| | Create free blog ( Türkçe , Русский , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

50 "hayat" etiketi kullanan gönderi (sayfa 4)"hayat" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Bir Mercedes Asla Sadece Bir Mercedes Değildir..

mercedes Başlık farklı, farkındayım ama bir o kadar da gerçek. Lise'de tipik ilk gençlik sohberlerimiz arasındaydı otomobiller; "ileride bunu alayacağım, yok yada şunu mu alsam" sohbetlerimizde konuşurduk bolca Mercedes'ler BMW'ler üzerine.. Ben idealist davranarak, orta sınıf bir aile arabasının üstünde bir model almayı çağ dışı, komik bulurdum. Bir insan nasıl olurdu da aynı amaca ulaşan iki araç arasında pahalı olanı seçebilirdi ki?

Üstünden uzun yıllar geçti, insanları ve en önemlisi toplumu daha iyi tanıdım zamanla. Gelip geçen süreç bana gösterdi ki, bir otomobil asla sadece bir otomobil değildir! Bir otomobilin görevi sadece sizi A noktasından B noktasına taşımak değilmiş, bu taşıma fiili sırasında sizin statünüzü ve gücünüzü göstermek gibi bir görevi de varmış otomobilin. Liseyi bitirene kadar arkadaş çevremin ailevi geliri belirli bir çıtanın üstünde olmasından mıdır, bilinmez; bunun farkında değildi(m/k). Bugün ise kozmopolit sayılabilecek bir üniversite ortamındayım ve görüyorum bir Mercedes'in asla bir Mercedes olmadığını..

Hayatın konulmuş kuralları var olduğunu biliyordum, artık yavaş yavaş öğreniyorum. Önünde iki yol var, birisi konulmuş kurallarla baş etmek ve kendi kurallarını önemse(t)mek, ikincisi ise toplumun kurallarını kabullenip (Örneğin bir Mercedes'e bir otomobilden fazla değer atfetmek gibi.) toplumda toplumun kurallarıyla iyi bir yerlere gelmek. Ben hangi yolu seçerim, açıkçası tam karar veremedim. Ama bugün gelinen noktada insanların bir Ford ya da Honda alabilecekken neden Mercedes'e çok daha fazla para verdiğini anlıyor ve saygıyla karşılıyorum..

Kendimce.. Zor Bir Günün Ertesi..

çocuk2 Fazla bencilce bir yazı olacak; içimi dökmek için yazıyorum, rahatlamak için yazıyorum.. Bugün üzülerek karar verdim artık hayatta yalnız olmaya, büyük acılar çektim: çok şey söylemem gerektiğini bilerek ama konuşamayarak! Üzgünüm, birşeyler böyle ve böylesine olduğu için..

Ne yapmalı, nasıl yapmalı bilemiyorum. Böyle bir 14 Şubat için çok üzgünüm. Hayatımı sorguluyorum, dünümü ve bugünümü.. Üzülüyorum, yargılıyor ve cezalandırıyorum kendimi! Bugüne kadar "gerçekten" yaşamadığımı fark ettim. Evet, ben bugüne kadar "gerçek"ten yaşamadım, "gerçekten" mutlu olmadım ve "gerçekten" üzülmedim. Ama tüm bunları görerek bugün "gerçekten" üzüldüm.. Hayatta yok olduğumu fark ettim, diğer pek çok insandan çok daha hayata yakın görünsem de ben aslında hayatın içinde hiç olmadım. Üzülüyorum..

Yalnızlık bu kadar sevilir mi ya da yanlızlık nasıl bir beladır da insan onu her zaman yanında ister? Neden ben daha ilkokul sıralarında geleceğimi insanlardan olabildiğince uzak olsun diye karanlık ve sadece yıldızlar olan bir meçhulde hayal ettim? Sanırım bu bir rahatsızlık? Yalnız olmak istiyorum ama bir bakıma da.. Bilmiyorum işte, yardıma ihtiyacım var..

