| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

53 "insan" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"insan" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Nietzsche, İnsan ve Ahlak

Nietzsche1 Aylar öncesinde "Mide Bulantısı" başlıklı kısa bir yazı yazmıştım. Özetle anlatmak istediğim şuydu: "Çocukluk yıllarımda büyüklerin ağzından çok duyardım 'Sinirden midem kasıldı, yaşananlar midemi bunlandırıyor..' gibi lafları. Oysa o zamanlar benim midemin verdiği tek bir uyarı vardı, o da acıktığım anlamına geliyordu. Anlyamazdım bir insanın midesinin sinirden kasılmasını, yaşadıklarının midesini bulandırabilmesini.. Düşünüyorum da şimdi, demek ki o günlerde kurduğum o temiz dünyamda bu kadar iğrenç şeyler yokmuş.."

Gün geçtikçe midem daha da bulanıyor, hayatın içine girdikçe daha fazla tiksinmeye başlıyorum insanlardan. Nietzsche'yi daha iyi anlıyorum, insanlara olan nefretinin sebeplerini yaşayarak görüyorum. Ve hala insanlığını kaybetmemiş birileri varsa, Nietzsche'nin şu sözlerini hatırlatıyorum: "İnsanları sevmiyorum.  İnsan, bence oldukça eksik bir varlıktır. İnsanı sevmek beni yok edebilirdi", "İnsanlara gitme, ormanda kal.  Hayvanlar arasına gitsen daha iyi", "İnsanlar arasında olmak, hayvanlar arasında olmaktan daha tehlikeli"

Benden ve Nietzsche'den söylemesi, insanların arasında kendinize dikkat edin..

Hayatla Oynamak ya da Hayatı Bir Oyunmuşcasına Yaşamak

Oyun Çocukken çok oynardım, genellikle bahçede lojmandaki ya da sitedeki arkadaşlarıma birşeyler yapardım. Evde ise en sevdiğim oyuncak Legolarımdı. Legolarımla yapmadığım herhangi birşey kalmdı, örneğin motoru olan bir inşaat vinci bile yapabilmiştim. İşin güzel tarafı bu vinç yük alıp, bir başka yere hem de yükseklik farkı da olan bir yere bu yükü bırakabiliyordu.

Oyun oynarken mutlu ve daha da önemlisi başarılıydım. İstediğim her ne ise elimdeki lego parçacıklarını birleştirip var edebiliyor ve daha da önemlisi bunu yaparken mutlu olabiliyordum. Bugünlerde de hayata dair istediğim ne varsa var edebiliyorum ama bir eksikle. O günlerdeki kadar mutlu olamıyorum!

Bu noktada daha başarılı ve mutlu bir hayat için hayatla oynamak veya  hayatı bir oyunmuşcasına yaşamak gerektiğine karar verdim. Bakalım böylece daha mutlu ve başarılı olabilecek miyim?

Nietzsche, Marx ve Tanrı

nietzsche Yerel bir haber sitesinde "Nietzsche, Marx Ya Da Tanrı'yı Öldürmek" başlıklı bir makale görünce şaşırdım. Ne de olsa yerel medyada Nietzsche'yi ya da Marx'ı okumak çok insana kısmet olabilecek birşey değil Türkiye'de. Hal böyle olunca da Adana Haber sitesinde, Mert Aslan imzasıyla yayınlanan makaleyi okumaya koyuldum. Sanıyorum, Mert Aslan'ı birileri fena halde kızdırmış, o da kinini bu makale ile kusmuş ve kendince toplumun bir kesimine ayar vermiş..

