| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

17 "sinema" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"sinema" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Tarımsal Kalkınma Modelleri ve Sanayi

Endüstri Türkiye gelişmekte olan ülkeler kategorisinde yer alıyor. Bu gidişle daha uzun yıllar bu kategoride yer alamaya da devam edecek.. Çünkü gelişimin temellerini hala tam olarak atabilmiş değiliz. Bugün gelinen notkada elimizde hala tarım var. Tarımın ötesine geçtiğimizi söylemek güç, özellikle de dünya böylesine bir gelişim süreci içerisindeyken!

Türkiye'nin ilk yerli otomobilinin üretim serüvenini anlatan "Devrim Arabaları" filminde, Devlet Başkanı Cemal Gürsel'in şu konuşması içinde bulunduğumuz durumu net bir biçimde ortaya koyuyor: "Türkiye'nin sık sık bir tarım memleketi olduğunu söylerler. Nitekim de doğrudur. Bir vapur dolusu pamuk karşılığı ancak birkaç otobüs alabiliyoruz. Ot satmakla neticeye varmak kadil değildir. Bu cihetle sanayi lazımdır."

Ne kadar doğru, sözler: Evet, sanayi lazımdır! Ciddi ciddi üretim yapmaya başlamamız, ürünlerimizle var olduğumuzu tüm dünyaya göstermemiz lazım. 21 yılını Anadolu toprağı üzerinde geçirmiş bir genç olarak, bu topraklarda birşeyler üretilemiyor olması, bizlerin sadece "pazar" olarak görülüyor olmamız beni fazlasıyla üzüyor. Üretmek istiyorum, başarmamızı istiyorum! Cemal Gürsel filmde yer alan bir diğer konuşmasında şunları kaydediyor: "Türkiye'de otomobil yapılmaz diyorlar. Bu tamamen kara bir düşüncenin mahsülüdür. Türk ulusunun kendi sanayisini yapacak kuvvete ve kabiliyete sahip olduğunu biliyorum. Bu memleket kendi otomobilini yapacaktır."

Buna ben de inanıyorum bu memleket kendi sanayisini kuracaktır. Bunu bizler yapacağız, kendi emeğimizle var olarak yarınların kalkınmış Türkiye'si!

Cüneyt Özdemir ve Televizyonda Lafı Değiştirmek!

Cüneyt  Özdemir Uzun zaman öncesinde Cüneyt Özdemir deepnot.com adresinde yazılarını paylaşıyor ve ben de büyük bir ilgiyle bu yazıları takip ediyorum. Bugün gördüm ki deepnot.com, dipnot.tv olmuş, Türkçeleşmiş. İş "Türkçeleşmek"le de sınırlı kalmamış ve "Ulan nedir bu Dipnot.tv" adlı tanıtım filminden öğrendiğim üzere bir ekip projesi haline gelmiş. İyi de olmuş..

Dipnot.tv hakkında daha sonra tekrar yazacağım. Şimdi konumuza gelecek olursak, Dipnot.tv'de aklımda kalan bir iki eski yazıyı taradım ve kısa sürede buldum. Bu yazılar arasında sizinle paylaşmak istediğim, "Benim Adım Cüneyt Özdemir" başlıklı bir konuşma metni. Bu konuşma metnini medyaya ilgi duyan her gencin okumasını öneriyor ve metnin en çarpıcı bölümlerinden bir tanesini aktarıyorum:

Konuşmanın sonlarına doğru, Cüneyt Özdemir, "Televizyonda en büyük maharet isteyen şey yeri geldiğinde lafı değiştirebilmektir" diyor ve yaşadığı bir olaydan yola çıkarak lafı değiştirebilmenin önemini vurguluyor: "Bundan birkaç yıl önce hatırlarsanız 'Kahpe Bizans' adında bir Türk filmi çekilmişti. Biz de 'beşn birk'de Bizans gerçekten kahpe miydi değil miydi sorusunu bir bilene soralım istedik. Aklımıza Ordinaryüs Profesör Semavi Eyice geldi. Ama gelin görün ki karlı bir hava. Arabalar çalışmıyor. Hoca da 90 yaşlarında stüdyoya gelmesine imkan yok. Dedim ki ben telefonda canlı yayında sohbet ederim, böylece hocayı da yormayız.

