| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

54 "medya" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"medya" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

AK Parti, AKP'ye Karşı!

Ak Part Türkiye'de insanlar işsiz güçsüz ve belki de aç.. Buna rağmen tüm bu sefalet medyada pek de yer bulamıyor. Medya tüm bunların üzerini örtüyor ve sunni gündem yaratıyor. İşsizliğin bunca yükseldiği bir dönemde tartıştığımız şeylere bir bakın.. Ciddi ciddi devlet adamları oturmuşlar, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin kısa adını tartışıyorlar. Yok efendim AKP miymiş,  yoksa AK Parti miymiş? Allah aşkına, başka bir derdiniz mi kalmadı?

İşi o kadar abarttılar ki, her iki kısaltma da bir siyasal kimlik kazandı. AKP derseniz muhalif, AK Parti derseniz destekçi durumuna düşüyorsunuz. Böyle bir saçmalık olabilir mi?

Ben bugüne kadar AKP kısaltmasını kullandım, hatta öylesine fazla kullanmışım ki etiketler arasında "Türkiye"den sonra göze ilk o çarpıyor. Partinin Genel Başkanı, Recep Tayyip Erdoğan'ın açıklamaları sonrası AKP kısaltmasının yerine AK Parti kısaltmasını kullanmaya başlayacağım. Neden? Çünkü siyasal olsun ya da olmasın hemen her oluşumun kendini dilediği gibi adlandırma hakkı olduğuna inanıyorum. Bu hak Adalet ve Kalkınma Partisi'nin de hakkı, bu noktada kendisine AK Parti diyen bir oluşuma AKP demeyi anlamsız buluyorum. Sonuçta parti tüzüğünde partinin kısa adı olarak "AK Parti" geçiyor.

Umarım hemen herkes böyle düşünebilir de gündem böylesine gereksiz bir tartışmayı da kısa sürede aşmayı başarabilir.. Ayrıca Recep Tayyip Erdoğan'ın da bunu böylesine büyütmesine bir anlam veremedim. Millet işsiz güçsüz, aç ve açıkta.. Büyütülmesi gereken bu!

Yaşayan En Seksi 100 Türk!

Beren Saat Hürriyet gazetesi yaşayan en seksi 100 Türkü saptamak için çeşitli mesleklerde öne çıkmış insanlardan bir jüri kurmuş ve sormuş: "Uzaya bizi temsilen 50 güzel kadın ve 50 erkek gönderecek olsak, neslimizin devamı için kimleri seçerdik?"

Sorunun gelişinden olayın saçmalığını kestirmek olası tabii ama ben yine de bir sıralamaya bakayim dedim. (Siz de bakmak isterseniz, seçilen kadınlar ve erkekler)

Sıralamadaki ilk 3 "güzel" kadın şunlar: 1.Beren Saat, 2.Ayşe Arman, 3.Tuba Büyüküstün.

Bunca zamandır televizyon izleyicisiyim, ilk üçteki kadınların en ufak bir seksapalitesini göremedim. Beren Saat'in neresini güzel buldunuz da liste başı yaptınız? Yazıktır, günahtır! Gözünüz bu kadar mı kör oldu? Güzel kadın seçmeyi bile bilmiyor musunuz?

Erkekler konusunda durum daha da vahim. İlk üç bir yere kadar kabul edilebilir ama Okan Bayülgen'in ya da Cem Yılmaz'ın neresini seksi buldular, anlamakta güçlük çektim. Recep Tayyip Erdoğan'ın listeye 28. sıradan girmesi de anlayamadığım bir diğer nokta.

Hürriyet yine yapmış yapacağını! Neslimizin devamı için uzaya yollanacak 50 kadın ve 50 erkeği seçmiş seçmesine ama eğer bunlar devam ettireceklerse neslimizi, vay halimize!

Ali Atıf Bir ve Münevver Karabulut Cinayeti

Ali Atıf Bir Münevver Karabulut'un gencecik yaşta canice öldürülmesi gündeme bomba gibi düştüğü vakit hemen her köşe yazarı bu konuda birşeyler yazdı. Ali Atıf Bir de bu konu hakkında kalem oynatan köşe yazarlarından birisi. Ali Atıf Bir'in yazdıklarını anlamak öncesinde zor, diyor ki Ali Atıf Bir: "Türkiye’de çeşitli ihmaller ve çatışmalar nedeniyle binlerce ölüm varken en önemli olayımız "kesik baş" cinayeti mi yani?" Bununla da kalmıyor ve zanlının ailesini kurban olarak lanse ederek devam ediyor Ali Atıf Bir: "Hangimiz Nida Garipoğlu’nun suçunun kesin olarak ispatlandığını söyleyebilir ki? O halde niye böylesine bir linç havasına girildi? Yoksa Internet ölçümlerinde 'kesik baş' cinayetini çok okunduğunu mu fark ettik? Nida Garipoğlu İnternet kurbanı mı yani? Gerçekten mi?"

