| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

7 "millet" etiketi kullanan gönderi "millet" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Kılavuz, öğrenciye..

Eğitim Şu son günlerde internet beim için ulaşılması pek kolay birşey değil, haliyle günü gününe yazamıyorum. Öncelikle bu noktada affınıza sığınarak devam ediyorum..

Şu son günlerde Sosyal Düşünceler Tarihi dersim için okumalar yapıyorum. Okumlarım sırasında şu satırlarla karşılaştım ve bu satırlara kayıtsız kalamadım: "Kılavuz, öğrenciye bütün izleri öğretmelidir. Ama gideceği yolu seçmemelidir.."

İşte resmi eğitim ve öğretimin hemen hemen tüm dünyadaki en temel sorunu bu: Ufacık çocuklara kılavuzluk adı altında kendi bildiği yolu göstermek! Oysaki eğitim o çocukları politik ve dini olarak endoktrine etmektense o çocuklara kendi seçimlerini yapma hakkını sunmalı. Bunu din, ideoloji ve felsefe noktasında da yapmalı. Örneğin çocuklara hemen her ideolojiyi objektif bir şekilde sunmalı, adam gibi ve eşit ölçüde dinler tarihini okutmalı.. Çocuklara herşeyi öğretmeli ama kendi doğrularını "evrensel doğrular"mışcasına o küçücük beyinlere kazımaya kalkmamalı! Çocuklar kendi ideolojilerini, kendi dinlerini ve hatta dillerini seçebilmeli..

Tüm bunlar doğru olsalar da şimdilik sadece "tatlı bir rüya"dan ibaret.. Dünya devletleri hala devletin millet üzerinde politik endoktrinasyon hakkı olduğuna inanıyor. Umarım kısa zamanda bu yanlış inanışın ne kadar boş olduğu görülebilir.

Abdullah Gül, Ermenistan Yolcusu..

Abdullah Gül Geçen haftalarda Ermenistan'la Türkiye'nin ümit milli takımları bir maç yaptı. Futbola hiç ilgim olmamasına rağmen denk gelmişken, maçın açılışını izledim. Çünkü birşeyi merak ediyordum, Ermeni taraftarların İstiklal Marşı okunurken neler yapacağını görmek istiyordum. Öncelikle bizim marşımız okundu ve fonda ıslıklar, bağrışmalar duyuldu. Buna çok bozuldum. Her ne olursa olsun oradaki taraftarlardan saygı beklemiştim.

Sonrasında ise Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan'dan bir davet geldi Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e; Sarkisyan, Abdullah Gül'ü Ermenistan'a milli maçı birlikte izlemeye çağırdı. Şimdi herkes bu davetin kabul edilip edilmemesi üzerine teoriler üretiyor. Edersek vatan elden gidiyor, etmezsek de duvarlarla çevrili bir Türkiye olacağımız propagansı yapılıyor.

İşin açıkçası, öncesindeki deneyimlerimi göz önüne alarak maç sırasında hoş olmayacak durumlar oluşacaktır sanıyorum. Bizi zor durumda bırakacak pankartlar açılabilir ve bu bizim adımıza hiç hoş olmaz. Tüm bunlara karşın, ben yine de diyalogtan yanayım. Belki, "Abdullah Gül ne olursa olsun Ermenistan'a gitmelidir!" diyemem ama gitmese bile ileride bir diyalog oluşturmalıdır.

Daha önce de belirttiğim gibi bunu en üst makamlar yoluyla yapmasak bile gençler olarak bizler yapmalıyız. Belki Abdullah Gül'ün diyalogları konumu itibariyle politik ve diplomatik kaygılarla şekillenmek durumunda kalabilir. Oysaki biz gençlerin diyalogları sadece insanı kaygılarla şekillenecektir. Bu noktada belki bu görev Abdullah Gül'den çok bizlerin.. Cebimde yeteri kadar para olsa, doldururum üniversite gençlerini uçaklara, Ermenistan'a milli maça götürürüm. Belki böyle yıkılabilir, o yıkılmaz sanılan tabular..

Hüseyin Nihal Atsız ve Üniversite Öğrencisi..

Üniversite Öğrenci H. Nihal Atsız önceleri önyargıyla yaklaştığım, düşüncelerine pek de önem atfetmediğim bir isimdi. Bugün hala pek çok düşüncesine katılmıyor, eksik ya da yanlış buluyorum. Fakat bazı düşünceleri var ki, onları not defterime kaydetmeye ve sonrasında da hayatıma dahil etmeye çalışıyorum. Hüseyin Nihal Atsız'ın Heracles'in Anlatmak adlı blogumda öylesine güzel bir yazısı var ki, burada sizlerle paylaşma gereği duydum. Bu satırlar özellikle üniversite öğrencilerine geliyor, H. Nihal Atsız'ın kaleminden:

"Sen üniversiteli misin? Öyleyse kafan olgunlaşmış, duyguların ölçülenmiş, bütün varlığınla bir şahsiyet, bir vatandaş olmuşsun demektir. Üniversiteli aydın adayı demektir. Bütün mevkilerin yarınki adayı demektir.