Hayattan zevk alamıyorum, hiçbirşeye hevesim kalmadı. En son ne zaman gerçek anlamda mutlu olduğumu hatırlamıyorum bile! ÖSS sonuçları açıklandığı anda bile hedefime ulaşmama rağmen sadece zoraki bir gülümseme var edebildim, ötesi gelmedi. İstedim ama gelmedi! Neyim ben, tüm bunlar ne anlam ifade ediyor bilemiyorum. Üzülüyorum; gerçekten üzülüp üzülmediğimi bile kestiremeden..

Tekrar Bursa, Dersler ve Düzen

Sonunda tatil bitti ve ben soluğu amfide aldım, Adana-Bursa arasını 12 saatte kat etikten sonra bavulumu yurda bıraktım ve ardından bir koşu derse gittim :(( Bu bakımdan dönüşüm hızlı oldu, bir anda kendimi hukuk'un ılık sularında buldum..

II. dönem derslerim için de blogum için de daha iyi olsun istiyorum. Gerçi geride bıraktığımız dönem de hiç fena değildi ama daha iyilerini yapmam gerekiyor. Hayatta yaşıyorsak, en iyisini yapmak için yaşamalıyız; en büyük zevkleri duymak veya en büyük aşkı yaşamak için.. Hayata bir kez geliyoruz ve bu hayatta en iyi olamadıktan sonra, en güzel şeyleri yaşayamadıktan sonra yaşamın ne anlamı olabilir ki? İşte bu sebepten büyük tutmalı insan, geleceğe yönelik hedeflerini!

Ben de öyle yapıyorum, akademik hayatımın ikinci dönemine başlarken hedefim her dersten AA almak ve bunun yanında satırlarını okuduğunuz bu blogu zirveye taşımak. Bu iki hedefin yanında ise çalışmak, çalışmak ve çok daha çalışmak gibi bir hedefim de var. Altyapımı en iyi şekilde kurmaya çabalıyorum, olabildiğince şey öğrenmeye ve anlamaya çalışıyorum..

Tüm bunlar bir düzen istiyorlar ve şu günlerde de düzenimi kurmaya çabalıyorum. Umarın gelecek günler güzel olur, hepimiz için..

Eski Dostlar, İlkokul Buluşması ve Tabii Hayat

Dün akşam ilkokul arkadaşlarımla buluştum, son zamanlarda ilk defa bu kadar büyük bir heyecan ve merak duymuştum. Çok güzel oldu, eski günlere gittim.. Ne güzel günlerdi ilkokul yıllarım, tek sorumluluğum hocamın al dediği şeyleri son gün gelmeden babama ya da anneme söylemekti; ki bunu yapmasam da büyük bir kaybım olmayacağının bilincindeydim. Oysa üniversite çok daha farklı, maalesef büyüdüğümüz için artık hocalarımızın ya da sistemin buyurduklarını yapma sorumluıluğunu babamızın sırtına yükleyemiyoruz.. İnsan büyüdükçe, sorumluluk ve bu noktada sorunlar da büyüyor..

Dün arkadaşlarla geçmişi anarken insanın unuttuğunu fark ettim,insan fena halde unutuyor. Yaşanılanları, gelip geçen günleri unutuyoruz.. Unuttuğum o kadar çok şey olmuş ki, o küçük Okan'a dair.. Üzüldüm buna, unuttuktan sonra gelip geçen günlerin ne anlamı olabilir ki; ben bile unuttuktan sonra o günlerin yaşandığını ve en önemlisi mutlulukların acıların var oladuğunu kim iddia edebilir ki? Karar verdim bu sebepten, günü gününe neler yaşadığımı ve en önemlisi neler düşünüp neler hissettiğimi yazacağım..

Adana macerası da yarın son buluyor, bu arada :( Üzgünüm bu sebepten, bu Adana'dan son yazım olacak büyük ihtimalle. Yarın tüm gün hazırlık ve sonunda da 13 saatlik bir Adana-Bursa macerası var.. Daha dostlarımı bile arayamamış, hasret giderememiş halde olmak ve bu zaman darlığında sıkışmak çok zor ve yoğun :( Bu sebepten bir gün mola, hatta daha profesyonel bir tabirle "Yazarımız Okan Yüksel'in yazısı elimize ulaşamadığı için yayınlayamıyoruz." :)

N'aber?

Günler hızla akıp geçiyor, finalleri bile atlattım sayılır. Şunun şurasında bir Muhasebe kaldı. Ondan sonra ver elini Ankara ve tabii ki Adana..