Yani, Ali Atıf Bir başı kesilerek öldürülen bir genç kızın bu kadar önemsenmesinden rahatsız oluyor. Yapmayın diyor, asıl kurban başı kesilip, canice öldürülen kız değil diyor, asıl mağdur Garipoğlu ailesi diyor. Münevver'in ne önemi var diyor. Diyor da diyor.. En azından ben köşesinde yazılanlardan bu anlamı çıkartıyorum.

Nasıl bir insan olaya böyle yaklaşabilir ki, nasıl olur da "kurban" sıfatı başı kesilen bir kızcağız için kullanılmaz da kızcağızın başını kestiği iddia edilen ve polisten kaçan kişinin amcası için kullanılabilir?!

Şaşırıyor insan, bir köşe yazarının neden böyle bir yazıyı kaleme aldığını anlamıyor. Ama sonrasında taşlar bir bir yerine oturuyor. Ali Atıf Bir aynı makale içinde şunları da yazıyor ve bizleri aydınlatıyor: "İki gün önce Hayyam Garipoğlu ile telefonda Burgaz Rakı üzerine konuşurken bu konu açıldı…"

Buradan anlıyoruz ki Ali Atıf Bir, katil zanlısının amcasıyla konuşuyor. Ne üzerine konuşuyor Burgaz Rakı üzerine konuşuyor. Onur Baştürk blogunda soruyor ve cevaplıyor: "Neden? Çünkü Burgaz Rakı’nın danışmanıymış…" Sonrasında Fatih Altaylı herşeyi birer birer Haber Türk'te yazıyor.. Burgaz Rakı kiminmiş, kızcağızı öldürdüğü iddia edilen katil zanlısının amcası Hayyam Garipoğlu'nun!

Ve bizler de anlıyoruz ki Ali Atıf Bir'in bu yazıyı kaleme almasının nedeni tamamen duygusa imişl!?

Yazık Ali Atıf Bir'in gazeteceliğine, insanlığına!

Umarım bir an önce Ali Atıf Bir, bunun böyle olmadığını belgeleriyle kanıtlar. Aksi halde tüm bunlar onun için büyük bir leke olarak kalacağa benziyor!

Cüneyt Özdemir ve Televizyonda Lafı Değiştirmek!

Cüneyt  Özdemir Uzun zaman öncesinde Cüneyt Özdemir deepnot.com adresinde yazılarını paylaşıyor ve ben de büyük bir ilgiyle bu yazıları takip ediyorum. Bugün gördüm ki deepnot.com, dipnot.tv olmuş, Türkçeleşmiş. İş "Türkçeleşmek"le de sınırlı kalmamış ve "Ulan nedir bu Dipnot.tv" adlı tanıtım filminden öğrendiğim üzere bir ekip projesi haline gelmiş. İyi de olmuş..

Dipnot.tv hakkında daha sonra tekrar yazacağım. Şimdi konumuza gelecek olursak, Dipnot.tv'de aklımda kalan bir iki eski yazıyı taradım ve kısa sürede buldum. Bu yazılar arasında sizinle paylaşmak istediğim, "Benim Adım Cüneyt Özdemir" başlıklı bir konuşma metni. Bu konuşma metnini medyaya ilgi duyan her gencin okumasını öneriyor ve metnin en çarpıcı bölümlerinden bir tanesini aktarıyorum:

Konuşmanın sonlarına doğru, Cüneyt Özdemir, "Televizyonda en büyük maharet isteyen şey yeri geldiğinde lafı değiştirebilmektir" diyor ve yaşadığı bir olaydan yola çıkarak lafı değiştirebilmenin önemini vurguluyor: "Bundan birkaç yıl önce hatırlarsanız 'Kahpe Bizans' adında bir Türk filmi çekilmişti. Biz de 'beşn birk'de Bizans gerçekten kahpe miydi değil miydi sorusunu bir bilene soralım istedik. Aklımıza Ordinaryüs Profesör Semavi Eyice geldi. Ama gelin görün ki karlı bir hava. Arabalar çalışmıyor. Hoca da 90 yaşlarında stüdyoya gelmesine imkan yok. Dedim ki ben telefonda canlı yayında sohbet ederim, böylece hocayı da yormayız.

