| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

44 "hayat" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"hayat" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Başarılı Olmak Ya Da Olmamak?

çocuk12 İnsanları kabaca aptallar, orta zekalılar ve ileri zekalılar olarak üçe ayırsak bu üç gurubun dağılımı şöyle olacaktır: Aptallar her yerde vardır. Orta zekalı insanlar çoğunluktadır. Toplumlar daha çok bu tür insanlardan meydana gelir. Doğa, şaheserleri, yani ileri zekalı insanları da seyrek olarak yaratır.

Elif Şafak, Baba ve Piç'te bu üç gruba dair şöyle bir saptama yapıyor: "İnsanların ezici çoğunluğu asla düşünmez, düşünenler asla ezici çoğunluk olmaz." Sözün özü hemen her toplumun büyük bir bölümünü düşünemeyen beyinler, aptallar oluşturur. Böyle bir ortamda da, pek tabii, başarı hazmedilemez!

Bugün Türkiye'de, hemen her yerde başarılı olmanın hazmedilemediğini görüyorum. Pembe Candaner, Sabah'ta, "İyi birşeyler yaptığınızda, o başarıyı paylaşmak yerine, savaş açma ruhu toplumumuzda maalesef sıkça görülen ve tedavisinde çok başarılı olunamayan bir hastalık. Çünkü alkışlamak yerine, o başarıya gölge düşürmekte üstümüze yok." yazmış, katılmamak elde değil. Bugün üniversitede de, iş hayatında da ve hatta sosyal ilişkilerde de başarı içten içe kötü karşılanır birşey. Bunun piskolojide de yeri var: "İnsanoğlu kendinden daha güçlü, daha bilgili, daha becerikli insanlarla karşılaştığı zaman 'Bu insandan bana zarar gelir mi?' diye bakar. Bu nesnel benin (Egonun) doğal işlevidir."

Sözün özü, "doğal olarak" Türkiye'de ve belki de dünyanın diğer taraflarında da başarı kıskanılır, kötülenir birşeydir. Böyle bir ortamda başarılı olmak cezalandırılır. Bizim tarihimiz ve bugünümüz bunun binlerce örneğiyle doludur. Hal böyle olunca da başarılı olmak, sivrilmek pek de zekice görünmüyor yurdumda ve ben de 21 yaşımda annemim babamın bunca yıldır neden "Sivrilmek iyi değildir oğlum!" dediklerini ancak anlayabiliyorum.. Sanıyorum anlamakta çok geç kalmadım, hala bir umut var..

Gereksiz Bilgi Bombardımanı ve Korunma Yolları

Medya4 Güzel bir kitaptan güzel bir söz okudum, üzerinde düşündüm, yazdım ve sizlerle paylaşmaya karar verdim. Üç çeşit bilgi vardır, yazıyordu kitapta: esaslı bilgi, faydalı bilgi ve lüzumsuz bilgi. Bu çerçevede düşünmeye başladım ve bildiklerimin çoğunun aslında birer "lüzumsuz bilgi" olduğunu gördüm. Bilmesine biliyordum ama bildiklerimin bana ne faydası oluyordu ki?

Örneğin, geçen günlerde düşen Air France uçağını, yüzlerce insanın hayatını kaybettiğini biliyordum veya İran'da yapılan seçimleri de biliyordum veya gündemin öne çıkan başlıklarını da.. Düşününce tüm bunların lüzümsuzluğuna kanat getirdim. Bana ne bunlardan? Air France uçağının düşmesinin benim hayatıma ne gibi bir etkisi olabilir? Ya da orada ölen yüzlerce insan benim hayatımda ne gibi bir değişiklik yapabilir? Hayır yapamaz! O uçak düşmeseydi de benim hayatım bugünkünden farklı olmayacaktı. Öyleyse neden bileyim ki Air France uçağının düştüğünü? Neden beynimi meşgul etsin bu lüzumsuz bilgi? Neden uçağın nasıl düştüğüyle ilgili teorileri üreteyim?

