Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

11 tane "sinema" etiketli yazı bulundu (sayfa 1)"sinema" tagli diger ogeler resimler , videolar

Hayatı Başkalarından Öğrenmek..

insan_değişim İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın organize ettiği Uluslararası İstanbul Film Festivali'nin ödül töreni geride kalan saatlerde yapıldı. Türk ve dünya sinemasından pek çok filmin kısa tanıtımları yansıtıldı beyaz perdeye. Ödüller birer birer verilirken, Seçici Kurul Özel Ödülü'nü alan spor giyimli bir bey çok güzel bir konuşma yaptı. Aklımda kaldığı kadarıyla; "Hayatı bizlere başkaları, başka insanlar öğretiyor; benim rehberlerim filmler ve kitaplardı. Benim rehberlerim yönetmen ve yazarlardı.." dedi..

Hayatımda duyduğum en güzel teşekkür olmasa da en verimlisiydi diyebilirim. Bir anda ben de fark ettim, hayatı başkalarından öğrendiğimizi; hayata dair tüm görülerimizin başkalarının gözlemlerine dayandığını. Ne mutlu ki, hayatı öğrendiğim rehberler dünya aydınlanmasına katkıda bulunmuş isimler. Ama ya hayatı, iyi rehberler ışığında öğrenemeden örümceklenmiş beynin kurbanı olsaydım? Hayatta fazlaca aciz ve edilgeniz; hayatı bize tanıtan rehberler oranınca gözlerimiz görüyor dünyayı ve her birimizin gözleri farklı görüyor bastığımız toprağı. Hangimiz doğru yoldayız, hangimiz doğru yerde duruyoruz? Bunu henüz kestirmek çok güç ama okuyup düşündükçe olduğumuz yerin ne kadar doğru olup olmadığını görebiliyoruz. Sözün özü, bu hayatta okumalı ve bolca düşünmeli. Anca okuyup düşündükçe anlam kazanıyor hayata karşı duruşumuz ve savaşımız.

Cumartesi Demek Film Demek..

Daha önceden duyurusunu yapmıştım, artık cumartesi geceleri film gecesi. İki haftada bir ya da zamanın cömertliği oranında her hafta karşınıza film eleştirilerinizle çıkacağım. Bu noktada kendimi de geliştirmek için çabalıyorum. Bol bol film izliyor, notlar alıyor ve en önemlisi ustaların eleştirilerini okuyorum. Şu sıralar bir teknik kitap arayışındayım ve önerilerinizi şiddetle bekliyorum.

Ayrıca artık her pazar "Pazar Konseri" adı altında bir klasik eseri sizlerle paylaşacağım. Bu noktada önerilerinizi ve isteklerinizi de bekliyorum.

Film noktasında, eleştirilerimi bloga uymayacak şekilde uzun yazdığım için bir bağlantıyla Divitt'teki sayfama aktaracağım. Bugünkü filmimiz "Kabadayı", eleştirimi okumayı arzu ediyorsanız Divitt'teki sayfama ulaşmak için tıklayın.

Kabadayı, İyi Ki Sadece Filmde..

şenerşen Hanımefendiyle bugün sinemaya gittik, birlikte Şener Şen'li Kenan İmirzalıoğlu'lu Kabadayı'yı izledik. Film Deli Yürek havasında; kan ve gül: silah ve kadın.. At, avrat, silah üçlemesinden ibaret Kabadayı.

Görsel olarak, oldukça kaliteli; en azından hiçbirşey sırıtmıyor. Oyunculuklar çok iyi.. Ama dedim ya klasik at, avrat, silah üçlemesi.. Kan dökülüyor, seviliyor, bir kadın iki yürek arasında paylaşılamıyor. Bir kız için nice hayaller, nice dünyalar yıkılıyor; Türk sinema seyircisi sıkıldı mı bilmiyorum ama ben bu edebiyattan sıkıldım. Yeter artık şu at, avrat, silah üçlemesi.. Geliştirin be biraz kendinizi! Bıktık, sıktı yani..

Umarsızca şiddet kutsanıyor, insanlar ölüyorlar ama bir kız uğruna olunca giden canların önemi olmuyor; öyle mi? Ortalarda polis falan yok, polis mafyanın elinde.. Ama tüm bunlara rağmen, klasik Türk filmi sonu: Kötüler kaybediyor, iyiler kazanıyor! Hadi be oradan, nerede görüldü kötülerin kaybettiği? Kötüler kaybediyorsa eğer bu dünyada, en kötüler kazanıyor demektir. İş bu kadar basit! İyiler, filmde verilen kurtlar sofrasında kaybetmeye mahkum ve bu mahkumiyeti gerçek hayata taşımamanın tek yolu devletin devet olmasında yatıyor!