Canlı yayın başladı Ben gözlerimi açarak büyük bir heyecanla ilk sorumu sordum. 'Hocam film çok tartışılıyor, Bizans kahpe midir değil midir diye? Siz de elbette filmi izlemişsinizdir, nasıl buldunuz filmi?' dedim.

Telefonun ucunda kısa bir sessizlik oldu. 'Hayır izlemedim' dedi.

Ben 'aman olur mu hocam, sizin konunuz' diye üstelemeye başladım...

Telefonun ucunda kısa bir sessizlik daha oldu. Sonra Semavi Eyice'nin sesi duyuldu: 'Ben körüm evladım'

İnanın lafı değiştirmenin imkansız olduğu ve rezil olduğunuz kabul etmeniz gereken anlar olabiliyor ekranda."

Turgut Özakman ve Tiyatro

Turgut Özakman Turgut Özakman, Şu Çılgın Türkler adlı kitabıyla geniş kitlelerce tanınma imkanı buldu. Ben de milyonlarca insan gibi onu Şu Çılgın Türkler adlı kitabı vesilesiyle iyice tanımış oldum. Fakat onun hayatına ve eserlerine dair birşeyler okuyunca gördüm ki Turgut Özakman'ı bundan çok zaman önce tanımışım. Lisede iken arkadaşlarımız, Akman'ın "Bir Şehnaz Oyun" adlı oyununu sahnelemişlerdi. Sonrasında ise yine Akman'ın "Töre" adlı oyununu Adana Büyükşehir Belediyesi Sahnesi'nde izledim. Son olarak da Bursa Devlet Tiyatrosu'nda "Deli Bayramı" adlı oyununu gördüm.

Bir Şehnaz Oyun'u amatör arkadaşlarımız yaptığı ve yıllar öncesinde izlediğim için değerlendiremeyeceğim ama Töre ve Deli Bayramı üzerine söyleyecek birkeç sözüm var. Her ikisinden de beklediğim tadı alamadım. Özellikle, Deli Bayramı'nda kendimi gülmek için zorlasam da gülemedim. Bir yapmacıklık, bir basitlik hissettim. Bunda Bursa Devlet Tiyatrosu'nun da etkisi olabilir, belki oyuncular oyunu benimsememiş olabilirler. Tüm bunlara karşın oyunun gelişimi, içeriği de beni sıktı. Asıl delilerin kim olduğu bundan çok daha iyi anlatılabilirdi, örneğin Şahan Gökbakar'lı Doğa Rutkay'lı Gen filmi bunu çok iyi anlatmıştı.

Sözün özü, Özakman'ın kitlelere yıllar boyunca ulaşamamasının altında bu yetersiz tiyatro oyunları olabilir. Aksi halde Özakman'ı tanımamıza yazdığı bir iki romanı değil de yazdığı oyunları vesile olmaz mıydı?

Gazetecilik Tartışmaları, Oray Eğin ve Tabii Ki Bloglar!

Oray Eğinn Akşam gazetesinde son bir haftadır gazetecilik tartışmaları yapılıyor. Akşam yazarları Oray Eğin ve Serdar Turgut arasındaki bu tartışmaya tartışmaya bugün üçüncü kişiler de dahil olmaya başladı. Anlaşılan bu tartışma daha da renklenerek devam edecek.

