| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

12 "psikoloji" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"psikoloji" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Başarılı Olmak Ya Da Olmamak?

çocuk12 İnsanları kabaca aptallar, orta zekalılar ve ileri zekalılar olarak üçe ayırsak bu üç gurubun dağılımı şöyle olacaktır: Aptallar her yerde vardır. Orta zekalı insanlar çoğunluktadır. Toplumlar daha çok bu tür insanlardan meydana gelir. Doğa, şaheserleri, yani ileri zekalı insanları da seyrek olarak yaratır.

Elif Şafak, Baba ve Piç'te bu üç gruba dair şöyle bir saptama yapıyor: "İnsanların ezici çoğunluğu asla düşünmez, düşünenler asla ezici çoğunluk olmaz." Sözün özü hemen her toplumun büyük bir bölümünü düşünemeyen beyinler, aptallar oluşturur. Böyle bir ortamda da, pek tabii, başarı hazmedilemez!

Bugün Türkiye'de, hemen her yerde başarılı olmanın hazmedilemediğini görüyorum. Pembe Candaner, Sabah'ta, "İyi birşeyler yaptığınızda, o başarıyı paylaşmak yerine, savaş açma ruhu toplumumuzda maalesef sıkça görülen ve tedavisinde çok başarılı olunamayan bir hastalık. Çünkü alkışlamak yerine, o başarıya gölge düşürmekte üstümüze yok." yazmış, katılmamak elde değil. Bugün üniversitede de, iş hayatında da ve hatta sosyal ilişkilerde de başarı içten içe kötü karşılanır birşey. Bunun piskolojide de yeri var: "İnsanoğlu kendinden daha güçlü, daha bilgili, daha becerikli insanlarla karşılaştığı zaman 'Bu insandan bana zarar gelir mi?' diye bakar. Bu nesnel benin (Egonun) doğal işlevidir."

Sözün özü, "doğal olarak" Türkiye'de ve belki de dünyanın diğer taraflarında da başarı kıskanılır, kötülenir birşeydir. Böyle bir ortamda başarılı olmak cezalandırılır. Bizim tarihimiz ve bugünümüz bunun binlerce örneğiyle doludur. Hal böyle olunca da başarılı olmak, sivrilmek pek de zekice görünmüyor yurdumda ve ben de 21 yaşımda annemim babamın bunca yıldır neden "Sivrilmek iyi değildir oğlum!" dediklerini ancak anlayabiliyorum.. Sanıyorum anlamakta çok geç kalmadım, hala bir umut var..

Doğulu Olmak, Batılı Olmak ve Sosyal Psikoloji Araştırmaları

İnek ve Dünya Oldum olası psikolojiye ve biraz olsun sosyal psikolojiye ilgi duydum, bolca kitap okudum. Bu okumalar sonucunda bende oluşan görüş, insanın olabildiğince edilgen bir hayatı olduğuydu. Ben dediğimiz şey bile onun bunun ya da şunun yaşamından etkilenerek oluşuyordu. Toplum bizi kendi içerisinde şekillendiriyor ve farkında olmadan "biz"i oluşturuyor ve biz de bunun farkında olmadan "biz"i toplumdan ayrı görüyorduk. Oysa ki hepimiz bu toplumun ürünleriyiz ve bu topluma bağlıyız..

Yapılan sosyal psikoloji araştırmaları bunu çok net bir şekilde ortaya koyuyor. Örneğin sizlere üç fotoğraf göstersem ve sırasıyla fotoğraflarda şunlar olsa: tavuk, inek ve bir miktar ot.. Siz bu üç fotoğraf içerisinde bir eşleştirme yapmak durumunda kalınca, muhtemelen ineği ve otu eşleştireceksiniz. Oysa bir Amerikalı tavuğu ve ineği eşleştirecektir. Çünkü bizler nesneleri birbirleriyle olan ilişkilerine göre sıralarken Amerikalılar sahip olunan ortak özelliklere göre bir sıralama yapacaklardır. Yine benzer bir şekilde yapılan araştırmada Amerikalı öğrencilerin "maymun" ve "panda"yı gruplaştırdıkları saptanırken, Çinlilerin ise "muz"u "maymun"la eşleştirdikleri saptanmış.