Şu sıralar ruh halim değişken, örneğin şu anda çok ama çok yorgunum. Bacaklarım bile ağrıyor, uykum var, yurdun suları nedense iki saattir akmıyor, başımı yıkamadığım için yatamıyorum vs vs.. Tüm bu olumsuzluklara rağmen az önce yediğim çikolata beynime nüfuz etmiş olacak ki, içimde bir mutluk geziniyor. Hayata dair güçlü olmasa da mutlu hissediyorum kendimi, mutluyum..

Nedense bu halimi çok daha fazla seviyorum; hani yorgun olursunuz da elinizi ayağınızı bile zorla oynatırsınız. Tam o bitmişlik halinde ılıkça bir suyun altına girersiniz ve günün tüm yorgunluğunu üstünüzden atarsınız ya.. Offf işte bunu istiyorum ama su yok :((

Uzun zamandır megolaman olduğuma kanaat getirmiştim, bugün de haklı olduğumu düşünüyorum. Beni ve bana ait olanı seviyorum. İnsanlar neden utanır ki kendilerini sevmek ve saymaktan. Bu noktada bence komik olan megolamanlık değil, alçak gönüllülük gibi geliyor bana. Ayrıca alçak gönüllülük fazla yapmacık olmuyor mu, ay yok aslında ben o kadar iyiyim demek "iyi" sayılmak için yapılmıyor mu? Komik, şükür Montaigne de böyle düşünüyor.. Hem ne önemi var Montaigne'nin? Çok önemi var, okuyan insan düşüncemi kabullenmezse bir de Montaigne silahıyla atış yapıyorum. MEB de zaten hepimize Montaigne okutuyor, e bu haliyle herkes sayıyor ünlü deneme yazarını ve ben fikrimi benimsetmiş oluyorum..

Geçen yıllarda aktivistlik noktasında şüphelerim çok derinleşmişti. İnsan değişken bir varlıksa diyordum, neyin davasını güdeceğiz? Bugün düşündüğünü yarın düşünmezsen bugünkü düşüncen için verdiğin emekler ne olacak, diyordum? Ben cevabını bulamadan bu sorular çekip gitmiş beynimden?

Bugün büyüdüğümü hissettim. Tam 20'sine geliyorum ya, Allah kahretsin! Ben çocukluk günlerimi arıyorum, yarın ne yapsam diye düşündüğüm o güzel günleri. Bugünlerde maalesef yarın ne yapacağımı ben değil başkaları belirliyor :(( Öfff ya sıkılıyorum bazen, bazen de çok mutlu oluyorum. Yaşıyoruz işte, maksimalitemiz 100 yıl daha yaşamak; sonra ne ben sağ ne de siz. Hayat denen şu oyunda kolay gelsin hepinize. Her hatayı yapın ama asla hayat denen oyunda şu bedeninizi mutlu etmeme hatasına düşmeyin!

Daha da yazarım ama fazla yazınca okunmuyor yazılar. Mecbren kısa kesmek durumunda kalıyor insan, blogum bile beli bir yere kadar blogUM.. Sahiplik ekleri de yalancı zaten, kaç gün yaşıyoruz ki neye sahip olacağız? Doğa dönüyor, dönüşüyor; insan olmak büyük değer bu noktada, insan olduğunuzun değerini bence unutmamalısınız..

Fazla Hazır ve Tedbirli Olmak

çocuk10 Günlük hayatta dostlarımın kapıldığı çok vahim bir hastalığın farkına vardım. Her nedense kimse kendisini yeni bir işe başlayacak kadar hazır ve tedbirli bulmuyor! Blog yazmalarını öneriyorum, hazır değilim diyorlar. Bari gelin benim blogumda yazın diyorum; senin okuyucu kitlen var, ya iyi yazamazsak diyorlar..

Anlayacağınız herkes; herşeyi, her zaman en iyi şekliyle yapmak için bekliyor, bekliyor ve yine bekliyor.. Bekleyerek nice ömürler yiğtip gidiyor ve sonuç olarak elimize hiçbir eser kalmıyor! Artık birilerimizin anlaması lazım, birşeyi tam olarak yapamasak da elimizden geleni yapmamız fazlasıyla kafi gelmekte. Ya yanlış yaparsam, ya başarısız olursam korkusu pek çok gelişimi ve en önemlisi insanların verimini etkiliyor!