Canlı yayın başladı Ben gözlerimi açarak büyük bir heyecanla ilk sorumu sordum. 'Hocam film çok tartışılıyor, Bizans kahpe midir değil midir diye? Siz de elbette filmi izlemişsinizdir, nasıl buldunuz filmi?' dedim.

Telefonun ucunda kısa bir sessizlik oldu. 'Hayır izlemedim' dedi.

Ben 'aman olur mu hocam, sizin konunuz' diye üstelemeye başladım...

Telefonun ucunda kısa bir sessizlik daha oldu. Sonra Semavi Eyice'nin sesi duyuldu: 'Ben körüm evladım'

İnanın lafı değiştirmenin imkansız olduğu ve rezil olduğunuz kabul etmeniz gereken anlar olabiliyor ekranda."

Nietzsche, Marx ve Tanrı

nietzsche Yerel bir haber sitesinde "Nietzsche, Marx Ya Da Tanrı'yı Öldürmek" başlıklı bir makale görünce şaşırdım. Ne de olsa yerel medyada Nietzsche'yi ya da Marx'ı okumak çok insana kısmet olabilecek birşey değil Türkiye'de. Hal böyle olunca da Adana Haber sitesinde, Mert Aslan imzasıyla yayınlanan makaleyi okumaya koyuldum. Sanıyorum, Mert Aslan'ı birileri fena halde kızdırmış, o da kinini bu makale ile kusmuş ve kendince toplumun bir kesimine ayar vermiş..

Beni ilgilendiren toplumun o ya da bu kesimi veya Mert Aslan'ın kendisi değil. Makale boyunca birçok bilgi ve mantık hatası yer alıyor; ben bu hataları paylaşmak ve düzeltmek gereği duydum. Konu da Nietzsche olunca sizlerin de ilgisini çekebileceğini düşündüm ve aşağıdaki düzeltmeleri sizlerle paylaşmaya karar verdim:

Mert Aslan, makalenin hemen başında şunları yazıyor: "Nietzsche’nin kayıtlara geçen en iri yarı sözü, büyük olasılıkla şudur: 'Tanrı öldü..' Aslına bakılırsa, bu sözü doğrudan kendisi söylememiş, 'Şen Bilim' adlı yapıtındaki bir deliye söyletmiştir. Kendi ifadesiyle, bu 'kaçık' gündüz vakti elinde bir fenerle çarşıda pazarda dolaşarak 'Tanrı öldü! Tanrı öldü!' diye bağırmaktadır. Ünlü filozofun ilgili yargıyı ortaya atma şekli, pek yaldızlı 'filozof' sıfatına yakışacak kadar akıllıcadır. Çünkü böyle bir sözü sadece bir deli söyleyebilir ya da ancak bir deliye söyletilebilir."

Öncelikle Nietzsche'nin "Tanrı öldü" söylemi sadece Şen Bilim'de yoktur. Bu sözü Zerdüşt de söylemiştir ve Zerdüşt bir 'deli'yi değil adeta bir 'peygamber'i canlandırmıştır. Zerdüşt'ün dediği şudur: "Tanrı öldü, ama insanüstü yaşıyor…" Ayrıca şunlar da Zerdüşt'e yani Nietzsche'ye ait söylemlerdir: "Artık başınızı kutsal şeylerin sırrına gömmeyin. Aksine, onu özgürce taşıyın.  Yaşama anlam kazandıran bir kafa taşıyın." Sözün özü Mert Aslan'ın yazdıklarının aksine Nietzsche inançsızlığı bir delilik olarak görmemekte, üstün insan olma yolunda önemli bir adım olarak görmektedir.

Mert Aslan şöyle devam ediyor: "Hıristiyanlığın tanrısının ölümünü ilan etmek, engizisyon mahkemelerinin bugün bile tüylerimizi diken diken edip aklımızı çıkaran işkencelerine ve endülüjans gibi sincice avutmacı uygulamalarına tanıklık etmiş olan Avrupa halkları nezdinde makul bir önerme olmuştur."