Şükür ki bu ülkede sadece it kopuk yok, ve bu ülkenin insanına it kopuk göstermekten utanın artık! O kadar düzgün aydınımız, o kadar düzgün insanımız var ki; tarih onları unutturduğunuz için sizleri affetmeyecek! Gaffar Okkan orada dururken, hala böylesine filmler çekmekten bir utanın artık, sıkılın biraz!

Ve ey Şener Şen, umarım son filmin bu olmaz ve bu hatanı düzeltirsin. Ben seni Kabadayı olarak hala görmüyorum, sen benim için hala Gönül Yarası'ndaki öğretmen Nazım'sın..

Bekleme Odası ve Zeki Demirkubuz

zeki_demirkubuz Yeni bir yönetmenle tanıştım, adı Zeki Demirkubuz.. Tanışmama Bekleme Odası adlı filmi vesile oldu, kendisi açısından pek de iyi bir referans olmadı ama Bekleme Odası. Her nedense filmde bir tatsızlık, bir hayli yapmacıklık buldum. Sahnelerin uzaması, uzunca sıkıntılara vesile oldu..

Bu satırlarda ilk kez ne zaman "Bu filmi izlemeseniz de olur.." diyeceğimi merak ediyordum, bugün o gün işte. Zeki Demirkubuz'un "Bekleme Odası"nı izlemesiniz de olur. Düşünsel olarak hiçbirşey alamadım filmden. Hoşuma giden şeyler bir elin parmaklarını geçmez. Bunlar da öncelikle Nietzsche vurgusu ve araya sonradan sokulmuşcasına sırıtan şu replikler: Birincisi; "Bana soruyorsan hiçkimseden hiçbirşey beklememek en iyisi." ve ikincisi; "Ayrıca adalet duygusu en çok hak arayanların elinde zavallılaşır."

Ayrıca Ey Türk Sinema Ahalisi; artık tipik "Entelektüel Türk" karakterini geliştirin. Kendimi bildim bileli, bu senaristler yüzünden harcandı Türk entelektüeli. Öğrenin artık, entelektüelin hayattan kopuk, hayata dair hiçbirşeyi takmayan amaçsız bir ezik olmadığını! Kavrayın artık aydının, entelektüelin sadece viski içmekten ibaret olmadığını!

Beyaz Melek, Doğu, Batı ve Medeniyet...

beyaz_melek Mahsun Kırmızıgül'ü bundan bir iki yıl önce Deniz Akkaya ve Kürşat Başar'ın CINE 5'te sundukları "Başka Yerde Yok" programında görmüş, dinlemiş ve şaşırmıştım. Bu adam birşeyler biliyor, sinemadan anlıyor demiştim ki bugün çok da doğru bir karar verdiğimi anladım. Katre'nin de önerisiyle gittim filme ve filmi diğer Türk filmleri ile kıyaslayınca oldukça güzel buldum. Özellikle vermeye çalıştığı mesajlar, yurdum insanının o güzel kozmopolitliğinin sunumu ve "Hangi Medeniyet?" sorusunun sorulması filmin güzel yanları...

Yaşlı insanların bir kenara atıldığı, bir hayvan gibi muamele gördüğü, yer paspaslarıyla yıkandığı sahneler beyaz perdede dönerken şunu düşündüm: Tamam, işte medeniyet bu! Medeniyet bir toplumun yaşlılarına verdiği değer, yaşlılarına sağladığı olanaklar! Onların tek dostunu azrail yapmamak medeniyet...

Bu noktada medeniyetsiziz maalesef :(( Bu ülkede eli kolu tutan, gencecik insanlara o kadar kötü muamele yapılırken; kendisine bile zorla yeten yaşını başını almış insanlarımıza kim bilir neler yapılıyor? Medeniyetler beşiği dediğimiz topraklarda medeniyetten eser bırakmamışız.. Hala medeniyeti yüksekçe mermer sütunlarda ararken biz, medeniyet gözlerini huzursuz huzur evlerimize dikilmiş durumda. Medeniyet, medeniyetsizlik, Türkiye: Halimiz vahim!