Tartışmanın gazetecilik üzerine olması nedeniyle ben de takip etmeye başladım. Oray Eğin'in "Kim Bu Yeni Gazeteciler" başlıklı yazısında sinema eleştirmeniliği ve bloglar üzerine, güzel bir saptama gözüme çarptı. Oray Eğin'in blogların gücünü görebilmiş olmasından ötürü memnunum, umarım diğer köşe sahipleri de bu gücün farkına bir an önce varırlar. Sözü daha fazla uzatmadan, Oray Eğin'e bırakıyorum:

"Yaklaşık bir yıldır, Batı basınını takip edenler 'Film eleştirmenliği öldü mü' sorusuna yanıt arandığını da fark etmiştir illa ki. Olayın özeti şu: İnternet'teki blog'larda bir filmi eleştiren binlerce yazıyı bulmak mümkün. Bunların bir kısmı çöp olmakla berber, azımsanmayacak bir kısmı da mesleki disiplin içinde, titizce hazırlanmış eleştiriler. Ve eminim filmlerin potansiyel izleyicileri üzerinde de etkisi giderek daha da artacaktır. Hal böyleyken, günümüz gazetecileri hala bir sinema eleştirmenine maaş ödemeli mi?
Blog yazarlığının haberciliğe bir diğer etkisi ise gündelik hayata dair kimi meselelerin, daha evvel gazetelerin sayfalarına alamayacakları kadar 'sıradan' oldukları düşünülen konuların da haber yapılması.
"

9 Milyon Dolarlık Hayal Kırıklığı: AROG İzlenimleri

AROG Cem Yılmaz'ı oldum olası hak ettiği yerden çok çoook yukarlarda olan birisi olarak düşündüm. Bugün gelinen noktada, ne kadar da haklı olduğumu A.R.O.G sayesine yurdum insanı da görmüş oldu. Daha filimin reklamları yapılmada başlamadan önce, sözlükte şunları yazmıştım: "G.O.R.A. gibi ilköğretimin ilk dönemindeki çocuklara hitap edebilecek bir mizahla yapılmış filimsi. Düşünceden ve mizahtan o kadar uzaktır ki ismi bile ilkokul matığıyla ilk filmin tersten okunuşundan ibarettir."

Bugün ise bu söylediklerimi Türkiye'nin saygın oyuncuları, eleştirmenleri tekrarlıyor. Sinema eleştirmeni Bekir Hazar şunları söylemiş: "Bence film çok kötü ve basit olmuş. Beklentilerin çok altında bir film olmuş. A.R.O.G kesinlikle 9 milyon dolarlık bir film gibi durmuyor. (...) Gördük ki çocuk filmi olmuş resmen." Tiyatro sanatçısı Gülriz Sururi'nin görüşleri de Bekir Hazar'la aynı yönde. Sururi, A.R.O.G hakkında şunu söylüyor: "A.R.O.G, çocuk filminden öteye gitmiyor.."

Artık herkesin, kral çıplak demesinin zamanı geldi, de geçiyor. Cem Yılmaz gibi isimlerin "Türkiye'nin en iyi komedyeni" sıfatını hak etmediğini, Türkiye'nin bu kadar basit bir ülke olmadığını herkes görmeli. Bu tür isimlere ve böylesine başarısız projelerine övgüler yağdırmak, aslen yurdum insanına hakaret etmektir. Yazıktır, günahtır..

Lost'u Beklerken: How I Met Your Mother

How I Met Your Mother Uzun zamandır bir dizinin müdavimi oldum. Adı, How I Met Your Mother.. Lost'un 5. sezonuna daha varken, oturup izlenebilecek kısa kısa bölümleri olan bir dizi. Genel konusu esas oğlanımız Ted Mosby'nin eşi ile nasıl tanıştığını çocuklarına anlatmasını konu alır. Dizi 2030 yılında başlar, Ted'in kızı ve oğlu koltukta oturmuş babalarını dinlemektedir. Ted, "Size annenizle nasıl tanıştığınızı anlatacağım." der ve kendimizi 2005 yılında buluruz. Ted'in arkadaşları ve kendisine kurduğu küçük dünyasını seyre başlarız bundan sonra..