Nietzsche'yi ve Avrupa'nın bugününü okumamaktan kaynaklandığını sandığım hatalar bu paragrafta da devam ediyor. Nietzsche "Hıristiyanlığın tanrısı"nın öldüğünü iddia etmedi. Tanrı öldü, dedi. Onun bunun Tanrısı diye bir ayrım yapmadı, hemen her dinin Tanrı inancına muhalefet etti. Ayrıca bugün Avrupa hakları nezdinde Tanrı ölmüştür demek mesnetsiz bir iddia. Hayır, bugün Avrupa'da Tanrı yaşıyor. Avrupa'da inançlı insanların sayıları dünya genelinde de olduğu gibi ateistlerden çok daha fazla. Avrupalı engizisyon uygulamları sonrası Tanrı inancını öldürmemiş, Tanrı inancını Protestanlık ile tekrar yorumlamış ve kendince pekiştirmiştir.

İlerleyen satırlarda ise şu ifadeler yer alıyor: "Daha sonraları, Karl Marks bu fikre dört elle sarılmış ve dinin kitleleri uyuşturmak amacıyla kullanılan bir “afyon” olduğu savını öne sürmüştür."

Karl Marx nasıl oluyor da Nietzsche'nin "Tanrı öldü" fikrine dört elle sarılabiliyor, açıkçası ben anlayamadım. Marx, Nietzsche'den mi okuyor "Tanrı'nın öldü" önermesini? Nietzsche 1882'de ilk kez bir 'deli'nin ağzından "Tanrı Öldü" yazıyor. Yani, Karl Marx ölmeden hemen önce. Hal böyle olunca Marx'ın dini afyona benzetmesinin altında Nietzsche'yi aramak anlamsızlaşıyor. Çünkü, Marx belki daha Nietzsche'nin aklına "Tanrı öldü" demek bile gelmiyorken bu lafı söylüyor.

Marx Beni en fazla heyecanlandıran bölüm ise şu: "Osmanlı toplumunda hattatlık çok yaygın bir meslektir ve bu yolla günlük olarak Avrupa’da matbaaların ürettiğinden daha fazla yazılı metin üretilmektedir."

Bu noktada herhangi bir düzeltme yapmayacağım. Sadece bu mümkün müdür diye merak ettim. Acaba hangi kaynaklara atfen böyle bir iddiada bulunuluyor?

Makale içerisindeki mantık ve bilgi hataları tüm bunlarla da sınırlı kalmıyor. Ama amacım bağcı dövmek değil, sadece uyarmak ve makalenin yazarını tekrar okumaya ve düşünmeye davet etmek. Bu amacımı en iyi söz konusu makalenin yazarı anlar sanıyorum çünkü kendisi de yazının sonunda insanları okumaya ve düşünmeye davet ediyordu. Umarım kendisi de okur ve tüm bunları tekrar düşünür.

Bir pazarlama aracı olarak Medya!

Hayat Kadını Akşam'da Oray Eğin, Çirkef ve Küçük Düşürücü başlıklı ve TMZ konulu yazısınında TMZ benzeri bir oluşuma Türkiye'de de ihtiyaç duyulduğunu yazmış. Sonrasında da Madi Clara adlı blogun bu ihtiyaca az da olsa cevap verebildiğini vurgulamış.

Madi Clara arada sırada baktığım bir blog. Bugün, Oray Eğin'in köşesinde Madi Clara ile karşılaşınca, tekrar bir göz attım ve dünden bugüne yazılmış ne varsa okudum. "Best Model Jürisi Artık Daha Tarafsız" başlıklı ve Madi Clara imzalı yazının bir bölümü şöyle: "Türkiye'de işler şöyle yürür: Yeni bir yakışıklı ve genç çocuk çıkar piyasaya. Tüm zengin gay'lerin hepsini o sene elden geçirir, sonra sıra üst-orta seviyedeki gay'lere gelince o çocuğun yüzü eskimiş olur. Ve hemen yeni bir Best model yarışması düzenlenip, piyasaya yeni yüzler kazandırılır."