Yaşlılar medeniyet ve bir de DOĞU-BATI! Filmi izlerken, İstanbul'dan Diyarbakır'a uzanan bir seyir defteri tutuyorsunuz.. Her yerden, her kültürden insan görüyorsunuz ve o anda hiç de anlayamıyorsunuz terörü! Birlikte yaşamak varken, diyorsunuz: neye gareziniz var?!

Türev; Aşkın, Sadakatin Türevi...

1091_afis_89211 Ne zamandır film tanıtmıyordum, izlemediğimden değil bu: sadece son zamanlarda iyi filmler rastgelmedi. Ben yazmak istiyorum ama sinemaya ve hayata dair satırlar...

Filmimizin adı Türev. Ben uzun zaman önce izledim, hatırlamadığım şeyler olabilir bu sebepten. Ama hatırladıklarım nispeten daha fazla, güzellikler hatırlıyorum bolca... Hayattan enstantaneler, hatta hayattan gerçekler hatırlıyorum... Gülçin Santırçıoğlu'nun o mükemmel güzelliğini, beni nasıl da etkilediğini hatırlıyorum...

Filmin konusunu da hatırlıyorum tabii :)) Güzel bir kızımız, ki bu güzeli Gülçin Santırçığlu canlandırıyor, erkek arkadaşının sadakatinden kuşkulanır ve derin derin güven sorunları yaşanmaya başlar. Bu noktada akar film makimasında "insan"ın anlatılması, insan... Genç ve güzel kızımız, erkek arkadaşının onu aldatıp aldatmayacağını anlamak için en yakın arkadaşından erkek arkadaşını tahrik etmesini ister. Bu noktada tüm kıskançlıklar, tüm tutkular ve özellikle tüm o güzel duygular sarar filmi... İzleriz insanı, sadık olup olmadığını, hayatta tek eşli kalıp kalamadığını... En önemlisi sevgiliye verilen sözlerin önemini, belki de önemsizliğini....

İnsan çok güçlü değil, bunu görüyoruz Türev'de... Bazı şeyleri zorlamamak, birilerinin sınırlarını sarsmamak gerekiyor. Çünkü o aradığımız sadık erkek ya da kız her zaman çok uzağımızda ve hiçbir insan sizlerin veya benim "bir tanem" olacak kadar yüce değil. İnsan kusurlu, insan eksik bu noktada... Biz olmasaydık başkası olacaktı o çok sevdiğimiz insanın yanında, belki o gece babamızın mesaisi uzasaydı biz olmayacaktık ve bir başkası sarılacaktı yarin o güzel kollarına... Biz olmasaydık başkası olacaktı, işte bu sebepten zorlamamalı...

Ama ben de zorlamak istiyorum, emin olmak istiyorum... Onun sadık olduğunu görmek, bensiz yalnız başına kalacağına inanmak istiyorum... Çok şey istiyorum ama, insanım ve her insan gibi çok şey isteyip insanı tanımamazlıktan geliyorum...

12 Yıl 7 Ay...

nazim_hikmet İnsan hayatında önem verilmeyen, fakat hayatın gidişatını değiştirecek anlar olur. Bilmem siz bu anların farkına varabiliyor musunuz? Bundan yıllar önce bir hafta sonu okul arkadaşlarımla okulun yorucu atmosferinden uzaklaşmaya çabalıyorduk: Klasik haftasonu muhabetleri, yemek, sinema, buz pateni ve ardından D&R... Bu noktada benim hayatım D&R'da bir kitap rafının önünde değişti. Cebimde kalan son parayla bir kitap almak istedim ve gözüme iki kitap kestirdim. Bunlardan birisi öykü antolojisi, bir diğeri de Ekber Babayev'in Nazım Hikmet kitabı idi. Uzunca bir süre bu iki kitabı da elimde çevirdim, param olsa ikisini alacaktım ama yoktu. Sonuçta o kitaplardan birisi, tahmin edeceğiniz üzere Ekber Babayev'in Nazım Hikmet kitabı o gün eve benimle döndü. Bu gün bile düşünmekteyim, eğer o gün öykü antolojisini alsaydım hayatımda neler değişecekti? Ben nasıl bir ben olacaktım, kim bilir? Hayat buydu işte, önemsiz saydığımız kararlar hayatımız üzerinde bizden daha fazla söz sahibi oluyorlardı...