Peki tüm bunlar ne ifade ediyor. Tüm bunların benim için ifade ettiği şey, aslında bizlerin birer Doğulu olduğu. Evet, Batıya doğru gidiyoruz ama her birimiz birer Doğuluyuz. Yaşadıklarımızı ise ünlü filozofumuz Celal Yalınız gemi metaforuyla çok güzel anlatıyor: "Türkiye'de aydın geçinenler Doğu'ya doğru seyreden bir geminin güvertesinde Batı yönünde koşturarak Batılılaştıklarını sanırlar."

Alişan Kapaklıkaya ve Sevgi Okyanusu

Uludağ Üniversitesi'nin  her yıl düzenlediği Kariyer Günleri'ne bu yıl da fırsat buldukça katılmaya çalıştım. Pek çok üst düzey yöneticinin ve  çalışanın katıldığı kariyer günlerinde önümüzdeki kariyer alternatiflerini görme şansımız oluyor. Tüm bunların yanı sıra kariyer noktasında bizleri motive edecek insanlar da panellere, söyleşilere geliyor..

Zamanında NLP'ye oldukça ilgi duymuş birisi olarak, Alişan Kapaklıkaya'nın "İçindeki Uyuyan Güzeli Uyandır" başlıklı paneline katılmamazlık etmedim. Açıkçası, umduğumu tam olarak bulamadım. Alişan Kapaklıkaya'nın tüm sempatisine karşın içeriğin tamamen kişisel yaşanmışlıklarla bezenmiş olması ve bu yaşanmışlığın hiçbir psikolojik ders içermemesi hoşuma gitmedi. İnsanları güldürerek ya da duygularına oynayıp ağlatarak bir panel yapmak bence hiç ama hiç doğru ve daha da önemlisi etik değil.

Ayrıca Alişan Kapaklıkaya'nın övünürmüşçesine "anlattıklarımın hiçbirisi bilimsel değil" demesi de oldukça canımı sıktı. Yüzlerce yıllık bir temel üzerinde, dünden bugünlere uzanan üniversite gibi bir kurumun çatısı altında "anlatıklarımın hiçbirisi bilimsel değil" demek de ne oluyor? Bilimsel olmayan birşeyin bu kurumun çatısı altında işi ne olabilir? Alişan Kapaklıkaya'ya göre de "bilim dışı" olan bu panelin, bırakın üniversite öğrencilerini, kaymakamlara, valilere ve kurmaylara da sunulduğunu duyduğumda ise yurdumun içine düştüğü duruma içim acıdı.

Tüm bunlara karşın, panelde hoşuma giden şeyler de olmadı değil. Alişan Kapaklıkaya kendisini dinletmeyi iyi biliyor, iyi bir konuşmacı. Panel boyunca sıkılmıyorsunuz. Ayrıca eğitim bilimleri noktasında şu sözünü oldukça takdir ettim ve not aldım: "İnsanlar salatalık seçiyor, ayakkabısını seçiyor ama hocasını seçemiyor.." Çok yerinde, çok güzel bir saptama.. Söylediği şu sözü ise hayatıma katmaya çalışıyorum, sizler de katmaya çalışın: "İlerde birgün, ilerde hiçbir gündür!"

Sözün özü, iyisiyle kötüsüyle bir panel geride kaldı ve Alişan Kapaklıkaya hakkında bir görüşüm oldu. Az da olsa hayatıma birşeyler katabildim. Umarım Alişan Kapaklıkaya bu satırları dikkate alır ve en azından üniversite çatısı altında daha bilimsel paneller gerçekleştirir. Böylece öğrenciler bilimsel bir temeli, sıkılmadan oluşturabilirler..

Koltuk Sevdası Üniversitede Başlıyor..

Türkiye'nin başlıca sorunlarından birisi ve belki de birincisi, koltuk sevdası. Hemen her kurum ve kuruluşta görmek olası. Hatta üniversitede ve üniversite öğrencileri arasında bile. Nasıl oluyor demeyin, oluyor! Malumunuz hemen her üniversitenin, kendine ait öğrenci birlikleri var. Benzeri bir yapılanma, benim üniversitemde de var. Bu yapılanma içerisinde benim de üyeliklerim, yaptıklarım ve daha da önemlisi yapacaklarım var. Kişisel hiçbir faydası olamasa da, kazancım kaybettiğim zamanı karşılamaktan çok uzak da olsa bu yapılanma içerisinde benim de yapacaklarım olacak. Peki neden?

