nin İran'a olası müdahalesi. Türkiye'de yapılan kamuoyu araştırmaları böylesine bir müdahaleye halkın %90'dan fazlasının karşı olduğunu gösteriyor. Yani halk böylesine bir müdahale, daha da önemlisi Türkiye'nin ABD için bir atlama tahtası olmasını istemiyor. Bu noktada Amerikan gizli servislerinin ne haltlar yiyeceğini, yurdum insanını ne tür şoklara uğratacağını korkarak merak ediyorum. Acaba bizi İran'a sokmak için, ne halt yiyecekler? Kendi insanlarını bile öldürmekten çekinmeyen bu zihniyet, benim insanıma neler yapacak?

Bir diğer önemli konu ise ABD'nin Kürdistan projesi.. Bu projenin olabilmesi için, toprağın bolca kana ihtiyacı var. Bu kan bizim kanlarımız olacak Amerikan vatandaşlarının değil. Ve kardeş kanı döktürmek için çabalayacaklar. Daha geçen hafta bunun ilk adımını attılar. Güngören'de Kürçü PKK, Türkleri bombaladı imajı yarattılar, bir gün sonrasında ise Kerkük'te Türkler Kürt protestocuları bombaladı propagandası yaptılar. Her iki olayı da kimse sahiplenmedi. PKK bile, ben yaptım demedi. Kardeş kanı akıtmak için halkı şoka uğrattılar ama şokun seviyesi kardeşliğin seviyesini aşamadı!

Bu noktada halkın hemen herşeye sağ duyuyula yaklaşması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle terör noktasında, terör örgütleri saldırıları kabul etmedikçe olayları onların üzerine yıkmamalıyız. İşin içinde olabilecek bir CIA olgusunu da göz önüne almalıyız. Aynı coğrafyayı paylaştığımız insanlarla birlik ruhuyla ve kol kola hareket etmeliyiz. Herşeyi çok kez düşünmeli ve içimizde yaşayabileceğimiz bir şok sonrası oluşabilecek kinin kime hizmet edeceğini iyi değerlendirmeliyiz.

Not: Bu notu eklemek, eklememek noktasında çok kararsız kaldım. Asıl söylemek istediğim şeyi, maalesef yazamayacağım. Sizden ricam, Türkiye'nin çok, çoook yakın geçmişine bir göz atın; söz konusu tezin uygulamalarına dair başka birşeyler de görebilecek misiniz?

Not 2: The Shock Docktrine'i keşfetmeme sebep olan, dersimizde bu konu hakkında bir belgesel izleten değerli hocam Yard. Doç. Mert Gökırmak'a teşekkürler.

Not 3: Söz konusu belgeseli değil ama (Youtube kapalı, ondan.) Naomi Klein'in kendi ağzınından tezini anlattığı bir kaydı videolarımın arasına ekledim. Ulaşmak için, lütfen tıklayın.

Ve AKP Kapatılmaz..

Anayasa Mahkemesi Anayasa Mahkemesi, kısa ve orta vadede Türkiye'nin siyasal gelişimini kökünden etkileyecek bir karar verdi. Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'nın AKP'nin şeriatçı zihniyetlerin odağı olduğu yönündeki iddiası mahkemenin 11 üyesinin 10'u tarafından gerçekçi bulundu. Bu kanaate rağmen, mahkeme hukuken bir kapatma kararı almadı. Bunun yerine AKP'ye uyarı mahiyetinde hazine yardımlarının yarısını men etme cezası verdi.

Peki tüm bunlar ne demek oluyor? Öncelikle, mahkemenin Abdurrahman Yalçınkaya'nın kaygılarını haklı çıkardığını ortaya koymamız gerekiyor: Mahkemenin 11 üyesinden birisi hariç hepsi AKP'nin şeriatçı odakları bünyesinde barındırdığını kabul ettiler. Bu noktada ise AKP'yi kapatmaktansa nispeten daha hafif bir ceza olan hazine yardımlarını kesme kararını aldılar. Burada hem AKP'ye hem de topluma bir mesaj verdiler. AKP'ye verilen mesaj kendisiyle hesaplaşmasının gereği, aksi halde bir daha söz konusu olabilecek bir davada kapatılacağı yönündeydi. Topluma verilen mesaj ise Abdurrahman Yalçınkaya'nın iddialarının büyük oranda kabul edildiğiydi.

Sonuç hukuksal olarak nasıl değerlendirilir, onu zaman gösterecek. Siyasal olarak ise AKP kısa vadede bir rahatlama içerisine girecektir. Yalnız orta vadede, en azından yaklaşan seçim süreci içerisinde AKP'nin oy kaybı içerisinde olduğunu gözlemliyorum. En azından kamuoyu araştırmaları bu yönde sonuçlar veriyor. Anayasa mahkemesinin kararı eğer AKP'nin kapatılması yönünde çıksaydı, muhtemelen AKP'nin oy oranlarındaki düşüş bir son bulacak ve AKP'nin oy oranları tekrar artmaya başlayacaktı. Bu kırılma olmadı, Anayasa mahkemesi AKP'ye yüzbinlerce tepki oyu armağan etmedi: bunun sonucu olarak AKP oy kaybetmeye hala devam ediyor.

Sözün özü, Anayasa Mahkemesi AKP davasını kendi görüşünü de belirterek halka sevk etti. Halkın şu anki haleti ruhiyesi AKP yanında değil, bunun zamanla değişeceğini de pek sanmıyorum..