Özellikle lise ve üniversite öğrencilerine önerebileceğim bir dizi. Fazla bir derinlik beklemeden, çalışma molalarında izlenebilecek ve en önemlisi sizi güldürerek rahatlatabilecek bir dizi How I Met Your Mother.. Pek çok blogta hakkına ağır eleştiriler görsem de ben size bu diziyi gönül rahatlığıyla önerebiliyorum. Çünkü beklentilerimi karşılıyor. Sadece 20 dakikada beni benden alabiliyor ve beni güldürüyor. Çalışma stresimi azaltıyor. Yok, olsun ben ille de tam kalite, gerçekçi birşeyler arıyorum diyorsanız, o zaman da Rome'u öneririm. (Rome'u da başka bir zaman mutlaka tanıtacağım.) Ama şu sıralar yoğunsanız tam size göre olan dizi How I Met Your Mother..

Şimdiden iyi seyirler..

Hayatı Başkalarından Öğrenmek..

insan_değişim İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın organize ettiği Uluslararası İstanbul Film Festivali'nin ödül töreni geride kalan saatlerde yapıldı. Türk ve dünya sinemasından pek çok filmin kısa tanıtımları yansıtıldı beyaz perdeye. Ödüller birer birer verilirken, Seçici Kurul Özel Ödülü'nü alan spor giyimli bir bey çok güzel bir konuşma yaptı. Aklımda kaldığı kadarıyla; "Hayatı bizlere başkaları, başka insanlar öğretiyor; benim rehberlerim filmler ve kitaplardı. Benim rehberlerim yönetmen ve yazarlardı.." dedi..

Hayatımda duyduğum en güzel teşekkür olmasa da en verimlisiydi diyebilirim. Bir anda ben de fark ettim, hayatı başkalarından öğrendiğimizi; hayata dair tüm görülerimizin başkalarının gözlemlerine dayandığını. Ne mutlu ki, hayatı öğrendiğim rehberler dünya aydınlanmasına katkıda bulunmuş isimler. Ama ya hayatı, iyi rehberler ışığında öğrenemeden örümceklenmiş beynin kurbanı olsaydım? Hayatta fazlaca aciz ve edilgeniz; hayatı bize tanıtan rehberler oranınca gözlerimiz görüyor dünyayı ve her birimizin gözleri farklı görüyor bastığımız toprağı. Hangimiz doğru yoldayız, hangimiz doğru yerde duruyoruz? Bunu henüz kestirmek çok güç ama okuyup düşündükçe olduğumuz yerin ne kadar doğru olup olmadığını görebiliyoruz. Sözün özü, bu hayatta okumalı ve bolca düşünmeli. Anca okuyup düşündükçe anlam kazanıyor hayata karşı duruşumuz ve savaşımız.

Cumartesi Demek Film Demek..

Daha önceden duyurusunu yapmıştım, artık cumartesi geceleri film gecesi. İki haftada bir ya da zamanın cömertliği oranında her hafta karşınıza film eleştirilerinizle çıkacağım. Bu noktada kendimi de geliştirmek için çabalıyorum. Bol bol film izliyor, notlar alıyor ve en önemlisi ustaların eleştirilerini okuyorum. Şu sıralar bir teknik kitap arayışındayım ve önerilerinizi şiddetle bekliyorum.

Ayrıca artık her pazar "Pazar Konseri" adı altında bir klasik eseri sizlerle paylaşacağım. Bu noktada önerilerinizi ve isteklerinizi de bekliyorum.

Film noktasında, eleştirilerimi bloga uymayacak şekilde uzun yazdığım için bir bağlantıyla Divitt'teki sayfama aktaracağım. Bugünkü filmimiz "Kabadayı", eleştirimi okumayı arzu ediyorsanız Divitt'teki sayfama ulaşmak için tıklayın.

Kabadayı, İyi Ki Sadece Filmde..