Nedeni çok açık, koltuk sevdası! Bu sevda benim sevdam değil, pek tabii: bu sevda başkalarının. Birileri bu koltuklara öylesine sevdalanmışlar ki, bu koltuklardan ayrılamıyorlar. Daha da kötüsü, sadece bu koltuklarda oturdukları müddetçe kendilerini "adam"dan sayıyorlar. Tüm bunların psikolojik travmalar sonucu olşmuş olabileceğini düşünüyorum ve arkadaşlarımın ancak o koltuklardan uzaklaştırılarak tedavi edilebileceğine inanıyorum. Geçen aylarda Bilim Toplulukları Birliği başkanı olduğunu söyleyen, Merve Tuba Yavuz adlı bir kızcağız, koca bir otobüse "Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?" naraları atıyordu. Haline gülsem mi ağlasam mı bilemedim, o otobüste kimse bilmiyordu onun kim olduğunu ama hemen herkes bu kızcağızın koltuk sevdalarına içten içe gülüyordu. Ben de güldüm, kendi kendime bu insanların yarın ciddi bir koltukta oturacakları vakit ne haltlar yiyeceğini düşündüm. Kızcağıza kim olduğunu bilmediğimi söyledim, sonrasında da ağzının payını verdim. İşte o sırada anladım bu tiplerin bizim gibilerden neden böylesine korktuklarını: Böylesine iş bilmez, tembel adamlar bizim gibilerden korkuyorlar, çünkü oturdukları koltukları dahi hak etmediklerinin farkındalar! Hallerine gülsek mi ağlasak mı derseniz, bence hallerine gülmek gerekiyor!

Bugün gelinen noktda, hallerine çok daha fazla gülüyorum! Komikler, hem de çok..

"Alem Buysa Kral Benim!"

buthan Arabesk müziğin ve tabii ki çok değerli şahsiyet Mahsun Kırmızıgül'ün kültür hayatımıza bir armağanı: "Alem Buysa Kral Benim!"

Aslında, biraz düşününce bu sözü söyleyen şahsiyetlerin kral ya da kraliçe olma potansiyelin pek olmadığını görüyoruz. Çünkü sonuç itibariyle bu yargı güçsüzlüğü ifade ediyor. Aleme boyun eğmeyi ve kendini yitirmeyi akla getiriyor. Alemin kralı olmak için kişiliğini yok etmek, yani yok olmak demek "Alem buysa kral benim!"

Bu sebepten, diyorum ki sakın ola böyle modlara girmeyin; kendinizi bu kadar edilgen ve küçük konumlara düşürmeyin! Hele bir de kral olduğunuzu sanıp da bu kadar küçülürseniz; aklı selim insanların ağzında sakız olusunuz. Millet arkanızdan katıla katıla güler. Benden söylemesi..

Alem her ne halt olursa olsun, siz siz olun..

Yeni Bir İnsan Yaratmak, Kendi Ellerinizle..

Baba Çocuk Davranışçı psikolojinin kurucusu Watson "Bana bir çocuk verin her ne istiyorsanız yapayim." diyor. İsterseniz hırsız, isterseniz diplomat ya da sıradan biri. Watson için geleceği belirlemek işte bu kadar basit. İnsan doğanın sıradan bir parçasıdır. Tıpkı bir saat gibi mekaniğin kanunlarına göre işler ve en önemlisi de her sonucun bir sebebi vardır..

Watson'ı Pınar Türen'in "Denedim" adlı kitabında tanımış ve uzun zamandır kafamda kurduğum bir takım savları sağlam bir temele oturtma imkanı bulmuştum. Watson fikirlerimle birebir örtüşmese de büyük oranda aynı noktadayız. Bu ise; bana, düşüncelerimin sağlam bir temelde olduğunu gösteriyor.

İnsanın edilgenliğine, özellikle sosyal bilimlerin içerisine yavaş yavaş girdiğim şu günlerde daha fazla şahit oluyorum. Bunu yazılarımda da çok kez dile getirdim. Hepimiz edilgen bireyleriz, ailemizin ve toplumun birer sonucuyuz. Bu ne kadar kişiliğimizi etkiler, açıkçası tam olarak bilemiyorum ama büyük oranda etkileri olduğunu kendimde görebiliyorum.

