| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

7 "istanbul" etiketi kullanan gönderi "istanbul" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Kemal Kılıçdaroğlu İstanbul'da Yolunu Bulabilir Mi?

Kemal Kılıçdaroğlu AKP yerel seçim hazırlıklarını beklediğim performansla sürdürmüyor ya da sürdüremiyor. Örneğin Adana'da Aytaç Durak gibi bir ismi kaybetti. Bursa'da ise Hikmet Şahin'in kaybedildiğini düşünüyorum. Diğer illerdeki performansını tam olarak analiz edecek durumda değilim ama en azından Türkiye'nin ilk beş şehrinden ikisinde hatalar yaptığını söyleyebilirim..

Diğer üç şehre gelirsek, İzmir'de zaten AKP'ye pek şans atfedilmiyor. İzmir yine CHP'nin olacağa benziyor. Ankara'da ise AKP olmasa bile Melih Gökçek iyi bir performans sergiliyor. Yapılan kamuoyu araştırmalarında Karayalçın'dan önde gittiği gözleniyor.. İstanbul da da şu an için durum Ankara'dan farksız, yani AKP önde gidiyor.

İstanbul ve Ankara'da halkın düşüncelerini değiştirebilecek iki güçlü isim var ve bu değişim için önümüzdeki süreç yeterli. Bu noktada Karayalçın'ın ve Kılıçdaroğlu'nun büyük bir sorumluluk aldığını düşünüyorum. Bu büyük sorumluluktan olsagerek Kemal Kılıçdaroğlu, şimdiden seçim çalışmalarına başladı. Hem de kendisinden hiç beklemediğim bir performans ile..

Neler mi yaptı? AKP ne dediyse, bunun doğru olmadığını gösterdi. Ve bunu yaparken de kendini beğenmiş bir vizyonla değil, bir halk çocuğu olarak karşımıza çıktı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, kendisinden korkmuş olacak ki, "Kılıçdaroğlu'nu İstanbul'a bırakın yolunu bulamaz." dedi. Kılıçdaroğlu'ndan hemen bunun cevabı geldi: "Ben istanbul'a yolumu bulmaya (rant sağlamaya) değil hizmet yapmaya geliyorum." Sonrasında ise Başbakan Erdoğan, İstanbul'da çamur kalmadı açıklaması yaptı. Kılıçdaroğlu'nun buna da cevabı gecikmedi, bir gün sonrasında gazetelerin kapaklarını Kılıçdaroğlu'nun paçasına kadar çamura bulanmış İstanbul fotoğrafları süsledi. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün, ilerleyen süreçte daha iyilerini de göreceğiz..

Bu noktada İstanbul ve Ankara'da seçim yarışının sonu ne olur, açıkçası şimdiden öngörmek pek mümkün değil. Ama sonuç her ne olursa olsun bu seçim sürecinin diğerlerinden zevkli geçeceği muhakkak..

Okan Bayülgen ve Disko Kralı

Okan Bayülgen Geçen hafta üniversitemizin Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Topluluğu'uyla birlikte İstanbul'a bir gezi düzenledik. İstanbul'a kadar gitmişken, geceyi Kanal D stüdyolarında, Okan Bayülgen'in Disko Kralı'nda geçirdik. Yaşadıklarım sonunda düşününce, üniversiteli gençliğin bu kadar basit programlarla oyalanmaması gerektiğine karar verdim. Hayır, yanlış anlamayın: Gelin, gecenin o saatinde de felsefe ya da ideoloji tartışalım demiyorum. İstediğim tek bir şey var o da artık doğru düzgün bir eğlence programı ihtiyacı! Gelsin birisi bizi adam gibi eğlendirsin istiyorum, yapamıyorlarsa, bıraksınlar, bayrağı biz devralalım.

Zaga ya da sonrasındaki Makina belki zamanın şartlarına göre oldukça iyiydi, benim de en büyük zevklerim arasındaydı bu programları izlemek. Ama bu sefer olmamış Okan Bayülgen! Disko kralı bana Mc Doanald's ya da Burger King'te çocuklara yapılan doğum günlerini hatırlattı. Orada da aynen Disko Kralında olduğu gibi çocuklara yönelik rölanti oyunlar oynatılırdı. Oysa Disko Kralı'nı çocuklar izlemiyor..