Beni ilgilendiren toplumun o ya da bu kesimi veya Mert Aslan'ın kendisi değil. Makale boyunca birçok bilgi ve mantık hatası yer alıyor; ben bu hataları paylaşmak ve düzeltmek gereği duydum. Konu da Nietzsche olunca sizlerin de ilgisini çekebileceğini düşündüm ve aşağıdaki düzeltmeleri sizlerle paylaşmaya karar verdim:

Mert Aslan, makalenin hemen başında şunları yazıyor: "Nietzsche’nin kayıtlara geçen en iri yarı sözü, büyük olasılıkla şudur: 'Tanrı öldü..' Aslına bakılırsa, bu sözü doğrudan kendisi söylememiş, 'Şen Bilim' adlı yapıtındaki bir deliye söyletmiştir. Kendi ifadesiyle, bu 'kaçık' gündüz vakti elinde bir fenerle çarşıda pazarda dolaşarak 'Tanrı öldü! Tanrı öldü!' diye bağırmaktadır. Ünlü filozofun ilgili yargıyı ortaya atma şekli, pek yaldızlı 'filozof' sıfatına yakışacak kadar akıllıcadır. Çünkü böyle bir sözü sadece bir deli söyleyebilir ya da ancak bir deliye söyletilebilir."

Öncelikle Nietzsche'nin "Tanrı öldü" söylemi sadece Şen Bilim'de yoktur. Bu sözü Zerdüşt de söylemiştir ve Zerdüşt bir 'deli'yi değil adeta bir 'peygamber'i canlandırmıştır. Zerdüşt'ün dediği şudur: "Tanrı öldü, ama insanüstü yaşıyor…" Ayrıca şunlar da Zerdüşt'e yani Nietzsche'ye ait söylemlerdir: "Artık başınızı kutsal şeylerin sırrına gömmeyin. Aksine, onu özgürce taşıyın.  Yaşama anlam kazandıran bir kafa taşıyın." Sözün özü Mert Aslan'ın yazdıklarının aksine Nietzsche inançsızlığı bir delilik olarak görmemekte, üstün insan olma yolunda önemli bir adım olarak görmektedir.

Mert Aslan şöyle devam ediyor: "Hıristiyanlığın tanrısının ölümünü ilan etmek, engizisyon mahkemelerinin bugün bile tüylerimizi diken diken edip aklımızı çıkaran işkencelerine ve endülüjans gibi sincice avutmacı uygulamalarına tanıklık etmiş olan Avrupa halkları nezdinde makul bir önerme olmuştur."

Nietzsche'yi ve Avrupa'nın bugününü okumamaktan kaynaklandığını sandığım hatalar bu paragrafta da devam ediyor. Nietzsche "Hıristiyanlığın tanrısı"nın öldüğünü iddia etmedi. Tanrı öldü, dedi. Onun bunun Tanrısı diye bir ayrım yapmadı, hemen her dinin Tanrı inancına muhalefet etti. Ayrıca bugün Avrupa hakları nezdinde Tanrı ölmüştür demek mesnetsiz bir iddia. Hayır, bugün Avrupa'da Tanrı yaşıyor. Avrupa'da inançlı insanların sayıları dünya genelinde de olduğu gibi ateistlerden çok daha fazla. Avrupalı engizisyon uygulamları sonrası Tanrı inancını öldürmemiş, Tanrı inancını Protestanlık ile tekrar yorumlamış ve kendince pekiştirmiştir.

İlerleyen satırlarda ise şu ifadeler yer alıyor: "Daha sonraları, Karl Marks bu fikre dört elle sarılmış ve dinin kitleleri uyuşturmak amacıyla kullanılan bir “afyon” olduğu savını öne sürmüştür."

Karl Marx nasıl oluyor da Nietzsche'nin "Tanrı öldü" fikrine dört elle sarılabiliyor, açıkçası ben anlayamadım. Marx, Nietzsche'den mi okuyor "Tanrı'nın öldü" önermesini? Nietzsche 1882'de ilk kez bir 'deli'nin ağzından "Tanrı Öldü" yazıyor. Yani, Karl Marx ölmeden hemen önce. Hal böyle olunca Marx'ın dini afyona benzetmesinin altında Nietzsche'yi aramak anlamsızlaşıyor. Çünkü, Marx belki daha Nietzsche'nin aklına "Tanrı öldü" demek bile gelmiyorken bu lafı söylüyor.