Bilim bunun adını "enformasyon bombardımanı" olarak koymuş ve sonuçlarını da saptamış: "İnanın, ihtiyacı olmayan enformasyon ile zihnini doldurmak suretiyle düşüncelerini ve yargılarını törpülemek, bu yolla kişinin bakış açısında daralmala sebebiyet vererek, neticede sağlıklı düşünmenin bir yerden sonra imkansızlaşmasına neden olmak."

Enformasyon bombardımanı her geçen gün etkisini arttırıyor ve bize düşen gözümüzü, kulağımızı kapatmak! Evet, yanlış okumadınız: enformasyon bombardımanından kendimizi korumak için gözümüzü ve kulağımızı kapatmalıyız. Sadece esaslı ve daha da önemlisi bizim adımıza faydalı bilgileri edinmekle yetinmeliyiz. Bu noktada haber kaynaklarımızı belirlemeli ve ilgi alanımıza dair bir haber kaynağından beslenmeliyiz. Örneğin mesleğinize ya da ilgi alanlarınızdan herhangi birisine dair bir blogtan veya bir dergiden.. Aksi halde başınıza gelecekleri bilim şimdiden öngörüyor: "...neticede sağlıklı düşünmenin bir yerden sonra imkansızlaşması..."

Doğulu Olmak, Batılı Olmak ve Sosyal Psikoloji Araştırmaları

İnek ve Dünya Oldum olası psikolojiye ve biraz olsun sosyal psikolojiye ilgi duydum, bolca kitap okudum. Bu okumalar sonucunda bende oluşan görüş, insanın olabildiğince edilgen bir hayatı olduğuydu. Ben dediğimiz şey bile onun bunun ya da şunun yaşamından etkilenerek oluşuyordu. Toplum bizi kendi içerisinde şekillendiriyor ve farkında olmadan "biz"i oluşturuyor ve biz de bunun farkında olmadan "biz"i toplumdan ayrı görüyorduk. Oysa ki hepimiz bu toplumun ürünleriyiz ve bu topluma bağlıyız..

Yapılan sosyal psikoloji araştırmaları bunu çok net bir şekilde ortaya koyuyor. Örneğin sizlere üç fotoğraf göstersem ve sırasıyla fotoğraflarda şunlar olsa: tavuk, inek ve bir miktar ot.. Siz bu üç fotoğraf içerisinde bir eşleştirme yapmak durumunda kalınca, muhtemelen ineği ve otu eşleştireceksiniz. Oysa bir Amerikalı tavuğu ve ineği eşleştirecektir. Çünkü bizler nesneleri birbirleriyle olan ilişkilerine göre sıralarken Amerikalılar sahip olunan ortak özelliklere göre bir sıralama yapacaklardır. Yine benzer bir şekilde yapılan araştırmada Amerikalı öğrencilerin "maymun" ve "panda"yı gruplaştırdıkları saptanırken, Çinlilerin ise "muz"u "maymun"la eşleştirdikleri saptanmış.

Peki tüm bunlar ne ifade ediyor. Tüm bunların benim için ifade ettiği şey, aslında bizlerin birer Doğulu olduğu. Evet, Batıya doğru gidiyoruz ama her birimiz birer Doğuluyuz. Yaşadıklarımızı ise ünlü filozofumuz Celal Yalınız gemi metaforuyla çok güzel anlatıyor: "Türkiye'de aydın geçinenler Doğu'ya doğru seyreden bir geminin güvertesinde Batı yönünde koşturarak Batılılaştıklarını sanırlar."