şenerşen Hanımefendiyle bugün sinemaya gittik, birlikte Şener Şen'li Kenan İmirzalıoğlu'lu Kabadayı'yı izledik. Film Deli Yürek havasında; kan ve gül: silah ve kadın.. At, avrat, silah üçlemesinden ibaret Kabadayı.

Görsel olarak, oldukça kaliteli; en azından hiçbirşey sırıtmıyor. Oyunculuklar çok iyi.. Ama dedim ya klasik at, avrat, silah üçlemesi.. Kan dökülüyor, seviliyor, bir kadın iki yürek arasında paylaşılamıyor. Bir kız için nice hayaller, nice dünyalar yıkılıyor; Türk sinema seyircisi sıkıldı mı bilmiyorum ama ben bu edebiyattan sıkıldım. Yeter artık şu at, avrat, silah üçlemesi.. Geliştirin be biraz kendinizi! Bıktık, sıktı yani..

Umarsızca şiddet kutsanıyor, insanlar ölüyorlar ama bir kız uğruna olunca giden canların önemi olmuyor; öyle mi? Ortalarda polis falan yok, polis mafyanın elinde.. Ama tüm bunlara rağmen, klasik Türk filmi sonu: Kötüler kaybediyor, iyiler kazanıyor! Hadi be oradan, nerede görüldü kötülerin kaybettiği? Kötüler kaybediyorsa eğer bu dünyada, en kötüler kazanıyor demektir. İş bu kadar basit! İyiler, filmde verilen kurtlar sofrasında kaybetmeye mahkum ve bu mahkumiyeti gerçek hayata taşımamanın tek yolu devletin devet olmasında yatıyor!

Şükür ki bu ülkede sadece it kopuk yok, ve bu ülkenin insanına it kopuk göstermekten utanın artık! O kadar düzgün aydınımız, o kadar düzgün insanımız var ki; tarih onları unutturduğunuz için sizleri affetmeyecek! Gaffar Okkan orada dururken, hala böylesine filmler çekmekten bir utanın artık, sıkılın biraz!

Ve ey Şener Şen, umarım son filmin bu olmaz ve bu hatanı düzeltirsin. Ben seni Kabadayı olarak hala görmüyorum, sen benim için hala Gönül Yarası'ndaki öğretmen Nazım'sın..

Bekleme Odası ve Zeki Demirkubuz

zeki_demirkubuz Yeni bir yönetmenle tanıştım, adı Zeki Demirkubuz.. Tanışmama Bekleme Odası adlı filmi vesile oldu, kendisi açısından pek de iyi bir referans olmadı ama Bekleme Odası. Her nedense filmde bir tatsızlık, bir hayli yapmacıklık buldum. Sahnelerin uzaması, uzunca sıkıntılara vesile oldu..

Bu satırlarda ilk kez ne zaman "Bu filmi izlemeseniz de olur.." diyeceğimi merak ediyordum, bugün o gün işte. Zeki Demirkubuz'un "Bekleme Odası"nı izlemesiniz de olur. Düşünsel olarak hiçbirşey alamadım filmden. Hoşuma giden şeyler bir elin parmaklarını geçmez. Bunlar da öncelikle Nietzsche vurgusu ve araya sonradan sokulmuşcasına sırıtan şu replikler: Birincisi; "Bana soruyorsan hiçkimseden hiçbirşey beklememek en iyisi." ve ikincisi; "Ayrıca adalet duygusu en çok hak arayanların elinde zavallılaşır."

Ayrıca Ey Türk Sinema Ahalisi; artık tipik "Entelektüel Türk" karakterini geliştirin. Kendimi bildim bileli, bu senaristler yüzünden harcandı Türk entelektüeli. Öğrenin artık, entelektüelin hayattan kopuk, hayata dair hiçbirşeyi takmayan amaçsız bir ezik olmadığını! Kavrayın artık aydının, entelektüelin sadece viski içmekten ibaret olmadığını!

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.