Marx Beni en fazla heyecanlandıran bölüm ise şu: "Osmanlı toplumunda hattatlık çok yaygın bir meslektir ve bu yolla günlük olarak Avrupa’da matbaaların ürettiğinden daha fazla yazılı metin üretilmektedir."

Bu noktada herhangi bir düzeltme yapmayacağım. Sadece bu mümkün müdür diye merak ettim. Acaba hangi kaynaklara atfen böyle bir iddiada bulunuluyor?

Makale içerisindeki mantık ve bilgi hataları tüm bunlarla da sınırlı kalmıyor. Ama amacım bağcı dövmek değil, sadece uyarmak ve makalenin yazarını tekrar okumaya ve düşünmeye davet etmek. Bu amacımı en iyi söz konusu makalenin yazarı anlar sanıyorum çünkü kendisi de yazının sonunda insanları okumaya ve düşünmeye davet ediyordu. Umarım kendisi de okur ve tüm bunları tekrar düşünür.

Organize Edebilme Yeteneği ve Organizasyon

organizasyon Yıllar geçtikçe hayata dair birçok çok şey öğreniyor insan, farkındalıkları zamanla artıyor. Organize edebilme kabilyeti ve organizasyon da benim için böyle bir farkındalık. Yıllar geçtikçe anladım ki başarılı olmanın bir anahtarı da organize edebilme yeteneği. İnsanlar, ellerinde bulunan maadi ve manevi imkanlar dahilinde yaptıkları organizasyonlarla bir yerlere gelebiliyorlar. Organize edebilen ve elindekileri verimli kılabilen insan başarılı oluyor.

Bugün önde gelen tüm devlet başkanlarının veya CEO'ların ortak özelliği diğer insanları bir amaç etrafında organize edebilmeleri. Bu noktada her yönetici adayının, insan da dahil, elindeki hemen her kaynağı verilmli bir şekilde organize edebilmyi öğrenmesi gerekiyor. Bu noktada özellikle İİBF öğrencilerinin seçmeli derslerde organizasyon vb. bir dersi mutlaka almaları gerektiğini düşünüyorum. Aksi halde hayatta iyi bir yerlere gelmek, en azından çalışma hayatında iyi bir pozisyona gelmek pek de mümkün görünmüyor.

Mustafa Kemal (Anadolu'da) Başarılı Oldu Mu?

Mustafa Kemal Atatürk Mustafa Kemal'in Anadolu'ya çıkması ve Anadolu halklarıyla, emperyalist güçlere karşı Türklük savaşı vermesi günümüzde bir tartışma konusu haline getirildi. Birileri Mustafa Kemal'in İstanbul'da padişah kulu olarak kalmasının daha doğru olacağı gibi çok yanlış ve mantıksal tutarsızlıklar içeren bir düşünceye kapılmış. Ayrı bir grup ise Mustafa Kemal'in eseri olan Türkiye Cumhuriyeti'nin başarısız olduğunu, daha doğmadan öldüğünü iddia ediyor. Onlara göre Cumhuriyet'in kazanımları bir incir kabuğunu doldurmaktan bile aciz!