Üniversiteli herşeyden önce yüksek öğrenime ulaşmış bir insan olarak hoş gören, hakkı tanıyan, vicdan taşıyan insan demektir. Biliyorsun ki vicdan diye içimizdeki doğruluk, insaf ve acıma duygusuna derler.

Üniversiteli seçkin bir yurttaş en azından, seçkin yurttaş adayıdır. İlk görevi didinip çalışmak, bir baltaya sap olmak, milletin kendisine verdiklerini ödeyerek tüketici olmaktan çıkıp yaratıcı olmak durumuna girmektir. Şüphesiz senin de eğlenmeye, dinlenmeye, sevmeye, öfkelenmeye, hicvetmeye hakkın vardır. Fakat sen bunların hepsini efendice yapmaya mecbursun. Eğlencen hamal gibi, dinlenmen hayvan gibi, sevmen külhani gibi olamaz. Öfkelenip hicvettiğin zaman bile asaletini korumakla görevlisin. Hicvin ve öfken Çeşme meydanıvari oldu mu sana üniversiteli değil, sadece 'seviyesiz' denir."

Kalkınmak İçin Genel Eğitim Şart DEĞİL!

Daha öncesinde de yazmıştım (Kitle Eğitimi? Özel Yetenek Eğitimi?) ve sormuştum okurlarıma "Kitle eğitimi mi, özel yetenek eğitimi mi?" diye.. Bugün hala harahetle süren Prof. Erol Güngör araştırmam sırasında öyle bir paragraf okudum ki, tarifsiz bir mutluluk yaşadım. Düşüncemin, bundan yıllar öncesinde bir bilim adamımız tarafından, hem de entelektüel bir bilim adamımız tarafından savunulduğunu görmek bana büyük bir özgüven verdi. Neydi benim ana fikrim? Diyordum ki, "Alt ve orta zeka grubundan geriye kalan üst zeka grubunun üyeleri, yani ülkemin eli adam gibi iş tutar bireyleri ise çeşitli şekillerde seçilmeli ve özel eğitimlere tabii tutulmalılar. Bu insanlar ihtisaslaştırılmalı ve ihtisaslaştıkları konuda en iyi kılınmalıdırlar. Türkiye Cumhuriyeti, kurulacak böylesine özel bir okuldan her yıl 1000 mezun alsa, misyonuna çok daha yakın ve çok daha iyi bir vizyonda olacaktır." Prof. Erol Gügör de böyle düşünüyor olacak ki şunları yazmış: "Halbuki genel eğitim kalkınmanın sebebi değil, neticesidir. Kalkınmayı yapacak olanlar ise, memleketin problemleri üzerine düşünmeye ve çözüm bulmaya elverişli kalitede aydınlardır. 'Birinci sınıf' insanlardır. Zaten kalkınmamış, geri kalmış bir ülke, kendi problemlerinin neler olduğunu ve bunlara nasıl çare bulunabileceğini bilmeyen bir ülke demektir."

İşte şimdi bizim ihtiyacımız olan bu "birinci sınıf" insanları bulmak ve özel bir eğitimle yetiştirmektir. Aksi halde, genel eğitim aracılığıyla kalkınmak tatlı bir rüya olarak kalacaktır.. Türkiye gelişmekte olan ama bir türlü gelişemeyen ülkeler kategorisinden çıkmak istiyorsa, birinci sınıf insanları dümenine oturtmasını bilmelidir!

Son Sürüm Yönetim Sistemi: Tam Demokratik Oligarşi..

Senato Ne büyük anlam karmaşası Hem tam demoktratik ve hem de oligarşik.. Vay anasını.. Bana yurdum gündemini hatırlarıyor. Bundan aylar öncesinde "Demokrasi: Aristokrasinin Güzel Perdesi" başlıklı bir yazı kaleme almış ve şunları kaydetmiştim: "Demokrasilerde liderleri halk seçer, yalnız haklın seçeneklerini aristokrasi oluşturur. Sonuç itibariyle halk, aristokratların seçimleri arsından birşey seçebilecek kadar seçmendir. Bunun üstüne çıkamaz, kendi adayını var kılamaz. Buna maddi olarak da manevi olarak da yetkin değildir çünkü. Bu haliyle demokrasi, halk yönetimi görünümündeki aristokratik bir sistemdir."

Bugün yazdıklarıma derinlik ve uluslararası bir boyut kazandıracağım. Öncelikle aristokrasiden oligarşiye geçişi anlatayim: Artık demokrasilerde kararları bırakın aristokratları, sadece bir avuç insan alıyor. Bu insanlar parti liderleri. Bugün Türkiye'de ve daha pek çok demokratik ülkede yönetim halkın elinde olmaktan uzak, yönetim liderlerin tekelinde. Bu liderler seçim yasalarından faydalanarak milletvekillerini oluşturuyorlar. Halk kendi vekilini seçemiyor, sadece liderlerin seçtiklerini onaylayabiliyor. Kaç dönemdir Türkiye'de ön seçim yapılmıyor, ön seçim olmadıktan sonra her demokrasi yalandır!