Alişan Kapaklıkaya ve Sevgi Okyanusu

Uludağ Üniversitesi'nin  her yıl düzenlediği Kariyer Günleri'ne bu yıl da fırsat buldukça katılmaya çalıştım. Pek çok üst düzey yöneticinin ve  çalışanın katıldığı kariyer günlerinde önümüzdeki kariyer alternatiflerini görme şansımız oluyor. Tüm bunların yanı sıra kariyer noktasında bizleri motive edecek insanlar da panellere, söyleşilere geliyor..

Zamanında NLP'ye oldukça ilgi duymuş birisi olarak, Alişan Kapaklıkaya'nın "İçindeki Uyuyan Güzeli Uyandır" başlıklı paneline katılmamazlık etmedim. Açıkçası, umduğumu tam olarak bulamadım. Alişan Kapaklıkaya'nın tüm sempatisine karşın içeriğin tamamen kişisel yaşanmışlıklarla bezenmiş olması ve bu yaşanmışlığın hiçbir psikolojik ders içermemesi hoşuma gitmedi. İnsanları güldürerek ya da duygularına oynayıp ağlatarak bir panel yapmak bence hiç ama hiç doğru ve daha da önemlisi etik değil.

Ayrıca Alişan Kapaklıkaya'nın övünürmüşçesine "anlattıklarımın hiçbirisi bilimsel değil" demesi de oldukça canımı sıktı. Yüzlerce yıllık bir temel üzerinde, dünden bugünlere uzanan üniversite gibi bir kurumun çatısı altında "anlatıklarımın hiçbirisi bilimsel değil" demek de ne oluyor? Bilimsel olmayan birşeyin bu kurumun çatısı altında işi ne olabilir? Alişan Kapaklıkaya'ya göre de "bilim dışı" olan bu panelin, bırakın üniversite öğrencilerini, kaymakamlara, valilere ve kurmaylara da sunulduğunu duyduğumda ise yurdumun içine düştüğü duruma içim acıdı.

Tüm bunlara karşın, panelde hoşuma giden şeyler de olmadı değil. Alişan Kapaklıkaya kendisini dinletmeyi iyi biliyor, iyi bir konuşmacı. Panel boyunca sıkılmıyorsunuz. Ayrıca eğitim bilimleri noktasında şu sözünü oldukça takdir ettim ve not aldım: "İnsanlar salatalık seçiyor, ayakkabısını seçiyor ama hocasını seçemiyor.." Çok yerinde, çok güzel bir saptama.. Söylediği şu sözü ise hayatıma katmaya çalışıyorum, sizler de katmaya çalışın: "İlerde birgün, ilerde hiçbir gündür!"

Sözün özü, iyisiyle kötüsüyle bir panel geride kaldı ve Alişan Kapaklıkaya hakkında bir görüşüm oldu. Az da olsa hayatıma birşeyler katabildim. Umarım Alişan Kapaklıkaya bu satırları dikkate alır ve en azından üniversite çatısı altında daha bilimsel paneller gerçekleştirir. Böylece öğrenciler bilimsel bir temeli, sıkılmadan oluşturabilirler..

Salvador Dali: Gerçek, Sahte ve Yarı Gerçek Yarı Sahte Anılar..

Salvador Dali Dün akşam üzeri televizyonda gezinirken Ayhan Sicimoğlu'nun sunduğu, SKY Türk ekranlarındaki, Renkler programına gözüm takıldı. Programın bu bölümünde Salvador Dali için hazırlanmış bir müzenin geniş salonlarında Dali'ye ve ailesine dair fotorğaflar sunuldu.. Ayhan Sicimoğlu da bilinen üslubuyla hem fotoğrafları yorumladı hem de Dali'nin resimlerini anlattı..

Laf lafı açarken, iş Salvador Dali'nin anılarına geldi. Dali'nin anıları ve anıya bakış açısı beni oldukça şaşırttı. Salvador Dali, anıları kendince üçe ayırıyor: birinci gruba gerçek anılarını, ikinci gruba sahte anılarını ve nihayetinde üçüncü gruba da yarı gerçek yarı sahte anılarını koyuyor. Tüm bunların ardından da en güzel anıların, en azından kulağa en hoş gelen anıların, sahte anılar olduğunu söylüyor.

