Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

7 tane "osmanlı" etiketli yazı bulundu "osmanlı" tagli diger ogeler resimler , videolar

Kabuğuna Çekilmek

İlber Oratylı Türkiye kabuğuna çekilmiş bir ülke izlenimi veriyor, daha doğrusu yaşadıklarımız bize bunun izlenimden öte bir gerçek olduğunu gösteriyor. Dün bizim olan topraklardan bile habersiz duruma düştük. Yetişen nesillere geniş bir objektif veremedik, veremiyoruz. Eğitim tamamen içine kapalı! Öğrenciler bilmiyorlar daha dün bizim olan toprakların havasını suyunu; coğrafyasını, kültürünü, tarihini..

İlber Ortaylı, İsmail Küçükkaya'nın "Cumhuriyetimize Dair" adlı kitabındaki söyleşisinde çok haklı olarak, şunları söylüyor: "Türkiye kabuğuna çekilen, etrafına karışmayan bir ülke. Kafanın da kabuğuna çekildiği bir ülke oldu. Okul kitaplarına kadar yansıdı.  Balkanları bilmiyorlar. Deden orada gömülü 1912-13'te... İnsanlar orada yığılmış. Kime baksan oradan gelmedir; İstanbul'da, Trakya'da, İzmir'de, Orta Anadolu'da, Eskişehir'de. Şimdi insanlar burayı bilmiyor. Bugün hiç bilmiyorlar. Geçmişi unut ileriye bak. Yakın tarih unutuluyor. Kafadan çıkartılıyor. Hakikat çarpıtılarak ortaya konuluyor."

Eğitimde artık daha farklı bir müfredat gerekli! Büyük bir coğrafyada hakim olmamız demek o coğrafyada yarın da böylesine etkin olacağımız anlamına gelmiyor. Gidemediğimiz yer bizim olmadığı gibi bilmediğimiz yer de bizim olmayacaktır! Yeni nesillere bizim olan, daha önemli ve doğrusu bizden olan toprakları öğretmekte geç kalıyoruz. Bu büyük bir hata.. O topraklar belki artık bizim değiller ama emin olun, hala bizdenler..

İlker Başbuğ Birilerini Fena Korkutuyor..

İlker Başbuğ Kara Kuvvetleri Komutanı, Org. İlker Başbuğ önümüzdeki Yüksek Askeri Şura (YAŞ) sonrası Genel Kurmay Başkanlığı koltuğuna oturacak. Bu noktada Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK) Başkomutanlığını üstlenecek. Nedense (?) bu gerçek birilerini fazlaca ürkütüyor. Bu malum birilerinin etekleri tutuşmuş olacak ki 32 kısım tekmili birden savaş açmışlar TSK'nın yeni Başkomutanına..

Malum camianın, malum şeriat ve manda yanlısı gazeteleri Başbuğ'a saldırmaya başladılar. Anayasa Mahkemesi'nin açtığı AKP'nin kapatılma davasını Orgeneral Başbuğ'a yıkmak istiyorlar. Bu oyunu daha önce de gördük. Şu an Genelkurmay Başkanımız olan Orgeneral Yaşar Büyükanıt'a da yapmışlardı böylesine asılsız haberler, karalama kampanyaları.

Orgeneral Başbuğ, böylesine basit karalama kampanyalarıyla harcanabilecek bir isim değil. Vizyonu ve TSK ile ortak misyonları çerçevesinde güçlü bir isim. Bundan tam altı ay öncesinde "Prestij Politikası, Osmanlı ve Putin" başlıklı yazımda onun hakkında, prestij politikası çerçevesinde şunları kaleme almıştım: "Bizde ise üçüncülüğe aday güncel hiçbir isim maalesef yok! Ne Cumhurbaşkanımız ne de Başbakanımız bu noktada aday olarak gösterilemez. Ama illa da gösterme gereği olacaksa, en köklü ve kültürel temele dayanan TSK'dan bir aday sunabilirim. Ki bu adayın gelcek Türkiye'sine yön verebilme gibi bir durumu da var. Kim bu şahsiyet? Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ.. " Yazımın sonunda da şu notu eklemeden edememişim: "Başbuğ noktasında belki haklı çıkabilirim, demişti dersiniz.." Org. Başbuğ'dan birilerinin böylesine korkması sanırım beni daha şimdiden haklı çıkartıyor..