Bu noktada ailelerimiz ya da toplum suçlanabilir mi, bilmiyorum. Yarın bizler de aynı statüde olacak ve bizler de çocuklarımızın hayatlarını büyük oranda çizeceğiz. Bu bir suçtan ziyade, insanın doğası sanıyorum. Yarın çocuklarımızı ister istemez şekillendirmek durumunda kalacağız. Çocuklarımız büyüdükleri zaman kendi kararlarını verdiklerini düşünseler bile çoğu zaman yıllar öncesinde bizim onlar için verdiğimiz kararı, kendileri veriyormuşcasına tekrar edecekler..

Converse Çılgınlığı..

converse Yurdum gençliğini bir Converse çılgınlığı sarmış, bırakmıyor. Yolda yürürken hemen hemen on gencin dördünde Convers görüyorum. Pek çoğu yakın dostum diyebileceğim; düşünen, okuyan ve yazan insanlar. Onların da Converse giymesine daha da bir şaşırıp kalıyorum..

Okan, oturup da neden yazar insanların Converse giymesini? Anlatayim efendim: Öncelikle söz konusu ayakkabı estetikten hiçbir şekilde nasibini alamamış. Hammaddesi bez ve plastikten ibaret. Ne soğuktan ayaklarınızı koruyabilecek  ne de sıcakta ayaklarınızı havalandırabilecek bir yapıya sahip değil. Tüm bunlara karşın, fiyatı oldukça yüksek; Convers 80 ila 120 YTL arasıdna satılıyor. Yurdum gencinin bu parayı, böylesine yoksun bir ayakkabıya vermesine açıkçası hiç ama hiç anlam veremiyorum!

Bugün Gaykedi de bu konuda yazmış ve güzel bir soru sormuş: "Uzakdoğu'da en fazla 10-15 YTL maliyetle üretildiğini düşündüğüm, bu basit ayakkabılara verilen bu paranın büyük kısmı nereye, kimlerin cebine gidiyor, bir bilen var mı arkadaşlar? Nasıl sorumsuz, düşüncesiz, değer bilmeyen bir nesil geliyor, farkında mısınız Allah aşkına?"

Bir Mercedes Asla Sadece Bir Mercedes Değildir..

mercedes Başlık farklı, farkındayım ama bir o kadar da gerçek. Lise'de tipik ilk gençlik sohberlerimiz arasındaydı otomobiller; "ileride bunu alayacağım, yok yada şunu mu alsam" sohbetlerimizde konuşurduk bolca Mercedes'ler BMW'ler üzerine.. Ben idealist davranarak, orta sınıf bir aile arabasının üstünde bir model almayı çağ dışı, komik bulurdum. Bir insan nasıl olurdu da aynı amaca ulaşan iki araç arasında pahalı olanı seçebilirdi ki?

Üstünden uzun yıllar geçti, insanları ve en önemlisi toplumu daha iyi tanıdım zamanla. Gelip geçen süreç bana gösterdi ki, bir otomobil asla sadece bir otomobil değildir! Bir otomobilin görevi sadece sizi A noktasından B noktasına taşımak değilmiş, bu taşıma fiili sırasında sizin statünüzü ve gücünüzü göstermek gibi bir görevi de varmış otomobilin. Liseyi bitirene kadar arkadaş çevremin ailevi geliri belirli bir çıtanın üstünde olmasından mıdır, bilinmez; bunun farkında değildi(m/k). Bugün ise kozmopolit sayılabilecek bir üniversite ortamındayım ve görüyorum bir Mercedes'in asla bir Mercedes olmadığını..

Hayatın konulmuş kuralları var olduğunu biliyordum, artık yavaş yavaş öğreniyorum. Önünde iki yol var, birisi konulmuş kurallarla baş etmek ve kendi kurallarını önemse(t)mek, ikincisi ise toplumun kurallarını kabullenip (Örneğin bir Mercedes'e bir otomobilden fazla değer atfetmek gibi.) toplumda toplumun kurallarıyla iyi bir yerlere gelmek. Ben hangi yolu seçerim, açıkçası tam karar veremedim. Ama bugün gelinen noktada insanların bir Ford ya da Honda alabilecekken neden Mercedes'e çok daha fazla para verdiğini anlıyor ve saygıyla karşılıyorum..

Kendimce.. Zor Bir Günün Ertesi..

çocuk2 Fazla bencilce bir yazı olacak; içimi dökmek için yazıyorum, rahatlamak için yazıyorum.. Bugün üzülerek karar verdim artık hayatta yalnız olmaya, büyük acılar çektim: çok şey söylemem gerektiğini bilerek ama konuşamayarak! Üzgünüm, birşeyler böyle ve böylesine olduğu için..