Oktay Sinanoğlu "Türk Ayştaynı" Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu Semra Topçu ile yaptığı bir söyleşide tüm bunları açıkça dile getiriyor: Bizim seçmediğimiz ama seçmişiz gibi gösterilen birileri başımıza oturuyor ve bunlar ülkemizi perişan ediyorlar. Yani, halk istemediği halde Avrupa Birliği diye, küreselcilik diye, özelleştirmede özelleştirme diye tutturuyorlar. Sonunda fabrikalarımızı elimizden alıyorlar. Bütün tesislerimizi, herşeyimizi alıp götürüyorlar, yok ediyorlar. ... Derken "Değiştirelim, kanunları değiştirelim, yabancılar toprak alsın." Bu sefer haydi, gidiyor topraklar. Büyük çapta. Evet, bizim seçmediğimiz ama seçmişiz gibi duran birileri bizim canımızı okuyorlar. Prof. Sinanoğlu sözlerine olayı uluslararası bir boyuta taşıyarak devam ediyor: Öyle anlaşılıyor ki aynı şeyler Batı ve Doğu Avrupa ülkelerinde de oluyor: Birkaç fırka (parti) başkanının elinde aday listeleri. Listelerin nereden geldiği belli değil; bir başkan o kadar insanı nasıl tanıyacak? Ama liste yapıyormuş. Yani birçok ülkede kimsenin tepesindekileri seçtiği yok. Çıkarılan birtakım seçim kanunlarının incelikleri ile, aslında milletlerin kendi iradeleriyle birini seçmeleri engellenmiş oluyormuş. (...) Lehistan (yani Polonya), Çek, Slovakya, Estonya ve Macaristan gibi ülkelerde o kanunların şimdiki şekilleri seksenlerin sonlarına doğru geldi. Bizdeki 1983'te. Aynı kaynaktan mı geldiler de o kadar benziyorlar? Soru çok açık, tekrarlıyorum: Aynı (malum) kaynaktan mı geldiler de o kadar benziyorlar?

TSK Silahlı Müdahale Yapacak Kadar Güçsüz Değildir!

Yaşar Büyükanıt Çoğu forumda, platformda duyuyorum; birileri TSK'nın iç politikaya askeri bir müdahale yapmasından endişe duyuyor. Böylesine birşey için, özellikle de bugünlerde endişelenmek sok derece yersiz. Daha geride bıraktığımız haftada gördük, birileri "darbe"ye karşı yürüdüler; şimdi oturmuş 70 milyon adım atıp atamadıklarını sayıyorlardır herhalde..

Hepsine şaşırıyorum. Şaşırmamın temel nedeni, bu insanların TSK'yı Türkiye içerisinde böylesine güçsüz farz etmeleri. Oysa TSK, Türkiye içerisinde sandıklarından çok daha güçlü ve etkin. Bu sebepten TSK, elindeki mevcut güçlerle yurdum gündemine yön verme potansiyelini zaten elinde bulunduruyor. Hal böyleyken, karşımıza tek bir gerçek çıkıyor: TSK, silahlı bir müdahale yapacak kadar güçsüz değil! Belki 80'de güçsüzdü ama bugün değil!

Çav Bella, Politik Kodlama ve Yanılgılar..

irak_direnis_ Kodlanmış şarkılar vardır; çav bella gibi, ötüken yolu yokuştur ve benzerleri gibi.. İnsanlar bunları dinlemenize veya söylemenize göre sizleri sınıflar. Ya "Allah'sız komünist" olursunuz ya da "su katılmamış faşist"! Bunun arası yoktur, çoğu zaman.. Çav bella dinleyen adam komünisttir, değil mi ama!?

İçerikler bizi ilgilendirmiyor;  sadece kodlanışına, ağababalarımızın kodlayışına bakıyoruz. Ülkücü takılan bir genci nedense çav bella'nın şu sözleri pek ilgilendirmiyor: "işte bir sabah uyandığımda/ elleri bağlanmış bulduğum yurdumun / her yanı işgal altında.. / sen ey partizan beni de götür / beni de götür dağlarınıza / dayanamam tutsaklığa!" Bundan daha yüce bir milli değer olabilir mi? Bundan daha anlamlı kaç türkü var, millet ve milliyetçilik adına?

Ayrıca benim için bir utanç değil midir? Bunca yıllık bir geçmişe dayanan bir kültürden gelip bir İtalyan halk türlüsünü yazmak zorunda kalmam? Acaba bizim çocuklar neler yazmışlar, millet ve milliyetçilik adına!? Düşündüm ve aklıma pek de birşey gelmdi, milliyet ve milliyetçilikle tanışması bir asır olmayan bir milletiz sonuçta ve maalesef..

Madem bitiriyorum, o güzel sözlerle bitireyim: "eğer ölürsem ben partizanca / sen gömmelisin ellerinle beni / ellerinle toprağıma.." Daha yüce ne denebilir ki? "Çav bella çav bella çav çav.." Irak'a gelsin, Irak'taki ABD karşıtı halk direnişine gesin..

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.