Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

7 tane "psikoloji" etiketli yazı bulundu "psikoloji" tagli diger ogeler resimler , videolar

Yeni Bir İnsan Yaratmak, Kendi Ellerinizle..

Baba Çocuk Davranışçı psikolojinin kurucusu Watson "Bana bir çocuk verin her ne istiyorsanız yapayim." diyor. İsterseniz hırsız, isterseniz diplomat ya da sıradan biri. Watson için geleceği belirlemek işte bu kadar basit. İnsan doğanın sıradan bir parçasıdır. Tıpkı bir saat gibi mekaniğin kanunlarına göre işler ve en önemlisi de her sonucun bir sebebi vardır..

Watson'ı Pınar Türen'in "Denedim" adlı kitabında tanımış ve uzun zamandır kafamda kurduğum bir takım savları sağlam bir temele oturtma imkanı bulmuştum. Watson fikirlerimle birebir örtüşmese de büyük oranda aynı noktadayız. Bu ise; bana, düşüncelerimin sağlam bir temelde olduğunu gösteriyor.

İnsanın edilgenliğine, özellikle sosyal bilimlerin içerisine yavaş yavaş girdiğim şu günlerde daha fazla şahit oluyorum. Bunu yazılarımda da çok kez dile getirdim. Hepimiz edilgen bireyleriz, ailemizin ve toplumun birer sonucuyuz. Bu ne kadar kişiliğimizi etkiler, açıkçası tam olarak bilemiyorum ama büyük oranda etkileri olduğunu kendimde görebiliyorum.

Bu noktada ailelerimiz ya da toplum suçlanabilir mi, bilmiyorum. Yarın bizler de aynı statüde olacak ve bizler de çocuklarımızın hayatlarını büyük oranda çizeceğiz. Bu bir suçtan ziyade, insanın doğası sanıyorum. Yarın çocuklarımızı ister istemez şekillendirmek durumunda kalacağız. Çocuklarımız büyüdükleri zaman kendi kararlarını verdiklerini düşünseler bile çoğu zaman yıllar öncesinde bizim onlar için verdiğimiz kararı, kendileri veriyormuşcasına tekrar edecekler..

Converse Çılgınlığı..

converse Yurdum gençliğini bir Converse çılgınlığı sarmış, bırakmıyor. Yolda yürürken hemen hemen on gencin dördünde Convers görüyorum. Pek çoğu yakın dostum diyebileceğim; düşünen, okuyan ve yazan insanlar. Onların da Converse giymesine daha da bir şaşırıp kalıyorum..

Okan, oturup da neden yazar insanların Converse giymesini? Anlatayim efendim: Öncelikle söz konusu ayakkabı estetikten hiçbir şekilde nasibini alamamış. Hammaddesi bez ve plastikten ibaret. Ne soğuktan ayaklarınızı koruyabilecek  ne de sıcakta ayaklarınızı havalandırabilecek bir yapıya sahip değil. Tüm bunlara karşın, fiyatı oldukça yüksek; Convers 80 ila 120 YTL arasıdna satılıyor. Yurdum gencinin bu parayı, böylesine yoksun bir ayakkabıya vermesine açıkçası hiç ama hiç anlam veremiyorum!

Bugün Gaykedi de bu konuda yazmış ve güzel bir soru sormuş: "Uzakdoğu'da en fazla 10-15 YTL maliyetle üretildiğini düşündüğüm, bu basit ayakkabılara verilen bu paranın büyük kısmı nereye, kimlerin cebine gidiyor, bir bilen var mı arkadaşlar? Nasıl sorumsuz, düşüncesiz, değer bilmeyen bir nesil geliyor, farkında mısınız Allah aşkına?"

Bir Mercedes Asla Sadece Bir Mercedes Değildir..

mercedes Başlık farklı, farkındayım ama bir o kadar da gerçek. Lise'de tipik ilk gençlik sohberlerimiz arasındaydı otomobiller; "ileride bunu alayacağım, yok yada şunu mu alsam" sohbetlerimizde konuşurduk bolca Mercedes'ler BMW'ler üzerine.. Ben idealist davranarak, orta sınıf bir aile arabasının üstünde bir model almayı çağ dışı, komik bulurdum. Bir insan nasıl olurdu da aynı amaca ulaşan iki araç arasında pahalı olanı seçebilirdi ki?