Sahte anıların güzellikleri noktasında ben de Salvador Dali'ye katılıyorum. İnsanın hayal gücü, yaşanmamış onca şeyi öylesine güzel bir şekilde yaşanmış kılıyor ki insanın bu sahte anılara inanmaktan başka çaresi kalmıyor..

Yeni Bir Hayat, Gerisi Bayat..

Hayat oldukça durağan olmaya başladı, yeniye dair hemen hiçbir şey yok hayatımda. Herşey monotonlaştı, geride kalan beş aylık süreçte kendime çok ama çok az şey kattım. Ama buna bir son vereceğim! Kendimi yeniden inşa edeceğim. Pek tabi ki, tüm bunlar "ha" deyince olmayacak ama bu süreç sonrasında dönüp geriye baktığım zaman birşeylerin değiştiğini göreceğim.

Hayatımda çok şeyi değiştirmek istiyorum, bunca zamandır alt yapısını oluşturduğum tüm değişiklikleri hayatıma yansıtmamın zamanı geldi. Artık yeni bir Okan, yeni bir ben olacak.. Bunun tüm hayatıma, dosta düşmana ve tabi ki bloguma da yansımaları olacak. Bunca zamandır bloguma gösteremediğim ilgiyi bu süreçle beraber olabildiğince göstereceğim.

Sözün özü, bugünden sonra karşınıza farklı bir Okan, farklı bir blog ile çıkmaya çalışacağım. Umarım kısa zamanda uzun yollar kat edebilirim, edebiliriz..

Ve Tekrar Üniversite..

Bayram tatilini tam bir hafta uzattıktan sonra tekrar Bursa'dayım. Bursa, her zamanki gibi yeşil ve güzel.. İnsanlara karşı sıcak bir yüzü yok, hatta soğuk bir vizyonu olduğu bile söylenebilir ama her nedense seviyorum bu şehri..

Dersler de Bursa'yla ve üniversiteyle birlikte başladı, doğal olarak. Vizeler fena değildi, en azından iki AA geliyor. Finalde çok daha iyisini yapmak için çalışma, çabalama zamanı da geldi. Bir ders haricinde, betimsel istatistik, diğer tüm derslerde "mükemmel" başarı seviyesine ulaşma kararı aldım. Hayatımda ilk defa %100 başarı için çabalayacağım, hayırlısı.. Bakalım ne olacak, ilerleyen süreçte yine bu satılarda paylaşacağım.

Baldur's Gate ve Nietzsche

Nietzschee Bilgisayar oyunları tarihinde çok ayrı bir yeri vardır, çokça insan tarafından aranmış ve çoğunca bulunamamış bir oyun.. Baldur's Gate! Bundan dokuz on yıl öncesinde evde bir efsane halini almıştı. Abim ve ablam ellerinde İngilizce-Türkçe sözlük, oturup Baldur's Gate oynuyorlardı. Oyunun CD kapları ise bilgisayar masasının en güzel köşesinde gururla sergileniyordu. O zamanlar için bir oyunun birden çok CD'ye çekilmiş olması pek rastlanır değildi, oysaki Baldur's Gate tamı tamına 5 CD ediyordu.. 1998 yılında verilen hemen her ödülü aldı Baldur's Gate. O, gerçekten bir efsaneydi..