Bu gün konumuz ben ve Nazım Hikmet! Daha doğru bir tabirle benim gözümden Nazım Hikmet...

Nazım Hikmet'le tanışmam yukarıda anlattığım şekilde oldu. O kitabı okudukça onu daha iyi anladım, küçücük yaşta şiir neymiş en ustasından öğrendim. Hayatıma büyük bir etkisi oldu, hatta hayatıma yön veren insanlardan birisi...  Onu okuduktan sonra inşaatta çalışan işçilere, sokakları temizleyen belediye görevlilerine, seyyar satıcılara kolay gelsin demeye başladım. Bu gün bunları unutsam da o zamanlar ufacık bir çocuğun her önüne gelene kolay gelsin amaca demesi hoş olmuştur herhalde :)))

Geçen hafta katre'nin blogunda Biket İlhan'ın Mavi Gözlü Dev filmi hakkında bir eleştiri okudum ve filmi alıp izledim. Nazım Hikmet'in hapishane günlerini de böylelikle görmüş oldum. Çok üzüldüm, utandım: böylesine büyük bir şairi 12 yıl 7 ay boyunca duvarların ardına tıktığımız için kendimizden utandım. Türkiye'de Nazım Hikmet olmanın ne kadar da zor olduğunu, Nazım Hikmet olmak için ne bedeller ödeneceğini biraz olsun korkarak gördüm. Bir insanın bir dava uğruna neler yapabileceğini, nelerden feragat edebileceğini takdir ederek öğrendim. Ve en önemlisi hayatın her yerde, her zamanda ve koşulda devam ettiğini, devam etmesi gerektiğini anladım.

Şiirin mükemmeliğini, Nazım Hikmet gibi bir ustadan öğrenme şerefine eriştim. Bu son Nazım Hikmet yazım olmayacak, elbet devamı gelecek. Şimdi kısa da olsa bir mola...

dörtnala gelip uzak asya'dan
akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket, bizim

                                        bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
                                        ve ipek bir halıya benziyen toprak
                                        bu cehennem, bu cennet bizim

                                                                                         kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
                                                                                         yok edin insanın insana olan kulluğunu,
                                                                                          bu davet bizim...

                                                                                                              yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
                                                                                                             ve bir orman gibi kardeşçesine,
                                                                                        bu hasret bizim...

Not: Nazım Hikmet fotoğraflarıyla hazırlanmış, Leman Sam'ın eşsiz sesinden "Memeleket" şarkısını dinlemek için videolar bölümüne göz atınız. Fotoğraflar ve mükemmel bir ses için şiddetle önerilir.

Korkuyorum Anne

korkuyorum_anne Bir film almak, izlemek ve sizlere anlatmak için yine başıma büyük dertler aldım. Ankara'nın bu bunaltıcı havasında bilgisayarımın başından kalkıp, onca yol yürüdüm ve sonunda zor da olsa korsan bir cd satıcısı bulabildim. Bulmuşken de cebimde ne varsa boşalttım tabii, eve girerken filmlerin yarısını çantama yarısını da babam kızmasın diye kemerime sokuşturdum. Anlayacağınız tüm bu eziyetlere sırf sizin için, gelin de şurada bir iki satır yazımı okuyun diye katlandım. İnanmadınız değil mi? İnanmayın zaten...

Gelgelelim "Korkuyorum Anne"ye. Eskiden olsa saklardım ama artık bunun zeka fışkırması olduğuna inandığım için sizden saklamayacağım: Filmin afişinden, filmin bir komedi filmi olduğunu ne hikmetse anlamadım; hatta daha abesi ilk başlarda filmin bir koku filmi olabileceğini düşündüm. Gel gör ki filmin afişindeki koca bir gülen suratın farkına varmam uzun sürmedi ve kendime uzunca bir süre güldüm. Bu bakımdan daha jelatinini açmadan beni güldüren ilk Türk komedi filmi olma özelliğini de taşıyor Korkuyorum Anne...

Film "İnsanlar ikiye ayrılır..." diye başlıyor. Önce şaka gibi algılıyoruz. Sağlık memuru Rasih bey insanları eğri basanlar doğru basanlar; komşusu terzi Neriman hanım ince belliler, kalın belliler; sünnetle başı belada küçük Çetin sünnet olmuşlar, olmamışlar; kocasız çocuk doğurmaya niyetli İpek sevdiklerine verdikleri hediyeleri geri isteyenler, istemeyenler diye insanları ikiye ayırıyor. Önceleri elbette bunlara bolca gülüyorsunuz, zamanla bu iddiaların aslında sizlere bir felsefe sunduğunu anlıyorsunuz. Bu ve daha burada saymaya fırsat bulamayacağım onca özelliği bakımından filmin sadece güldürmediğini, insana ve hayata dair pekçok şeyi içerisinde barındırdığını söyleyebilirim.