Üstünden uzun yıllar geçti, insanları ve en önemlisi toplumu daha iyi tanıdım zamanla. Gelip geçen süreç bana gösterdi ki, bir otomobil asla sadece bir otomobil değildir! Bir otomobilin görevi sadece sizi A noktasından B noktasına taşımak değilmiş, bu taşıma fiili sırasında sizin statünüzü ve gücünüzü göstermek gibi bir görevi de varmış otomobilin. Liseyi bitirene kadar arkadaş çevremin ailevi geliri belirli bir çıtanın üstünde olmasından mıdır, bilinmez; bunun farkında değildi(m/k). Bugün ise kozmopolit sayılabilecek bir üniversite ortamındayım ve görüyorum bir Mercedes'in asla bir Mercedes olmadığını..

Hayatın konulmuş kuralları var olduğunu biliyordum, artık yavaş yavaş öğreniyorum. Önünde iki yol var, birisi konulmuş kurallarla baş etmek ve kendi kurallarını önemse(t)mek, ikincisi ise toplumun kurallarını kabullenip (Örneğin bir Mercedes'e bir otomobilden fazla değer atfetmek gibi.) toplumda toplumun kurallarıyla iyi bir yerlere gelmek. Ben hangi yolu seçerim, açıkçası tam karar veremedim. Ama bugün gelinen noktada insanların bir Ford ya da Honda alabilecekken neden Mercedes'e çok daha fazla para verdiğini anlıyor ve saygıyla karşılıyorum..

Kendimce.. Zor Bir Günün Ertesi..

çocuk2 Fazla bencilce bir yazı olacak; içimi dökmek için yazıyorum, rahatlamak için yazıyorum.. Bugün üzülerek karar verdim artık hayatta yalnız olmaya, büyük acılar çektim: çok şey söylemem gerektiğini bilerek ama konuşamayarak! Üzgünüm, birşeyler böyle ve böylesine olduğu için..

Ne yapmalı, nasıl yapmalı bilemiyorum. Böyle bir 14 Şubat için çok üzgünüm. Hayatımı sorguluyorum, dünümü ve bugünümü.. Üzülüyorum, yargılıyor ve cezalandırıyorum kendimi! Bugüne kadar "gerçekten" yaşamadığımı fark ettim. Evet, ben bugüne kadar "gerçek"ten yaşamadım, "gerçekten" mutlu olmadım ve "gerçekten" üzülmedim. Ama tüm bunları görerek bugün "gerçekten" üzüldüm.. Hayatta yok olduğumu fark ettim, diğer pek çok insandan çok daha hayata yakın görünsem de ben aslında hayatın içinde hiç olmadım. Üzülüyorum..

Yalnızlık bu kadar sevilir mi ya da yanlızlık nasıl bir beladır da insan onu her zaman yanında ister? Neden ben daha ilkokul sıralarında geleceğimi insanlardan olabildiğince uzak olsun diye karanlık ve sadece yıldızlar olan bir meçhulde hayal ettim? Sanırım bu bir rahatsızlık? Yalnız olmak istiyorum ama bir bakıma da.. Bilmiyorum işte, yardıma ihtiyacım var..

Hayattan zevk alamıyorum, hiçbirşeye hevesim kalmadı. En son ne zaman gerçek anlamda mutlu olduğumu hatırlamıyorum bile! ÖSS sonuçları açıklandığı anda bile hedefime ulaşmama rağmen sadece zoraki bir gülümseme var edebildim, ötesi gelmedi. İstedim ama gelmedi! Neyim ben, tüm bunlar ne anlam ifade ediyor bilemiyorum. Üzülüyorum; gerçekten üzülüp üzülmediğimi bile kestiremeden..