Peki, haklılar mı? Cumhuriyetin Anadolu'ya sundukları, gerçekten de, bir incir kabuğunu bile dolduramıyor mu? Ben bu düşüncedekileri balık beyinli atfediyorum. Çünkü bu gürühun en önemli özelliği balık hafızaları: yani bir geçmişlerinin olmaması. Benim ve benim gibi düşünen insanların bir geçmişi var. Anadolu'nun dününü de bugününü de okuyor, biliyoruz. Onların eksik oldukları nokta bu; okumuyor ve bilmiyorlar. Ben ise siz okurlarıma ve o malum şahsiyetlere büyük şair Ahmet Haşim'in kaleminden çıkma, 1919 tarihli bir mektup sunuyorum. Sanıyorum bu mektup Cumhuriyet öncesini ve sonrasını en net şekilde ortaya koymaya yeterli olacaktır. Umarım birileri böylelikle Cumhuriyet'in sunduğu nimetlere, en azından, şükrederler! İşte Ahmet Haşim'in Manisa Mebusu Refik Şevket İnce'ye yazdığı mektup:

"Ankara'da, Almanya İmparatorluğunun Anadolu hastalıklarını tetkik etmek üzere gönderdiği bir heyet-i tıbbiyenin bazı büyük rütbeli erkanıyla görüştüm... anlamışlar ki Anadolu Türklerinin karınları kurtlarla yüklü ve karınları bu kurtların salgıladığı parazitler ile dolu bulunuyor. Cinsi, yakın bir yok olma ile tehdit eden bu halin sebebi nedir, bilir misin? Gıda, beslenme eksikliği... Her ne kadar garip görünse de Anadolu Türkleri bugün ekmek imalinden bile habersizlerdir. Yedikleri mayasız bir yufkadır ki, aslen ne olduğunu yiyenlerin midesine bir sormalı!.. Nakil vasıtaları olan kağnı hiç şüphe yok ki taş devri keşfi ve aletidir. Kağını bir araba değil, fakat hayvana yapışıp onun kanını ve canını emen bir canavardır! Evlerine gelince, onlar da öyle: Duvarlar, yontulmamış alelade taşların, çalı çırpının, leylek yuvasında olduğu gibi gelişigüzel dizilmesinden hasıl olmuştur... Anadolu, külliyen temizlikten mahrumdur. Anadolu baştan başa frengilidir. Anadoluluların güzelliği de bozulmuştur. Bir köy, bir kasaba veya bir şehrin kalabalığına bakılırsa, heyet-i umumiyede o kadal topal ve topalların o kadar çeşidi, o kadar cüce, o kadar kambur, kör ve çolak görülür ki insan kendini dışbükey bir camla dışarı bakıyorum zanneder."

Anadolu'nın dünü budur, en azında okuduklarımız bunu söylüyor. İşte bugün üstünde yaşadığımız, en güzel vatan atfettiğimiz Anadolu'nun hali 1919'da böyleydi. Dünle bugünü farklı kılan tek şey ise Mustafa Kemal'in eseri olan Cumhuriyet. Bizi o günlerden bugüne Cumhuriyet taşıdı ve hala bunu göremeyenler ya çok saflar ya da salak!

Erdoğan Davos'ta: "Siz İnsan Öldürmeyi İyi Bilirsiniz!"

WEF - Erdoğan 40. yılını kutlama hazırlıklarında olan Dünya Ekonomik Forumu'nda sanıyorum kırk yılda bir olabilecek bir olay yaşandı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, "Gazze: Ortadoğu'da Barış Modeli" konulu forumda İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez'e dönerek "Siz insan öldürmeyi çok iyi bilirsiniz." diye seslendi ve sonrasında da "Benim için Davos bitmiştir." diyerek salonu terk etti. Paneli canlı olarak izleyen birisi olarak, beklenmedik bu olay karşısında çok ama çok şaşırdım.

Bir uluslararası ilişkiler öğrencisiyim. Üniversitenin hemen ilk yılında, Uluslararası İlişkiler & Dış Politika kitabını okuduğum ve dersini aldığım Prof. Tayyar Arı bizlere ilk olarak diplomasinin bir nezaket sanatı olduğunu öğretmişti. Sonrasında yaptığım okumalarda da gördüm ki diplomasi gerçekten bir nezaket sanatıydı. İnsanlara nezaketle birşeylerin yapılabileceği bir alt yapı sunuyordu diplomasi.. Aksini ise asla kabul etmiyordu, dışlıyordu.