Son Sürüm Yönetim Sistemi: Tam Demokratik Oligarşi..

Senato Ne büyük anlam karmaşası :) Hem tam demoktratik ve hem de oligarşik.. Vay anasını.. Bana yurdum gündemini hatırlarıyor. Bundan aylar öncesinde "Demokrasi: Aristokrasinin Güzel Perdesi" başlıklı bir yazı kaleme almış ve şunları kaydetmiştim: "Demokrasilerde liderleri halk seçer, yalnız haklın seçeneklerini aristokrasi oluşturur. Sonuç itibariyle halk, aristokratların seçimleri arsından birşey seçebilecek kadar seçmendir. Bunun üstüne çıkamaz, kendi adayını var kılamaz. Buna maddi olarak da manevi olarak da yetkin değildir çünkü. Bu haliyle demokrasi, halk yönetimi görünümündeki aristokratik bir sistemdir."

Bugün yazdıklarıma derinlik ve uluslararası bir boyut kazandıracağım. Öncelikle aristokrasiden oligarşiye geçişi anlatayim: Artık demokrasilerde kararları bırakın aristokratları, sadece bir avuç insan alıyor. Bu insanlar parti liderleri. Bugün Türkiye'de ve daha pek çok demokratik ülkede yönetim halkın elinde olmaktan uzak, yönetim liderlerin tekelinde. Bu liderler seçim yasalarından faydalanarak milletvekillerini oluşturuyorlar. Halk kendi vekilini seçemiyor, sadece liderlerin seçtiklerini onaylayabiliyor. Kaç dönemdir Türkiye'de ön seçim yapılmıyor, ön seçim olmadıktan sonra her demokrasi yalandır!

Oktay Sinanoğlu "Türk Ayştaynı" Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu Semra Topçu ile yaptığı bir söyleşide tüm bunları açıkça dile getiriyor: Bizim seçmediğimiz ama seçmişiz gibi gösterilen birileri başımıza oturuyor ve bunlar ülkemizi perişan ediyorlar. Yani, halk istemediği halde Avrupa Birliği diye, küreselcilik diye, özelleştirmede özelleştirme diye tutturuyorlar. Sonunda fabrikalarımızı elimizden alıyorlar. Bütün tesislerimizi, herşeyimizi alıp götürüyorlar, yok ediyorlar. ... Derken "Değiştirelim, kanunları değiştirelim, yabancılar toprak alsın." Bu sefer haydi, gidiyor topraklar. Büyük çapta. Evet, bizim seçmediğimiz ama seçmişiz gibi duran birileri bizim canımızı okuyorlar. Prof. Sinanoğlu sözlerine olayı uluslararası bir boyuta taşıyarak devam ediyor: Öyle anlaşılıyor ki aynı şeyler Batı ve Doğu Avrupa ülkelerinde de oluyor: Birkaç fırka (parti) başkanının elinde aday listeleri. Listelerin nereden geldiği belli değil; bir başkan o kadar insanı nasıl tanıyacak? Ama liste yapıyormuş. Yani birçok ülkede kimsenin tepesindekileri seçtiği yok. Çıkarılan birtakım seçim kanunlarının incelikleri ile, aslında milletlerin kendi iradeleriyle birini seçmeleri engellenmiş oluyormuş. (...) Lehistan (yani Polonya), Çek, Slovakya, Estonya ve Macaristan gibi ülkelerde o kanunların şimdiki şekilleri seksenlerin sonlarına doğru geldi. Bizdeki 1983'te. Aynı kaynaktan mı geldiler de o kadar benziyorlar? Soru çok açık, tekrarlıyorum: Aynı (malum) kaynaktan mı geldiler de o kadar benziyorlar?

TRT Kürtçe Yayına Başlar: TRT Kürdi

TRT Logo TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin, TRT'nin bir kanalının sadece Kürtçe ve Farsça yayınlara ayrılması ile ilgili çalışmaların başladığını açıklamış. Hal böyle olunca da yurdum insanı konu hakkında tartışmalar yapmaya, teoriler üretmeye başlamış. Ağırlık kazanan iki görüş var; birisi bunun AB'ye verilen tavizlerden birisi olduğunu, bir diğeri de bunun kardeşliğe yapılmış bir katkı olduğunu savunuyor..

TRT'nin Kürtçe yayın yapmasını ben biraz Diyanet İşleri Başkanlığı'na benzetiyorum. Diyanet İşleri Başkanlığı, halk dinini başkalarından öğrenip de rejim muhalifi olmasın amacıyla var. TRT'nin Kürtçe yayınları da bu amaç doğrultusunda yapılacak, Kürtler birşeyleri başkalarından öğrenmeyip de rejim muhalifi olmasınlar diye.. Bu oldukça yerinde bir karar, çünkü Kürtlerin ROJ ve benzeri ideolojik yayınların dışında pek de alternatifleri yok. Bu noktada yapılan çalışma bir alternatif olacaktır.

Konu hakkında göz önüne alınması gereken birşey de nasıl (Kürtçe) konuşulacağından ziyade nelerin konuşulacağı olmalı. ROJ TV ve benzerlerinin programlarıyla rekabet edecek programlar yapılmalı. Bu noktada resmi bir kanal, resmi söylemleri olan bir kanalın çerçevesi çok da geniş olamayacak. Diyorum ki Türkiye tarafında, özel bir kanal çok daha başarılı olabilir..

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.