Bu satırları okuyunca aklıma Paris geldi. Uzun zaman önce, bir kitapta Paris'te kadın satılan lüks otellerde müşterilere kadınların özgeçmişlerinin ve fotoğraflarının yer aldığı bir defter verildiğini okumuştum. Müşteri bu defter içerisindeki kadınlar arasından zevkine uygun bir tanesini seçiyor ve geceyi birlikte geçiriyordu. İşte Madi Clara, Best Model'ı bu deftere benzetmiş. Ben daha da ileri gidiyor ve medya organlarının azımsanmayacak bir kısmının bu defterle aynı işlevi gördüğünü iddia ediyorum! Birtakım televizyon, gazete ve dergiler yayıncılığın yanı sıra patronlara güzel kızlar ve yakışıklı oğlanlar pazarlıyor! Tabii eli açık olanlarına..

Gazetecilik, demokrasi içindir!

Gazetecilik Ankara'ya gelince ve yapacak çok işim de olayınca kendimi kitaplara verdim. Geçen günlerde Dost Kitapevinde bolca dolaştıktan sonra, bolca kitap alıp öğrenim kredimi son damlasına kadar kullandım. Param kalmadı ama bolca kitabım oldu. Aldığım kitapların büyük bir bölümü gazetecilikle ilgili kitaplar ve bunlar arasında şu an okuduğum kitap Bill Kovach ve Tom Rosensiel imzalı "Gazeteciliğin Esasları". Kitabın satırlarında beni besleyecek pek çok bilgiye rastgeldim, bu sebepten daha kitabı henüz yarılamama rağmen kitabı sizlere önerebilirim.

Daha fazla uzatmadan konumuza gelecek olursam, kitabın "Gazetecilik Ne İçindir?" adlını taşıyan ilk bölümde şu satırlar dikkatimi çekti ve sizlerle paylaşmak, tartışmak istedim: "Gazetecilik, toplum oluşturmak içindir. Gazetecilik, vatandaşlık kavramının ortak payda olması içindir. Gazetecilik, demokrasi içindir. Serbest bilgi akışı ile iyice güçlenen milyonlarca insan, kendilerine yeni hükümetler seçip, ülkelerindeki siyasi, toplumsal ve iktisadi yaşamın daha iyi sürmesi için yeni kurallar oluşturma işine doğrudan dahil olmuşlardır."

Bu tanım üzerinde fazlaca düşünmek gerekiyor. Türkiye'de gazetecilik bu tanıma ne kadar uygun? Türkiye'de yapılan gazeteciliğin demokrasi için olduğunu söylemek ne kadar da güç. Bizim gazetecilerimiz ve gazetelerimiz bırakın demokrasi için var olmayı, birbirleriyle 'o'cu ya da 'bu'cu oldukları için savaş halindeler. Ya da 'o'nun ya da 'bu'nun adamı oldukları için..

ABD'de yapılan kamuoyu araştırmalarında toplam nüfusun %45'i basının demokrasiyi koruduğunu düşündüğünü belirtmiş. Bu azımsanacak bir oran değil ve bence çok önemli. ABD halkının %45'i basın ve demokrasi arasında bir bağ olduğunu ve bu bağın demokrasiyi koruduğunu algılayabilmişken, bizim en ünlü gazetecilerimizin bile basın ile demokrasi arasındaki bağı kuramamış olması ne acı! Bizim demokrasimizin eksiklerinden bir tanesi de bu: gazetecilik! Hatta Türkiye'nin bir eksiği mi demeli?!

Kurtlar Vadisi'nde F Tipi Yapılanma Nerede?

Kurtlar Vadisi Uzun zamandır düşünmekte ve sabırla beklemekteydim ama sonunda sabrım tükendi. Bu Kurtlar Vadisi'nde neden bir bölüm olsun F Tipi yapılanmaya yer verilmez, bileniniz var mı? Bugüne kadar ihtiyarlardı, konseydi, iş dünyasıydı, mafyaydı, bürokrasiydi, odruydu, polisti, akademisyendi vs vs.. hemen her kesimden ve kurumdan insan konu edildi dizide. Amma ve lakin bir gün olsun badem bıyıklı, elinde Zaman gazetesi tutan bir F Tipi insan görenimiz olmadı.

Yeni Harman'dan Adnan İmamoğlu de merak etmiş olacak ki, okuyucularına soruyor: "Arkadaş bu dizide neden hiç badem bıyıklı yok? Adamlar bu ülkede girip çıkmadıkları delik, odak, merkez bırakmadılar ama bir tane dinci yapılanmaya ne hikmetse denk gelmediler. Nasıl oluyor bu? Öyle ya sen devletin derinliklerinden bir hikaye anlatacaksın, hikayede Türkiye üzerinde iddia sahibi tüm çevreler olacak ama bir tane Nurcu, Fettullahçı bir adama rastlanmayacak. (...) Bir tane 'esselamünaleyküm' diye kolunda zaman gazetesiyle kadraja giren çıkmadı usta. İşte bu da bize dizinin mevzuya nereden baktığını güzelce gösteriyor. Kamera ardında duranı nasıl çeksin?"