Ancak tüm bunlara karşın, o canlı yayını izlerken Recep Tayyip Erdoğan'ın yaptığı beklenmedik çıkış sonrasında hayatımda ilk defa Recep Tayyip Erdoğan ile bu kadar yakın hissettim kendimi. Diplomatik olarak yapılabilecek en büyük yanlış, en yakışıksız hareket.. Tamam, bunu kabul ediyorum ama bir insan olarak da Recep Tayyip Erdoğan'ın yaptığı çıkışın son derece insani ve haklı olduğunu düşünüyorum.

Baldur's Gate ve Nietzsche

Nietzschee Bilgisayar oyunları tarihinde çok ayrı bir yeri vardır, çokça insan tarafından aranmış ve çoğunca bulunamamış bir oyun.. Baldur's Gate! Bundan dokuz on yıl öncesinde evde bir efsane halini almıştı. Abim ve ablam ellerinde İngilizce-Türkçe sözlük, oturup Baldur's Gate oynuyorlardı. Oyunun CD kapları ise bilgisayar masasının en güzel köşesinde gururla sergileniyordu. O zamanlar için bir oyunun birden çok CD'ye çekilmiş olması pek rastlanır değildi, oysaki Baldur's Gate tamı tamına 5 CD ediyordu.. 1998 yılında verilen hemen her ödülü aldı Baldur's Gate. O, gerçekten bir efsaneydi..

Bayram münasebetiyle memlekete dönünce, dolapları karıştırdım; ne var, ne yok diye.. Baktım, efsane karşımda tozlar içinde yatıyor. O zamanlar bir çocuk olarak oyunu anlayamamış ve itilmiş olmamın acısıyla olacak, hemen oyunu bilgisayara yükledim. Az öncesine kadar da oyunu oynamaktaydım, ta ki oyunun başında Nietzsche'den alınan sözü sizle paylaşmaya karar verene kadar.. Oyunun konusu, insanlığın da en temel konusu olan: iyilerle kötülerin savaşı. Oyunda ise kötüler, aynen bugün de olduğu gibi, kana susamış canavarlar. İşte bunların üstüne, oyun yapımcıları Nietzsche'nin şu sözüyle başlatma gereği duymuşlar Baldur's Gate'i: "Canavarlar ile savaşanlar, kendilerinin canavara dönüşmemesi konusunda temkinli olmalılar.. Cehennem'e uzun bir süre bakarsanız, Cehennem de size geri bakar.."

Çevremizi kuşatmış yüz binlerce canavar varken, canavarlaşmamak zor! Ama asıl önemli olan da bu, insan olarak gelmek ve aynı insani duygularla gitmek.. Umarım, oyunda ve oyundan pek de farklı olmadığını düşündüğüm şu dunyada canavarlaşmadan kalabiliriz. Bunca canavar arasında; insan kalmak, insan kalabilmek zor ama gerekli..

Hayat İnsana, İnsanlardan Nefret Etmesini Öğretiyor!

İnsan Ferhan Şensoy'lu "Son Ders" filminden bu söz. Eski solcu ve tabi 68'li bir sosyalist gencin yıllar yıllar sonrasında kurduğu holdingin genel müdür odasında sarf ettiği sözler bunlar: Hayat insana, insanlardan nefret etmesini öğretiyor!

Güzel insanlar tanıdım, içten insanlar.. Belki okuyorlardır, bilemiyorum; lisedeki arkadaşlarımı içten sevmiş ve onlardan da böylesine bir karşılık almıştım. Öncesinde de ilkokuldaki dostlarım da öyleydiler. Bir aile gibi olmuştuk, her şey içten ve güzeldi. Bugün, üniversitede de oldukça çok dostum var: Beni içtenlikle sevdiklerine inandığım ve benim de içtenlikle sevip saydığım..