Schiller, vakti zamanında çok güzel bir laf etmiş: "Fazla tedbirli olan, çok şey meydana getiremez!" Bizim sorunumuz da bu, birgün en iyisini yapmak umuduyla hiçbirşey yapmamak! Oysa işin bir ucundan tutmaya başlasak, umduğumuz mükemmelliğe ulaşmamız çok daha kolay olacak. Birşeyleri en iyi şekilde yapmak umuduyla ortaya birşeyler sunamamaktansa, sadece yapmaya çalışmak çok daha verimli ve akıllıca olacaktır inancındayım. Bilmem yanılıyor muyum?

Doğmak? Ölmek? Medeniyet?

ölüm Medeniyet; bir ülkedeki kaldırımların engellilere ne kadar kolaylık sağladığıyla, bir ülkedeki yaşlılara nasıl bakıldığıyla veya bir ülkedeki anasız babasız çocukların hangi şartlarda yetiştirildiğiyle ve elbette diğer pek çok etkenle gözlemlenebilir. Hepsinin ortak noktası "güçsüz"e, "yaptırım gücü olamayan"a neler sunulduğuyla alakalı olmaları. Bu noktada "ölüm" de büyük bir gösterge ve tüm insanlık için geçerli..

Bir düşünsenize bizlerin gözlerini dünyaya açmaya vesile olan doktorlar; bu uygulama için ne eğitimler görüyor, kendilerini ne kadar da geliştiriyor? Yıllarca okuyor, uygulamalara katılıyorlar.. Oysa bizler bu dünyaya gözlerimizi kapatırken, bizi ne olduğu belirsiz etiketsiz insanlar yolcu ediyor. Ne bedenimizi yıkayan insanlar, ne de bedenimizin yıkandığı yer pek de iyi olmuyor, çoğu zaman. Oysaki ölüm, gerçek tabiriyle defin de önemli olmalı ve profesyonel ellerce yapılmalı. Biz bunu bilemiyoruz ne yazık ki?! Defin işlemlerinde çok ilkel ve acemiyiz..

Bugüne kadar çok insan yitirdim, pek çoğunun defin işlemlerinin tamamına katıldım ve açıkçası ölmekten değil ama o işlemlerden korktum.. O bedenlerin yıkandığı yerler o kadar soğuk, o kadar kirli geliyorlar ki bana! Kullanılan o sabun ve o garip bez bozmaları.. Ve devamında pek de düzgün olmayan bir tabut, estetikten haberi olmayan bir mezarlık..

Ölmekten korkmuyorum da sonrasından korkuyorum. Defnedilirken üzerimde yapılacaklardan korkuyorum.. Belki garipseyeceksiniz ama ben bunu takıyorum?! Vasiyetim noktasında defin işlemlerine uzunca bir yer ayırmayı planlıyorum..

İşi kişisellikle de bitirmek istemiyorum; şunu düşünüyorum: Biz Türkler, atalarımıza laf edilince gözlerimiz birşey görmüyor da, nasıl bu insanları gömdüğümüz yerler bu kadar kötü oluyor? Allah aşkına, Türkiye sınırları içerisinde düzgün bir mezerlık göreniniz var mı? Nerde kaldı ataya saygı, sevgi? Nerede kaldı, bileniniz var mı?!

Her Aşk Tek Kişilik Ama Hayat Öyle Mi?

Uzun zamandır, yalnızlığımın da verdiği güçle "her aşk tek kişiktir" iddiamı sizlerle paylaştım. Hayat bunu affetmedi! Hayatıma çok büyük bir güzellik sundu. Artık aşkım tek kişilik olsa da hayatım tek kişilik değil: yakında blogum dahi tek kişilik olmayacak. Hayatıma da bloguma da bir eş, bir güzellik geldi. Yakında Elif sizlerle olacak, şimdiden paylaşmak istedim..