Evinin altında koca bir sinema olan ben her nedense bu filmden haberdar olmadım, dolayısıyla filmi alırken pek de kaliteli bir yapım olduğuna emin değildim. Kimlerin oynadığı hakkında en ufak bir fikrim dahi yoktu. Ne mutlu ki film korkularımı yersiz çıkarttı ve mükemmel bir oyuncu kadrosuyla karşımda dikildi. Filmde kimler yok ki? Ali Düşenkayalar (Bu isme dikkat!), Işıl Yücesoy, Köksal Engür, Şenay Gürler, Arzu Bazman, Bülent Emin Yarar, Turgay Aydın... 

Ali Düşenkayalar'ın yanına "Bu isme dikkat!" ibaresi koydum çünkü gerçekten de dikkat edilmesi gereken bir oyuncu. Filmde mükemmel bir oyunculuk çıkartıyor ve sizi en fazla o güldürüyor. Zaten filmin öyküsü de genellikle onun başından geçen olaylar üzerine kurulmuş:Korkuyorum Anne, Ali’nin geçirdiği bir trafik kazası ile başlıyor. Ali, kazada hafızasını kaybediyor ve filmin bütün ‘insanları’ kendilerini Ali’nin kafa karışıklığı ile gelen bir karmaşanın içinde buluyorlar.

Uzun lafın kısası, eğer düzgün bir film izlemek istiyorum diyorsanız bu filmi alın. Hatta alıp da bir kere izlemekle de kalmayın, iki ayda bir tekrar izleyin. Her izleyişinizde de Reha Erdem'e bu kadar güzel bir film yaptığı için teşekkür etmeyi unutmayın...

Not: Film hakkında bana inanmıyorsanız veya filmin resmi web sitesini görmeden film almamcılardansanız, buyrun: www.korkuyorumanne.com

Kısa Kısa Filmler...

kamera Politika kotam yaklaşık on üç saat öncesinde son bulsa da politika yazılarıma dönmek şu an hiç de içimden gelmiyor. Bu sebepten bu gün de yaşasın sanat, yaşasın sinema diyorum ve kısa film konusundaki izlenimlerimi sizlere sunuyorum...

*** 

Dün youtube'ta "kısa film" araması yaptım ve karşıma onlarca izlenesi kısa film çıktı. İzleye izleye koca bir günü devirdim ve hala izleyemediğim yüzlerce kısa film var. Filmler beklediğimden de kaliteli yapımlar ve işin daha güzel tarafı filmleri genellikle bizim yaş grubumuzdan insanların yapması. Bu noktada üniversitelerimizin ilgili alanlarına da bir teşekkür borçluyuz. Anladığım kadarıyla Türk sinamasının gelecek yıllardaki temsilcileri bu okullar sayesinde hem alaylı hem de mektepli olacak ve piyasaya güçlü bir giriş yapacaklar. Türk sinemasının geleceği hakkında çok umutluyum bu sebepten...

Eğer sanata ayıracak vaktiniz varsa bu imkanı değerlendirin ve youtube aracılığıyla bu filmleri hiçbir karşılık ödemeden izleyin derim. Eğer izlemeye karar verirseniz; Arinsu Arslan'ın Kırıntı , Sezen Akçay'ın Durakta , Mert Dikmen'in Aşk Ruleti, Semih Menda'nın Hayat Devam Ediyor filmlerini blogumun videolar bölümünde bulabilirsiniz...

İnsan bu kısa filmleri izledikçe acaba ben de yapsam mı diye içinden geçirmiyor değil. Şu an için kesinleşmiş bir proje olmamasına rağmen uzun zamandır aklımda bir kısa film projesi var. Dün onlarca kaliteli kısa filmi izledikten sonra biraz çekinerek de olsa bu projeyi tekrar gündemime almaya karar verdim. Öncelikle disiplinli birşekilde teknik çalışmam gerekiyor, bunu da internetteki pek çok sinema portalı sayesinde yapmayı planlıyorum. Sonrası o kadar zor olmaz inancındayım; üç, iki, bir ve kayıt!!! (Keşke her film üç, iki, bir ve kayıt diyerek çekilebilseydi, bu iş bu kadar kolay olabilseydi...)