Onun dışında, konuklar da sokaktan toplanmış gibi. Örneğin, bizim katıldığımız programda ikisi pavyondan ve bir diğeri de Popstar'dan sıçramış üç konuk vardı. Diğerleri ise tarihin tozlu sayfalarında kalmış isimlerdi. Bu konuklarla bu diskonun eğlenceli bir tarafı kalmıyor. Pavyon sohbetleri ve pavyondan sıçramış isimler üniversite gençliğini eğlendiremiyor. Ayrıca Pacman pek de üniversite gençliğine hiç ama hiç hitap etmiyor!

Sözün özü, Okan Bayülgen eleştirmesini bilen bir kişi olarak, kendisini de eleştirmesini bilmeli ve karşımıza yeni bir eğlence programıyla çıkmalı. Üniversite gençliğini hafife almadan, ciddi ciddi.. Yok eğer yapamıyorsa; Sade Vatandaş çok iyi gidiyor, biz kendisini sadece orada izlemek zorunda kalacağız..

Ahmet Ümit ve Polisiye Roman

Ahmet Ümit Tatilde okuyacak kitap yoksunluğu yaşanıyordu ki yardımıma Ahmet Ümit kitapları koştu. Öncesinde hiç okumamıştım Ahmet Ümit'i. Hatta daha öncesinde bir iki istisna dışında adam akıllı bir polisiye roman da alıp okumamıştım. Geride kalan tatilin bana kazandırdığı önemli bir şey oldu polisiye roman ilgisi. Üç günde iki kitap bitti. İlk olarak Beyoğlu Rapsodisi'ni alıp, okudum. Sonrasında ise Kavim'i aldım. Gerçi Kavim tam bitmedi, son sayfalar hala beni bekliyor.

Ahmet Ümit'i ve polisiye romanları önerebilirim. Daha öncesinde roman okumak zaman kaybı demiştim ama bugün gelinen noktada roman önerebiliyorum. Bu bir çelişki mi? Hayır, bu bir sentez: Roman okumak zaman kaybıdır ama sıkılmadan zaman kaybetmek isterseniz roman okuyun, tercihen de polisiye bir roman.. Gerçi Ahmet Ümit, zamanınızı boşa harcatmamak için de bolca çalışmış çabalamış: Her iki kitap ve özellikle de Kavim'in içerisinde oldukça bilgi var. Hıristiyanlık, Süryanilik ve daha pek çok bilgi edinebilirsiniz kitapta..

Ayrıca okuduğum her iki kitapta da fonu İstanbul oluşturuyor. Özellikle Beyoğlu Rapsodisi'nde Beyoğlu'nu adım adım dolaşıyormuş gibi hissedebiliyorsunuz. Beyoğlu olunca kitaplarda yeme, içme de kaçınılmaz oluyor. İstanbul'un yeme ve içme kültüründen de birşeyler kapıyorsunuz romanların satırlarından.

Sözün özü, alıp okumaya değecek kitaplar yazmış Ahmet Ümit. Özellikle de uzun bir tatil söz konusu olunca, alın bir okuyun; zamanın nasıl geçtiğini anlamakta zorlanacaksınız..

Laik, Ateist, Agnostik, Satanist, Aczmendi Müsveddesi Metalci!

Metallica Aman Allah'ım, bu ne dehşet bir anlam karmaşacasıdır böyle. Nedir bu; anlayan varsa lütfen bir yorum yapsın, bana da anlatsın.. İnsanın ağzından tek birşey dökülüyor; vay anasını!

Metalciyi "laik, ateist, agnostik, satanist ve aczmendi müsveddesi" olarak sıfatlandırmak elbet benim sosyoloji alt yapım için çok fazla. Bunu yapsa yapsa bir sosyolog, hem de Zaman gazetesi'nde yazan bir sosyolog yapmıştır. Evet, tam üstüne bastık: sıfatın sahibi Zaman yazarlarından Ali Bulaç. Kendisi Güngören'deki patlamayla, nasıl bir bağ kurmuşsa, Metallica konserini birlikte ele almış ve tüm hıncını kusmuş Metallica hayranlarına: "İstanbul'un göbeğinde, Ali Sami Yen'de Metallica adlı müzik grubu bir konser verdi. Türkiye'nin her tarafındn 40 bin kişi toplanmıştı." diye başlamış Sayın Bulaç ve şöyle devam etmiş: "(İşte) Bu laik, ateist, agnostik, aczmendi müsveddelerinin de umurunda olmadı. Transa geçmiş vaziyette kafalarını sallamaya devam ettiler; tepindiler; kendilerine özgü ritüelleriyle satanizmden ödünç aldıkları tapınmalar yaptılar. İçtiler, bağırdılar, gürültüyü bastıran cinsinden müzikleriyle İstanbul semalarından arşa yükselen çığlıkları, bedenleri parçalanan masun insanların feryatlarını bastırmaya çalıştılar."