The Secret..

the_secret Blog yazarları birer birer yazınca kendimi ne zamandır eksik hissediyordum. Evet efendim, bu satırlar da benim "The Secret" yazımı oluşturuyor :)) Artık ben de tam bir blog yazarı olacağım bu vesileyle :)

Öncelikle işin felsefesini anlatayim, bilenler bu paragrafı atlayabilirler, The Secret en kaba anlatımla insanların beyinlerinde istedikleri ve güzel şeyleri (yani hayalleri) var ettikleri sürece bunların olacağını iddia ediyor. Bu noktada da felsefe çekim yasasıyla temellendiriliyor ve güzel düşünceler güzel bir hayatı sizlere sunacaktır deniliyor. Tabii prpagandanın nimetlerinden fazlaca nasiplenmiş yayın ekibi bunu daha edebi ve inandırıcı sunuyorlar: "Birşeyi istediğin zaman, evrenin ruhunda bu istek, ruh oluşur ve isteğinin gerçekleşmesi için iş birliği yapar."

İşin felsefesi, insana ah keşke bu gerçek olsa dedirtecek kadar güzel. Açıkçası ben felsefenin anlatıldığı söz konusu DVD'yi izlerken bir çok kez gel-gitler yaşadım. Hala da olabilir taraftarıyım.. Zaten bu felsefeyle tanışmam "%100 Düşünce Gücü" ve ardından da "Sınırsız Güç" ile olmuştu, bu noktada The Secret bir sırı açıklamaktansa bilinen birşeyi "kendince" bilimsel temellere oturtuyor. The Secret, şunu soruyor: "Dünya'nın %1'lik kesiminin global gelirin %96'sına sahip olması sizce bir tesadüf mü?" Ardından bu soruyu tesadüf olmadığı noktasında cevaplıyor ve bunu iddia ettiği güzel şeyler düşünmek sırrına bağlıyor. Ben bunu bir sır'dan öte kapitalizme bağlıyorum mesela ve bu noktada The Secret tüm inandırıcılığını yitiriyor. Bir bakıma sadece kitleleri uyuşturma misyonu gözüme çarpıyor..

Ama iddialar da hemen yok sayılabilecek türden değil, yani yalan yanlış olduklarını da söyleyemem. Zaten güzel şeyler düşünmenin bir zararı olacağını da sanmıyorum ama hayatınızı da Televole izleyen taşralı kız moduna sokup sadece hayallerden kurulu bir dünyada yaşamayın derim. Hayatın gerçekleri var ve The Secret gerçekliği fazlaca su götürür bir felsefe..

Merkez Sağ, AKP, TSK ve Demokrasi

dp2_catlak Birilerinin hala çok dikbaşlı davrandıklarını görerek üzülüyorum! Geçmişe bakmalarını istiyorum, tarihi ve özellikle Adnan Menderes vak'asını çok iyi okumalarını istiyorum. Adnan Menderes'in arakasındaki milyonların nasıl olup da ağızlarını açmadığını görmelerini istiyorum. İstiyorum çünkü, Türkiye'nin demokrasisinin bir daha yara almasının hoş olmayacağına inanıyorum!

Bu noktada malum tarafın gereken ilgili ve alakayı göreceğime inanıyorum ve şu gün, şu saat tarihe kazıyorum: Eğer Türkiye'de bir müdahale olacaksa bunun sebebi ne aklınızdaki parti ve de başka birşey olacaktır. Türkiye'yi bugünlere getirecek sürecin baş aktörü, adam olamayan merkez sağ partileridir. Tarih noktasında hepsi hastalıklı ve suçludur! Hepsi çok kolay oyuna gelmiş ve politika üretemez bir konuma düşmüşlerdir. Gün itiariyle ne DP ne de ANAP bi'şey ifade etmiyor. Merkez sağ çökmüştür, ne yazık Türkiye için!

Nietzsche Ağladığında...