Cemal Kaptan ve Jöntürkler

Rodos Ömer Naci'nin ardından bir ikinci kahraman daha keşfettim. Bu seferki kahramanımız da Ömer Naci ile aynı kaynaktan, İttihat ve Terraki geleneğinden yetişme bir isim. Adı, Cemal.. Ünlü Türk filozofu Celal Yalınız'ın ağabeyi.. Cemal gibi değerler, bizim Cemal gibi değerlerimiz; özgürlük yolunda verilmiş mücadele dolu hayatlardır. Yazık ki pek çoğumuza tanıtılmıyor, toprağımızdan çıkma bu güzel insanlar. Ben elimden geldiğince anlatmaya çabalayacağım aşağıda uzanacak satırlarda..

Cemal, Ömer Naci gibi çok iyi bir eğitim alır ve ardından baba mesleği olan askerliği meslek edinir. Bu sırada Osmanlı'da İttihat ve Terraki rüzgarları esmektedir ve Cemal de kendisi gibi asker olan diğer bir kardeşiyle İttihatçılar için gizliden gizliye çalışmaktadır. 31 Mart vakasında her ikisi de Hareket Ordusu'na katılırlar ve meşrutiyet yolunda ellerinden geleni yaparlar. Bu yol, zor ve tehlikeli bir yoldur, ilerleyen süreçte tehlikeler Cemal'i çevreler.. Cemal padişahın jürnalcileri tarafından yakalanır ve idamla yargılanır..

Cemal idam edilmez, babasının ünlü bir asker ve kendisinin de ordunun bir mensubu olmasından ötürü sadece Rodos'a sürgün edebilirler Cemal'i. Rodos'ta sürgün hayatı yeni yeni başlamıştır ki Rodos İtalya tarafından işgal edilir.. İşgal çok sakin karşılanmaz Rodos'ta. Halk silahlanır ve birleşerek İtalyanlarla çatışmaya başlar. Halkı silahlandıran da birlik halinde İtalyanlarla çatıştıran da aynı, bilindik isimdir: Cemal Kaptan! Kendisini sürgün eden devleti için düşmana silah çeker Cemal..

İtalyanlarla yaşanan şiddetli bir çatışma sırasında Cemal yakalanır. Cemal'i İtalya'ya askeri mahkemede idamla yargılanması için gönderirler. Cemal mükemmel Fransızcasıyla savunmasını bizzat kendisi yapar. Cemal'in kusursuz Fransızcasından ve savunmasından etkilenen İtalyan hakimin ağzından şu sözler dökülür: "Belki de haklısın, direnişe geçmekte!"..

Bu kez de ipten mükemmel savunması ile kurtulur Cemal Kaptan. (Hayatta iki kez ipten dönmek pek kolay olmasa gerek!?) Ardından İstanbul yılları başlar, İstanbul'da ticarete atılır, bolca para kaybeder ve hayatının sonuna kadar sakin bir hayat sürer Cemak Kaptan.. Belki sıradan bir insan gibi ölmüştür ama bir kahram gibi yaşamıştır; pek çok İttihat'çı gibi..

İç Sorunları Dış Güçlere Gammazlamak!

Avrupa Konseyi Uzun süredir yazıyorum, iç sorunları dış güçler aracılığıyla halletmek çöküşe delalet etmektedir, diye. Bir devlet, iç sorunlarını dış dinamiklere pazarlıyorsa sonu Osmanlı'nın akıbetinden farksız olacaktır! Bugün Türkiye'deki siyasal olaylar bizlere, acı da olsa, Osmanlı'nın hasta adamlığını hatırlatıyor. Kendini bilmez birileri gidip, bu milletin iradesiyle kurulmuş ve yaşayan Cumhuriyet mahkemelerini Avupa'daki ağabeylerine şikayet ediyor!

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'ne baskı yapıldığını okuduk. Birileri AKP'nin kapatılma davasına hala alışamamış olacaklar ki, bu dava sebebiyle Avrupa Konseyi'nden Türkiye'ye aleyhte bir bildiri yayınlamasını istemişler. Bu biraz annenizi, babanızı veya kardeşinizi gammazlamak gibi birşey. Bu toprakların böyle bir örfü, adeti ve daha da önemlisi devlet geleneği yok! Bundan çok değil, yirmi sekiz yıl önce 12 Eylül'ün tüm ağırlığını sırtında hissetmiş bir devlet adamımız Avrupa karşısında ülkesini savunabilmişti. AKP'nin yaşadıkları ne kadar ağır olabiliyor da kendini bilmez birileri Türkiye'yi Batı'ya gammazlama hakkını kendinde görüyor?!