Dedim ya, insan ancak "vay anasını.." diyebiliyor. Ey Ali Bulaç bu yorumu çıkartabilmek için çok uğraştın mı? İçindeki kini kusmak için Güngören'deki insanımızın kanını yazına bularken hiç utanmadın mı Sayın Bulaç? Sana hiçbirşey demiyorum, sadece gülüyor ve acıyorum.

Ayrıca Ali Bulaç'ın bu ithmanları (satanist, aczmendi müsveddesi vs..) noktasında, o konsere giden ve adına bileti olan herkesi hakkını hukuk yoluyla aramaya çağrıyorum. Hiç yoktan tazminat alır, evinizin bir iki eksiğini giderirsiniz.. Benden söylemesi..

Güngören'de Patlama ve Daha Bir Çok Şey..

Güngören\\\'de Patlama Bu toprakların insanına rahat, huzurlu bir yaşamı fazla görüyorlar. Bu güzel Pazar gecesini de hiç çekinmeden kana buladılar, nedensiz bir savaşın yeni bir çephesini daha açtılar. Onlarca masum, suçsuz insan öldü; yüzlercesi kanlar içinde can çekişiyor şu anda. Hastanelerde bu savaşın neferi olmayan, sıradan insanlar acılar içinde yaşam mücadelesi veriyorlar.

O bombayı oraya yerleştiren, o bombanın düzeneğini kuran şerefsiz, çok mu mutlusun şimdi? O bombayı patlattın, onlarca ailenin hayatını kararttın da ne oldu? Eline ne geçti? Onca ailenin hayatını karartarak kendi dünyanı mı aydınlatacağını sanıyordun? Durul bir düşün, öldürdüğün insan senin insanın! Seninle aynı toprakta oyunlar oynamış, seninle aynı toprağın ekmeğini yiyerek büyümüş insanlar onlar.. Nasıl yaptın bunu, durul bir düşün?! Kendi insanını öldürerek, kendi toprağını karartarak aydınlık bir gelecek kurmanın mümkün olamayacağını anla artık!

İster PKK'lı ol ister Hizbullah'çı, her ne olursan ol ama artık anla birilerinin seni piyon olarak kullandığını. Bu toprakların insanına karşı, kendi insanına karşı verdiğin savaşa bir son ver artık. Çünkü bu savaş senin savaşın değil, olmamalı.. Bu savaşın tarafı olacaksan, olman gereken taraf masum insanların tarafı olsun.. Lütfen, durul tüm bunları bir düşün..

Türk Aydını ve Köylüsü

Yakup Kadri "Her memleketin köylüsüyle okumuş yazmış zümresi arasında, aynı derin uçurum var mıdır, bilmiyorum! Fakat okumuş bir İstanbul çocuğu ile bir Anadolu köylüsü arasındaki fark bir Londralı İngilizle bir Pencaplı Hintli arasındaki farktan daha büyüktür." yazıyor Yakup Kadri, Yaban'ında.. Katılmamak elde değil, o günlerin Anadolu toprağı için yapılan bu sosyolojik saptama bugün için bile hala geçerli sayılabilir. Tabii, bir takım değişiklikler de göz önüne alınmalı.

İlk olarak Türkiye'de artık bir İstanbul-Anadolu ayrımı en azından entelektüel anlamda kalmadı. İstanbul artık Anadolu'dan daha fazla Anadolulu. Anadolu'yu büyük oranda İstanbullulaştıramasak ( Blogtaki en uzun kelimem oldu, tamı tamına 22 harf ) da İstanbul'u Anadolulaştırdık.. Anadolu da bu süreçte kendi içinde değişime uğradı, kültürel anlamda önemli gelişmelere sahne oldu. Bugün gelinen noktada aydınımızın coğrafi bir bağlılığı söz konusu değil. Aydın artık İstanbul'da olduğu kadar Anadoluda da var. Yani aydın, belirli bir coğrafyanın ürünü değil artık.. Tüm Türkiye aydın yetiştirecek potansiyelde.. Bu noktada Yakup Kadri'nin İstanbullu ve Anadolulu saptaması günümüz realitesi içerisinde gerçekçi değil. Bu ayrım artık sadece aydın ve halk olarak yapılabilir. Çünkü artık halk da aydın da hemen her coğrafyada, hemen her bölgede..