Hayatımın Kadınısın

hayatimin_kadinisin Ali Bayramoğlu'nun not defterimin sayfalarına kazıdığım çok güzel bir sözü vardır: "Bir gün uyanırsın kelebeklerle çiçeklerle ilgili yazı yazmak istiyorsundur ve birşey olur, seni ciddi bir şekilde tekrar ülkenin kaderiyle ilgili düşünmeye zorlar" der. Fazlasıyla haklı Ali Bayramoğlu, ülkemin her an politikleşebilen bir havası var ve ben de bu havadan nasibimi fazlasyıla alıyorum. Bu noktada kültürel içerikli yazılarımı aksatmamaya çalışsam da arada bir onları gündemin ağır maddelerine kurban etmek zorunda kalabiliyorum. Ama bu gün böyle olmayacak, kendime söz verdim. Askeri müdahale olsa veya birileri vatan hainliğini aşikar etse bile politik tek satır yazmayacağım bu gün. An itibariyle; yaşasın sanat, yaşasın sinema modumdayım :)

***

Bu güzel modu yakalamışken siz okurlarımla değerli bir filmi paylaşma gereği duyuyorum: Hayatımın Kadınısın. Uğur Yücel'in yönetmenliğini ve senaristliğini üstlenip aynı zamanda esas oğlan karakterinli canlandırdığı, bize ait ve bizden olan izlenesi bir film Hayatımın Kadınısın. "Ev kadınları, arabeskçiler, müzik severlerin, foto roman sevenlerin, melodram sevenlerin gözleri yaşlı ama gülümseyen yüzlerini hayal ettim bazı sahnelerde."diyor Uğur Yücel... Ben de bu saptamada en fazla müziksever olabiliyorum, hayatımda foto roman okumuşluğum, ev kadınlığı yapmışlığım yoktur :)

“Hayatımın Kadınısın”, Asuman ve Tayfur’un önüne geçilemez, büyük aşk hikayelerinin filmi. Daha doğrusu benim subjektif fikrim bu aşkın Asuman'dan çok Tayfur'a ait olduğu. Aşık Veysel misali Tayfurun aşkı olmasa Asuman'dan birşey olacağı yok filmde.

Filmin bir diğer dikkat çeken noktası da insanın damarından girmesi! Nasıl mı? Tayfur'un ağazından dökülen şu sözler kimi sarsmaz? Hayat esrarengiz ve biz hep firardayız kendimizden. Gerçekten de öyle değil miyiz, hangimiz demir atabildik kendi denizimizde? Hangimiz kendimizi başkalarından fazla düşündük, masaya yatırıp yargıladık?

Filmde insana ve hayata dair pek çok enstantane mevcut. Aşkı, acıyı, aile içi şiddeti ve her türlü sömürüyü, dostluğu, düşmanlığı, hayatta nerede olduğunun değil nerede olacağının önemini; kısaca hayatın güzelliklerini ve iğrençliklerini bir arada görmek mümkün. Kimi yerde içinizi ferahlatan, kimi yerde de üstünüze fazlasıyla baskı yapan ağır sahneler var filmde.

Ayrıca filmin VCD veya DVD'sini almanıza dahi sebep olabilecek, mükemmel sözler serpiştirilmiş filmin üzerine. Geçip giden zaman veya gelmeyen sevgili bundan güzel nasıl anlatılabilir: Geldi geliyor derken geçti gidiyor mevsimler demiş; ben de tam geliyor dedim hayatımın kadını, o gitti, gitti...

Sözün kısası, izlenesi bir film Hayatımın Kadınısın. Bir an önce biryerlerden edinmenizi ve bu tadı almanızı önerirken yazımı Uğur Yücel'in filmi hakkındaki yorumuyla bitiriyorum: Bu filmi seyirciler için yazdım. Gerçeğin romantizmini görüyorum resimlerde. Özlem ve göndermeler var eskilere, ama bu günün dilini konuşan, mahallemizdeki insanlar bunlar. Severek yazdım her insanı. Hepsi kırık kalpler…

Not: Yukarıdaki satırlarda http://www.hayatiminkadinisinfilm.net/  ve http://www.ntvmsnbc.com/ adreslerinden yararlanılmıştır.

CNN Headline News -
Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.