Tüm bu güzel dostluklara rağmen, neden söze "Hayat insana, insanlardan nefret etmesini öğretiyor!" diye başlıyorum? Bunun sebebi şu olsa gerek, üç beş insan bozuntusunun onlarca ve belki de yüzlerce insana olan dostça bakışımızı etkilemesi! Bu bir bardak siyanüre benziyor; o bir bardak siyanür, tonlarca temiz suyu kirletiyor ve içilmez kılıyor. Bu insan bozuntuları da böyleler, tertemiz koca bir toplumu kirletiyorlar. Ve insan üç beş insan bozuntusu yüzünden tüm insanlardan nefret edebiliyor. Ama dostlar sağ olsun, onlar sayesinde görebiliyorum insanlığın içindeki o güzel cevherleri.. İyi ki varsınız ve yanımdasınız dostlar. Her birinize teker teker teşekkürler, iyi ki varsınız ve onlardan çoksunuz..

Erken Emeklilik(miş)!

Emekli Devletin sosyal güvenlik sistemi zar zor sürdürülebilirken, birileri bu işten kar etmeye başladı. Hal böyle olunca da ortalığı bankaların erken emeklilik reklamları aldı. Bu reklamları izlerken aklıma bir soru takıldı: İnsan, gerçekten de, bu reklamlardaki gibi işinden daimi olarak kaçmak ister mi?

İnsanlar gerçekten de işlerini bir zorunluluk olarak mı görüyorlar? Kendilerine ayıracak tek zaman diliminin emeklilik olduğunu mu düşünüyor milyonlarca insan? Eğer hal buysa, çok yazık. Hayat; tüm hayallerin emeklilik sonrasına erteleneceği bir yer değil. Birincisi hayat sanılan kadar uzun değil, ikincisi bu hayata bir daha gelebileceğimiz meçhul! Bunlar da ortadayken, insanın hayallerini emeklilik sonrasına ertelemesi, bu sebepten de erken emeklilik peşinde koşması çok büyük bir hata. Hayat bu gün için de güzel kılınmalı, emekli olamadan da hayatın tatlarını çıkartabileceğini anlamalı artık insanlar.. Yoksa kaybedecek olan kendileri olacak. Kaybettikleri ise koca bir hayat..

Oğuz Atay, Selim ve Tutunamayanlar..

Tutunamayanlar Pek adetim değildir ama bugün size kendi satırlarımı sunmayacağım. En azından bir seferlik yazma ve paylaşma hakkımı Oğuz Atay'a bırakacağım. Sizlere Tutunamayanlar'dan satırlar sunacağım..

"Selim'in içgüdüleri iyi gelişmemişti. Çıkarını pek bilmezdi. Oysa... çıkarlarını düşünmeyenler unutulacaktır. Her olayda bir kenara çekilenler gerçekten de bir kenarda kalacaklardır. Yaptıkları işlerin gizli kalmasını isteyenler bunda başarıya ulaşacaklardır. Kimse, onların varlığıyla tedirgin olmayacaktır. Bir gün öldükleri zaman, arkalarında küçük bir iz, bir anı, bir gözyaşı, bir eser bırakmadan yok olacaklardır. Gazetedeki ölüm ilanı bile, yedinci sayfada bir kenarda kalacak, kimsenin gözüne çarpmayacaktır. Hayattan çıkarı olmayanların, ölümden de çıkarı olmayacaktır. Ölüm bile onların adını duyurmaya yemeyecektir. Herkesin mezarında güller ve menekşeler büyürken, onların mezarlarını otlar bürüyecektir. Mezarları bir kenarda kalmasa bile, büyük ve muhteşem anıtların arasında sıkışıp kaybolacaktır. Cennetteki muhallebicide de garson onlarla ilgilenmeyecektir. Ağız tadıyla bir keşkül yiyemeden masadan kalkacaklardır... Hayattan çıkarı olmayanların hayatı, çıkmaza sürüklenecektir.."

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.