Yakup Kadri'nin Yaban'ında yer alan aydın ve halk arasındaki çelişki günümüzde coğrafi olmasa da kafa yapısı olarak hala var. Bu çelişkiyi Cumhuriyet aydınlanması ortadan kaldırmaya çabalasa da halkın büyük bölümünün kafasındaki örüncek ağları temizlenemedi. Halk ile aydın arasındaki uçurum, ortadan kaldırılamadı. İşte bu sebepten dolayı bugün Atlantik ötesindekiler ve yerli işbirlikçileri Anadolu insanına bu toprağın aydın insanlarından daha yakın! Bu toprağın halkı, bu toprağın aydınındansa o malum camiayı kendisine daha yakın hissediyor. Burada bir eylem gereği söz konusu, Türk aydını bu topraklarda aydınlık bir gelecek istiyorsa halka arasındaki uçurumu giderme sorumluluğunu hissetmelidir. Aksi halde bu topraklarda yüz yılı aşkın süredir verilen aydınlanma/aydınlatma savaşını Türk aydınının cehalet karşısında kazanma şansı yoktur..

İşgal İstanbul'u ve Hasta Adam

İstanbul Üniversitede vizeler olanca hızıyla devam ediyor. Ben de bu sebepten kütüphanede oldukça zaman harcıyorum. Geçen gün bilgisayardan bilgi taraması yaparken çok ilginç bir kitaba rastladım. "İşgal İstanbul'u" adında Nobel'li yazar Ernest Hemingway'in kaleminden çıkmış, içeriği oldukça geniş ve farklı bir kitap. İlerleyen günlerde kitabın tüm ilginç noktalarını birer birer sizlerle paylaşmaya çalışacağım. Bugün sadece kitapta geçen İstanbul betimlemelerini sunmakla yetineceğim..

30 Eylül 1922 itibariyle kaleme alınan şu satırlar İstanbul hakkında oldukça şaşırtıcı: "İstanbul'da kaç kişinin yaşadığını kimse doğru dürüst bilmiyor. Şimdiye kadar sayım mayım yapılmamış. Bu kentte 1.5 milyon insanın yaşadığı sanılıyor. Yağmur yağmadığı zaman İstanbul'da o kadar çok toz oluyor ki, Peya'ya (Beyoğlu) paralel tepelerin üzerindeki sokaklardan geçen köpeklerin ayaklarından sanki havaya bir toz bulutu yükseliyor. İnsanlar da ayak bileklerine kadar toza batıyorlar ve rüzgar esti mi, arada tam ve yoğun bir bulut oluşuyor.

Yağmur yağınca da her taraf çamur içinde. Kaldırımlar öylesine dar ki, herkes sokakta yürüyor; sokaklarsa dereden farksız. Gidiş geliş kuralı diye birşey yok. Motorlu araçlar, atlı arabalar, tramvaylar, sırtlarında ağır yükleriyle hamallar hep birlikte gidip geliyorlar. Yalnızca iki anayol var, geri kalanların hepsi ara sokak. Anayollar da ara sokaklardan daha ahış şahım değil..

Türkler günün her saatinde dar yolların kenarlarındaki kahvelerde oturup nargilelerini fokurdatıyorlar, bir yandan da insanların midesini yakup kavuran rakılarıyla yudum yudum demleniyorlar. Bu içki o kadar sert ki, yanında meze olmadan içmek olanaksız gibi birşey."

Kitabı bir an önce edinmenizi öneririm, ben elimden geldiğince kıyısından köşesinden paylaşmaya çalışacağım ama kütüphanenizdeki en ilginç kitaplardan birisi olmaya aday İşgal İstanbul'u. Benim elimdeki baskı benimle aynı yaşta, 1988 baskısı kitabın. Sanırım yeni baskıları da mevcut, bir bakın..

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.