Ne yapmalı, nasıl yapmalı bilemiyorum. Böyle bir 14 Şubat için çok üzgünüm. Hayatımı sorguluyorum, dünümü ve bugünümü.. Üzülüyorum, yargılıyor ve cezalandırıyorum kendimi! Bugüne kadar "gerçekten" yaşamadığımı fark ettim. Evet, ben bugüne kadar "gerçek"ten yaşamadım, "gerçekten" mutlu olmadım ve "gerçekten" üzülmedim. Ama tüm bunları görerek bugün "gerçekten" üzüldüm.. Hayatta yok olduğumu fark ettim, diğer pek çok insandan çok daha hayata yakın görünsem de ben aslında hayatın içinde hiç olmadım. Üzülüyorum..

Yalnızlık bu kadar sevilir mi ya da yanlızlık nasıl bir beladır da insan onu her zaman yanında ister? Neden ben daha ilkokul sıralarında geleceğimi insanlardan olabildiğince uzak olsun diye karanlık ve sadece yıldızlar olan bir meçhulde hayal ettim? Sanırım bu bir rahatsızlık? Yalnız olmak istiyorum ama bir bakıma da.. Bilmiyorum işte, yardıma ihtiyacım var..

Hayattan zevk alamıyorum, hiçbirşeye hevesim kalmadı. En son ne zaman gerçek anlamda mutlu olduğumu hatırlamıyorum bile! ÖSS sonuçları açıklandığı anda bile hedefime ulaşmama rağmen sadece zoraki bir gülümseme var edebildim, ötesi gelmedi. İstedim ama gelmedi! Neyim ben, tüm bunlar ne anlam ifade ediyor bilemiyorum. Üzülüyorum; gerçekten üzülüp üzülmediğimi bile kestiremeden..

The Secret..

the_secret Blog yazarları birer birer yazınca kendimi ne zamandır eksik hissediyordum. Evet efendim, bu satırlar da benim "The Secret" yazımı oluşturuyor ) Artık ben de tam bir blog yazarı olacağım bu vesileyle

Öncelikle işin felsefesini anlatayim, bilenler bu paragrafı atlayabilirler, The Secret en kaba anlatımla insanların beyinlerinde istedikleri ve güzel şeyleri (yani hayalleri) var ettikleri sürece bunların olacağını iddia ediyor. Bu noktada da felsefe çekim yasasıyla temellendiriliyor ve güzel düşünceler güzel bir hayatı sizlere sunacaktır deniliyor. Tabii prpagandanın nimetlerinden fazlaca nasiplenmiş yayın ekibi bunu daha edebi ve inandırıcı sunuyorlar: "Birşeyi istediğin zaman, evrenin ruhunda bu istek, ruh oluşur ve isteğinin gerçekleşmesi için iş birliği yapar."

İşin felsefesi, insana ah keşke bu gerçek olsa dedirtecek kadar güzel. Açıkçası ben felsefenin anlatıldığı söz konusu DVD'yi izlerken bir çok kez gel-gitler yaşadım. Hala da olabilir taraftarıyım.. Zaten bu felsefeyle tanışmam "%100 Düşünce Gücü" ve ardından da "Sınırsız Güç" ile olmuştu, bu noktada The Secret bir sırı açıklamaktansa bilinen birşeyi "kendince" bilimsel temellere oturtuyor. The Secret, şunu soruyor: "Dünya'nın %1'lik kesiminin global gelirin %96'sına sahip olması sizce bir tesadüf mü?" Ardından bu soruyu tesadüf olmadığı noktasında cevaplıyor ve bunu iddia ettiği güzel şeyler düşünmek sırrına bağlıyor. Ben bunu bir sır'dan öte kapitalizme bağlıyorum mesela ve bu noktada The Secret tüm inandırıcılığını yitiriyor. Bir bakıma sadece kitleleri uyuşturma misyonu gözüme çarpıyor..

Ama iddialar da hemen yok sayılabilecek türden değil, yani yalan yanlış olduklarını da söyleyemem. Zaten güzel şeyler düşünmenin bir zararı olacağını da sanmıyorum ama hayatınızı da Televole izleyen taşralı kız moduna sokup sadece hayallerden kurulu bir dünyada yaşamayın derim. Hayatın gerçekleri var ve The Secret gerçekliği fazlaca su götürür bir felsefe..

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.