12 Eylül müdahalesinden hemen sonra, aynı Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nde Türkiye'nin üyeliğinin askıya alınması eğilimi baş gösterince; Türk heyetinden bilgi isteniyor. Kürsüye Prof. Turan Güneş çıkıyor. Üyesi bulunduğu parlamento ve partisi kapatılmış, birçok arkadaşı tutuklanmış olan bu devlet adamımız; belki de içi kan ağlayarak Türkiye'yi savunuyor ve üyeliğimizin devamı için mücadele veriyor! Devlet adamlığı, vatan sevgi budur; gammazcılık muz cumhuriyetlerinde görülür; Türkiye bir muz cumhuriyeti değildir ve daha önemlisi onurlu bir geleneğe sahiptir. Bu onurla oynamaya kimsenin haddi ve hakkı yoktur!

İşgal İstanbul'u ve Hasta Adam

İstanbul Üniversitede vizeler olanca hızıyla devam ediyor. Ben de bu sebepten kütüphanede oldukça zaman harcıyorum. Geçen gün bilgisayardan bilgi taraması yaparken çok ilginç bir kitaba rastladım. "İşgal İstanbul'u" adında Nobel'li yazar Ernest Hemingway'in kaleminden çıkmış, içeriği oldukça geniş ve farklı bir kitap. İlerleyen günlerde kitabın tüm ilginç noktalarını birer birer sizlerle paylaşmaya çalışacağım. Bugün sadece kitapta geçen İstanbul betimlemelerini sunmakla yetineceğim..

30 Eylül 1922 itibariyle kaleme alınan şu satırlar İstanbul hakkında oldukça şaşırtıcı: "İstanbul'da kaç kişinin yaşadığını kimse doğru dürüst bilmiyor. Şimdiye kadar sayım mayım yapılmamış. Bu kentte 1.5 milyon insanın yaşadığı sanılıyor. Yağmur yağmadığı zaman İstanbul'da o kadar çok toz oluyor ki, Peya'ya (Beyoğlu) paralel tepelerin üzerindeki sokaklardan geçen köpeklerin ayaklarından sanki havaya bir toz bulutu yükseliyor. İnsanlar da ayak bileklerine kadar toza batıyorlar ve rüzgar esti mi, arada tam ve yoğun bir bulut oluşuyor.

Yağmur yağınca da her taraf çamur içinde. Kaldırımlar öylesine dar ki, herkes sokakta yürüyor; sokaklarsa dereden farksız. Gidiş geliş kuralı diye birşey yok. Motorlu araçlar, atlı arabalar, tramvaylar, sırtlarında ağır yükleriyle hamallar hep birlikte gidip geliyorlar. Yalnızca iki anayol var, geri kalanların hepsi ara sokak. Anayollar da ara sokaklardan daha ahış şahım değil..

Türkler günün her saatinde dar yolların kenarlarındaki kahvelerde oturup nargilelerini fokurdatıyorlar, bir yandan da insanların midesini yakup kavuran rakılarıyla yudum yudum demleniyorlar. Bu içki o kadar sert ki, yanında meze olmadan içmek olanaksız gibi birşey."

Kitabı bir an önce edinmenizi öneririm, ben elimden geldiğince kıyısından köşesinden paylaşmaya çalışacağım ama kütüphanenizdeki en ilginç kitaplardan birisi olmaya aday İşgal İstanbul'u. Benim elimdeki baskı benimle aynı yaşta, 1988 baskısı kitabın. Sanırım yeni baskıları da mevcut, bir bakın..

İstanbul'dan Fransızca Bilen Adam Toplatmak

ercument-ekrem-talu Cumhuriyet kurulduğu vakit, en büyük eksiğimiz ne paraydı ne de güç: en büyük eksiklik iş bilen, yani kalifiye insandı! Bu kalifiye işgücü yoksunluğu öyesine vahim bir hal almış ki, Mustafa Kemal emir çıkartımış: "İstanbul'daki Fransıca bilenleri toparlayın!" Hatta bir rivayete göre, babamdan duydum, vakti zamanında Ankara Gar'ında Devlet Personel Daire'sine görev yapan devlet memurları gördükleri her kravatlıyı çevirir iş teklif ederlermiş :))