Gereksiz Bilgi Bombardımanı ve Korunma Yolları

Medya4 Güzel bir kitaptan güzel bir söz okudum, üzerinde düşündüm, yazdım ve sizlerle paylaşmaya karar verdim. Üç çeşit bilgi vardır, yazıyordu kitapta: esaslı bilgi, faydalı bilgi ve lüzumsuz bilgi. Bu çerçevede düşünmeye başladım ve bildiklerimin çoğunun aslında birer "lüzumsuz bilgi" olduğunu gördüm. Bilmesine biliyordum ama bildiklerimin bana ne faydası oluyordu ki?

Örneğin, geçen günlerde düşen Air France uçağını, yüzlerce insanın hayatını kaybettiğini biliyordum veya İran'da yapılan seçimleri de biliyordum veya gündemin öne çıkan başlıklarını da.. Düşününce tüm bunların lüzümsuzluğuna kanat getirdim. Bana ne bunlardan? Air France uçağının düşmesinin benim hayatıma ne gibi bir etkisi olabilir? Ya da orada ölen yüzlerce insan benim hayatımda ne gibi bir değişiklik yapabilir? Hayır yapamaz! O uçak düşmeseydi de benim hayatım bugünkünden farklı olmayacaktı. Öyleyse neden bileyim ki Air France uçağının düştüğünü? Neden beynimi meşgul etsin bu lüzumsuz bilgi? Neden uçağın nasıl düştüğüyle ilgili teorileri üreteyim?

Bilim bunun adını "enformasyon bombardımanı" olarak koymuş ve sonuçlarını da saptamış: "İnanın, ihtiyacı olmayan enformasyon ile zihnini doldurmak suretiyle düşüncelerini ve yargılarını törpülemek, bu yolla kişinin bakış açısında daralmala sebebiyet vererek, neticede sağlıklı düşünmenin bir yerden sonra imkansızlaşmasına neden olmak."

Enformasyon bombardımanı her geçen gün etkisini arttırıyor ve bize düşen gözümüzü, kulağımızı kapatmak! Evet, yanlış okumadınız: enformasyon bombardımanından kendimizi korumak için gözümüzü ve kulağımızı kapatmalıyız. Sadece esaslı ve daha da önemlisi bizim adımıza faydalı bilgileri edinmekle yetinmeliyiz. Bu noktada haber kaynaklarımızı belirlemeli ve ilgi alanımıza dair bir haber kaynağından beslenmeliyiz. Örneğin mesleğinize ya da ilgi alanlarınızdan herhangi birisine dair bir blogtan veya bir dergiden.. Aksi halde başınıza gelecekleri bilim şimdiden öngörüyor: "...neticede sağlıklı düşünmenin bir yerden sonra imkansızlaşması..."

FOX'ta Yeni bir Program: Uyanık Bar!

FOX TV Finallerle içli dışlıyım, daha okumam gereken yüze yakın sayfa var. Yarın da önemli bir sınav.. Sıkıldım, televizynonu açtım. FOX'ta yeni bir program başlamış, adı Uyanık Bar. Konsept oldukça hoş ve ilgi çekici. İnsan takılınca diğer kanallara geçemiyor. FOX'un sitesine baktım, program her Salı ve Perşembe 23:15'te yayınlanıyormuş. Daha öncesinde Canım Ailem dizisine bir bakın demiştim, dizi aldı başını gitti. Bugün izlenme rekorları kırıyor. Sanıyorum FOX'un Uyanık Bar'ı da alır başını, gider ve zamanla izlenme rekorları kırmaya başlar.

Sunucu oldukça başarılı, daha öncesinde TRT'de görüyordum. Üstün Dökmen'in Küçük Şeyler programında oyun sahneleyen grubun bir üyesi kendisi. Adı Serhat Kılıç imiş.. Bu gidişle bu ismi de duymaya devam ederiz, daha uzun süre. Salı ve Perşembe geceleri çok önemli işleriniz yoksa bir bakın diyorum. Bir bakmaya değer..

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.