Daha herşey çok taze ve güzel. Hayat da artık benim için tek kişilik değil, sıkıldığım yorulduğum anlarda dizlerine uzanacağım bir güzellik var. Sözün özü, Elif yakında yazılarıyla karşınızda olacak: iki kişi yazacağız artık.. Hayata farklı pencerelerden bakmak ve hayatıma giren bu güzelliği siz okuyucularımla paylaşmak amacıyla aldım/aldık bu kararı; umarım siz de Elif'i benim kadar seversiniz :))

Az Sözle Çok Şey Anlatmak...

Uzun zamandır yazıyorum, hayata olan bakışım görüşüm hakkında.. Bazen uzatıyorum, gereğinden fazla dönüp dolaştırıyorum lafı ama sonuçta anlatıyorum. Size saygımdan dolayı bu noktada kendimi frenlemeye de çabalıyorum..

Gün geliyor yazdıklarımı, uzun uzun yazdıklarımı okuyorum ve sonra da Aristotales, Ficthe veya Hegel'e dönüyorum. Adamlar çok dolular ya, çok...

Mesela benim hayatta tek başımayız iddiam ve onca yazım Aristotales sayesinde çok daha somutlaşıyor: Ne diyor Aristotales? "Dostlarım, dünyada dost yoktur.." Bunun dışında Ficthe ve Hegel'in de hakkını yememli.. Hayat bizden ibaret diyordum, Ficthe "Ben'in yarattığı dünya dışında hiçbirşey yoktur" diyor.. Ben tarihi gösteriyorum, birşey yapmalı diyorum; Hegel: "Tarihten aldığımız ders, tarihten ders almadığımızdır.." diyor..

Onlara bakıyorum, kendime bakıyorum ve kendimce söyleniyorum: Okan; daha yolun çok başındasın, oku okuyabildiğin kadar...

Facebook, eski arkadaşlar, zaman...

facebook

Sonunda ben de bir Facebook üyesi oldum, hatta ikinci haftamı dolduruyorum. Arkadaş listem kabardıkça kabardı, şu an 80'in üzerinde arkadaşım var... Pek çoğunu geçmişin tozlu raflarından kurtarabildim, şu Facebook sayesinde...

Kimleri bulmadım ki? İlkokulda belalı olduğum, kalemliklerini camdan attığım dostları mı istersiniz; ilk aşkımı mı? Ne kadar da büyümüşüz böyle, ne kadar da değişmişiz... Pek çoğumuz yitirmiş, o günlere ait çocukça, masumca yüzlerini: özellikle erkekler bayağı bir sakallanmış :))

Facebook'ta eski fotoğraflarımı da gördüm, ne kadar büyüdüğümü anladım... Yıllar harbiden geçiyormuş. Çocukken bunu anlayamıyor insan, çünkü geçmişi olmuyor: herşey tazecik ve hiç solmayacakmış gibi duruyor. Ama bugün, bunun farkında olmak çok acı olsa da, bir geçmişim var... İnsanın geçmişi olması bugünlerin de geçeceğini bilmesini sağlıyor, bugünlerin geçici olduğunu bilmek; bir gün ak sakallı bir dede olacağımı hatırlatıyor bana...

Hayır! Ben ak sakallı bir dede olmak istemiyorum, bedenim ve zihnim hep bu kadar genç olsun istiyorum! Her ne kadar haddimden fazlasını istediğimi bilsem de...

Velhasıl zaman geçiyor, öyle ya da böyle... Birgün hepimiz okuyacağız gazetelerde sınıf arkadaşlarımızın öldüğünü kara ve koca puntolarla bildiren ilanları. Ve o gün, sokakta, daha hayata yeni başlamış tazecik bir beden göreceğiz, imreneceğiz ona... Toprağa biz bu kadar yakınken, onun her şeyden habersiz ve bir o kadar da uzak olmasına imreneceğiz... Ve döneceğiz geçmişe, neler yaptığımızı düşüneceğiz: sıralanacak bu günleriniz sararmış bir fotoğraf misali... Tüm o fotoğrafları mutlu kılmak sadece bugün, şu an mümkün! Bu sebepten mutlu olmalıyız, sırf o ak sakallı dedeyi veya pamuk nineyi toprağa o kadar yakınken mutlu kılmak için... Hepiniz umarım mutlusunuzdur ve mutlu kalırsınız dostlar!

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.