Bayram münasebetiyle memlekete dönünce, dolapları karıştırdım; ne var, ne yok diye.. Baktım, efsane karşımda tozlar içinde yatıyor. O zamanlar bir çocuk olarak oyunu anlayamamış ve itilmiş olmamın acısıyla olacak, hemen oyunu bilgisayara yükledim. Az öncesine kadar da oyunu oynamaktaydım, ta ki oyunun başında Nietzsche'den alınan sözü sizle paylaşmaya karar verene kadar.. Oyunun konusu, insanlığın da en temel konusu olan: iyilerle kötülerin savaşı. Oyunda ise kötüler, aynen bugün de olduğu gibi, kana susamış canavarlar. İşte bunların üstüne, oyun yapımcıları Nietzsche'nin şu sözüyle başlatma gereği duymuşlar Baldur's Gate'i: "Canavarlar ile savaşanlar, kendilerinin canavara dönüşmemesi konusunda temkinli olmalılar.. Cehennem'e uzun bir süre bakarsanız, Cehennem de size geri bakar.."

Çevremizi kuşatmış yüz binlerce canavar varken, canavarlaşmamak zor! Ama asıl önemli olan da bu, insan olarak gelmek ve aynı insani duygularla gitmek.. Umarım, oyunda ve oyundan pek de farklı olmadığını düşündüğüm şu dunyada canavarlaşmadan kalabiliriz. Bunca canavar arasında; insan kalmak, insan kalabilmek zor ama gerekli..

Doğruyu bulmak..

Zaman zaman hayata dair farkındalıklarımı da paylaşmaya çalışıyorum bu satırlarda. Bugün de öyle bir zaman, hayata dair bir iki satır karalamak istiyorum. Meselemiz doğruyu bulmak, bunu daha da somutlaştırırsak, meselemiz doğru yolu bulmak..

Bugüne kadar doğrunun sadece zeki ve çok çok bilgili insanlar tarafından bulunabileceğine inanıyordum. Özellikle çocukluk dönemimde, dönemin verdiği saflık ve temizlikle, bilgi edindikçe ahlaklı olunacağına ve doğru yolda yürüneceğine inanıyordum. Bugün gelinen noktada hayatın o kadar basit ve insanların da o kadar iyi olmadıklarını çok iyi biliyorum! Doğruyu bulmak, ne bilgiyle ne de zekayla alakalı birşey.. Doğruyu bulmak zeka ve bilgi meselesinden çok, kişilik ve ahlak sorunu!

Hayat İnsana, İnsanlardan Nefret Etmesini Öğretiyor!

İnsan Ferhan Şensoy'lu "Son Ders" filminden bu söz. Eski solcu ve tabi 68'li bir sosyalist gencin yıllar yıllar sonrasında kurduğu holdingin genel müdür odasında sarf ettiği sözler bunlar: Hayat insana, insanlardan nefret etmesini öğretiyor!

Güzel insanlar tanıdım, içten insanlar.. Belki okuyorlardır, bilemiyorum; lisedeki arkadaşlarımı içten sevmiş ve onlardan da böylesine bir karşılık almıştım. Öncesinde de ilkokuldaki dostlarım da öyleydiler. Bir aile gibi olmuştuk, her şey içten ve güzeldi. Bugün, üniversitede de oldukça çok dostum var: Beni içtenlikle sevdiklerine inandığım ve benim de içtenlikle sevip saydığım..

Tüm bu güzel dostluklara rağmen, neden söze "Hayat insana, insanlardan nefret etmesini öğretiyor!" diye başlıyorum? Bunun sebebi şu olsa gerek, üç beş insan bozuntusunun onlarca ve belki de yüzlerce insana olan dostça bakışımızı etkilemesi! Bu bir bardak siyanüre benziyor; o bir bardak siyanür, tonlarca temiz suyu kirletiyor ve içilmez kılıyor. Bu insan bozuntuları da böyleler, tertemiz koca bir toplumu kirletiyorlar. Ve insan üç beş insan bozuntusu yüzünden tüm insanlardan nefret edebiliyor. Ama dostlar sağ olsun, onlar sayesinde görebiliyorum insanlığın içindeki o güzel cevherleri.. İyi ki varsınız ve yanımdasınız dostlar. Her birinize teker teker teşekkürler, iyi ki varsınız ve onlardan çoksunuz..

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.