Friedrich_Nietzsche Kitaplığımın raflarına usulca göz gezdiriyorum. Her bir kitap, kısacık da olsa beni çok farklı yerlere götürüyor. Parmaklarım "Adı Aylin"in üzerinden geçerken kendimi Amerika'da buluyor, "Silahlara Veda"da ise Avrupa'da kanlı bir savaşın ortasında... Her kitap farklı imgelerle yüklü, her birinde farklı düşünceler, teneffüs edilmesi gereken farklı bir hava mevcut. Parmaklarım bu tozlu kitapları teker teker okşayıp kirlenirken sonunda Irvin D. Yalom'um mükemmel eseri "Nietzsche Ağladığında"yı sıkıca kavradı. Ne zamandır elime almadığımdan olacak bolca tozlanmıştı kitap, güzelce üfledim; tozlar diğer kitapların üzerine savruldu...

***

Ne hikmetse ben elime kalem almadan kitap okuyamam, mutlaka bir masada oturmalı ve esaslı satırların altlarını çizmeliyim. Sanki altı çizilmemiş satırlar unutulmaya mahkum, kendimce onları unutulmaz kıldığımı düşünüyorum. Ayrıca bu takıntım kitap tanıtımı yaparken de işime yarıyor, okurlara kitaptan düzgün satırlar sunabiliyorum.

Nietzsche Ağladığında mutlaka okunması gereken, mükemmel bir kitap. Sizinle paylaşmak istediğim o kadar güzel satırlar var ki; hepsini burada paylaşırsam kitabın yayıncısıyla tehlif sorunu yaşayabilirim. Her bir satırında farklı bir düşünceyle, hayata açılan farklı bir pencereyle karşılaşmanız fazlasıyla olası. İçerisinde bu kadar bilgi ve düşünceyi barındırıp, bunu çok güzel bir şekilde romanlaştıran yazarların sayısı çok değil, bu noktada Irvin D. Yalom'un da hakkını vermek lazım.

***

Kitap ünlü filozof Friedrich Nietzsche'nin bir psikologla yaşadığı tedavi deneyimini bizlere sunuyor. Kitapta Nietzsche hakkında da pek çok bilgi edinmeniz olası. Felsefesi ve görüşleri kitabın satırlarına o kadar güzel serpilmiş ki, sanki karşınızda Nietzsche durmuş da size nutuk çekiyor sanıyorsunuz. Nietzsche sizi her zaman olduğu gibi çarpıyor, nasıl mı? İsterseniz kitaptan cımbızlanmış şu satırlara bir göz atın...

...“Ümit mi? Ümit en son kötülüktür!” Nietzsche adeta haykırmıştı. “İnsanca, Pek İnsanca adlı kitabımda ileri sürdüğüm gibi, Pandora’nın kutusu açılıp, Zeus’un içinde sakladığı bütün kötülükler dünyaya saçıldığı zaman, orada son bir kötülük kaldığından kimsenin haberi olmamıştı: Ümit. O zamandan beri, yanlışlıkla kutuyu ve içindeki ümidi iyi şans olarak yorumladık. Fakat Zeus’un arzusunun, insanların kendilerini işkenceye teslim etmeleri olduğunu unuttuk. Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır.

...Bir de Nietzsche’nin söylemeye cesaret ettiği o sözler! Bir düşünün! Ümidin en büyük kötülük olduğunu söylemesi! Tanrı öldü demesi! Hakikat, onsuz yaşayamayacağımız bir yanlıştır demesi! Hakikatin düşmanı yalanlar değil, inançlar demesi! Ölümün son iyiliğinin bir daha ölünmeyecek olmasıdır demesi! Doktorların, insanların kendini ölümlerini ellerinden almaya hakları olmadığını söylemesi! Kötücül düşünceler! Bu fikirlerin her birinde de Nietzsche’ye itiraz etmişti. Ama bunlar sahte itirazlardı; kalbinin ta derinlerinde biliyordu ki Nietzsche haklıydı.

Bu güzel kitabı ölmeden okunması gereken kitaplar listenize eklemeniz umuduyla...

Not: Resim http://www.wyldeart.com/ adresinden alınmıştır... 

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.