Bu noktada Bedii Faik, Mustafa Kemal Atatürk'ün özel kalem müdürlüğünü yapan, aynı zamanda ünlü edebiyatçı Recaizade Mahmud Ekrem'in de oğlu Ercüment Ekrem Bey'in bu görevi nasıl üstlendiğini garipsiyor. Garipsemesinin sebebi Ercüment Ekrem'in eksikliği değil, sadece kişiliği.. Öyle ki, Ercüment Ekrem oldukça esprili tüm kurallarla alay edebilecek bir insan; yani bizim tabirimizle "Hayatı ti'ye alan bir zat" :)) Bu noktada Bedii Faik haklı ama kendisi şunu demekten de kendisini almıyor: Hal öyle bir hal'di ki Mustafa Kemal Ercüment Ekrem'i kendisine ayırarak en iyisini yapmış..

İşin komik tarafı ise Ercüment Ekrem'in Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği'nden azledilmesi: Birgün Mustafa Kemal, Ercüment Ekrem'i çağırır ve planları hakkında birşeyler anlataya başlar. Bir noktadan sonra, "Beyefendi, lütfen not alınız." der. Der demesine ama Ercüment Ekrem'in tek yaptığı şey sırayla ve telaşla ceplerini aramaktan başka birşey değildir. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, ne hikmetse elinde defter, ama cebinde kalemsizdir. O durumda, Ercüment Ekrem odada bulunan Latife Hanım'a "Lütfen bir kalem getirebilir misiniz?" demekten başka birşey yapamaz. Ve o gündür bu gündür Cumhurbaşkanlığı Genel Sekraterimiz Ercüment Ekrem değildir :))

Osmanlı ve Günümüz Gençliği

kuleli En son Ömer Naci noktasında dikkatimi çekti Osmanlı gençliğinin entelektüel ve evrensel yapısı. Garipsedim Ömer Naci'nin genç yaşta Arapça, Farsça ve Fransıca öğrenmesini; hayatına hiçbir etkisi olmayacak bir gelişme karşısında eline silah alıp kendin olmayan sorunlara çözüm arayabilmesini. Haliyle bugün ile kıyasladım, biz ile kıyasladım.

Bunu Ömer Naci ile sınırlandırmak, hatta gençlik ile de sınırlandırmak istemiyorum. Fotoğrafı, Osmanlı insanı ve günümüz insanı olarak görmek istiyorum. Mesela herhangi bir tarihi şahsiyeti göz önüne alın; bizden birisi olsun ve bakın hayatında ne zaman neler yaptığında.. Pek çoğunda Farsça, Arapça ve Fransızca üçlemesini göreceksiniz. Oysa bugün, durum içler acısı! Herkes İngilizce bildiğini sanıyor ama İngilizce'yi de çok az insan biliyor! Diğer dillere girme gereği duymuyorum, daha geçen aylarda İlber Ortaylı'nın TRT'de "İyi Rusça bilen bir asistan arıyorum, yok!" hakırışlarını duydum. Üzüldüm!

Dil eksik olunca, evrensel bakış da haliyle olmuyor! Yanı başımızda olanlardan bile haberimiz olmuyor, yüz yıl öncesine kadar egemenliğimizdeki topraklara ve insanlara dair bile çok az şey biliyoruz! Hatta hiçbirşey bilmiyoruz, araştırma gereğini de hiç ama hiç duymuyoruz! Küçük ve sadece bize dair korku politikalarıyla uğraşarak yozlaşıyoruz. Kendi coğrafyamızdan, Asya'dan habersiziz. Oysa büyük bir medeiyet yolunda bize evrensel olmak, evrensel düşünmek düşüyor! Osmanlı tüm zorluklara rağmen yeni ve başı dik bir siyasal örgütlenme yaratabildi, çünkü o zor şartlarda bile evrensel bir Turan'ı, evrensel bir Panislamizm'i düşünebilen, maksimalist politikalar üretecek beyinler yaratabilmişti.

Bu noktada yapılması gereken büyük, yani evrensel düşünmek! Coğrafi olarak Anadolu'yla sınırlı kalmamak ve düşüncelerimize daha büyük coğrafyaları katık etmek. O düşünülecek büyük coğrafyaları tanımak, insanını ve dilini bilmek yapılması gereken.. Büyük düşünmenin zamanı gelmiştir, aksi halde bu küçük, çorak Anadolu toprağını da bize fazla görecekler!

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.