| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

18 "siyaset" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"siyaset" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Röportaj: "Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay ile Demokrasi Üzerine"

Ali Yaşar Sarıbay Bugüne kadar demokrasi üzerine pek çok yazı yazdım, pek çok eleştiride bulundum. Geçmişe yönelik bir arama yaptığım zaman karşıma şu başlıklar çıkıyor: Demokrasi Hata Vermekten Başka Bir İşlev Görmemiyor!!! (12.11.2007), 21. Yüzyılın En Politik Oyunu: Seçmece Seçtirmece.. (30.07.2008), Demokrasicilik Oynamak (05.04.2008), Demokrasi: Aristokrasinin Güzel Perdesi (21.05.2008), Son Sürüm Yönetim Sistemi: Tam Demokratik Oligarşi (18.07.2008)

Demokratik sistemlerin eleştirilmesi gereği üzerine yazdığım bunca yazı sonrasında hala demokrasi ile sorunumu çözdüğümü söyleyemem. Ancak, geçen hafta Ertuğ Telli dostum ile birlikte Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay ile gerçekleştirdiğimiz söyleşi sonrasında tekrar düşünmeye başladığımı söyleyebilirim. Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay, öyle bir demorkasi tanımı yaptı ve bu tanımı söyleşi boyunca öyle güzel paylaştı ki söz konusu tanım içerisinde mutlulukla yaşayabileceğime karar verdim. Demokrasiyi "eşitlik" noktasında ele alan hocamız, benim demokrasi ve siyaset hakkında pek çok şeyi tekrar düşünmeme sebep oldu. Eminim, sizler de söyleşiyi okuduktan sonra demokrasi ve siyaset nokasında pek çok şeyi tekrar düşünecek ve olaylara daha farklı pencerelerden bakma şansı yakalayacaksınız. Politik Akademi çatısı altında ve hocamız Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay'ın desteğiyle gerçekleştirilen röporajımıza ulaşmak için tıklayınız: Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay ile Demokrasi Üzerine

Röportaj noktasında söyleyecek daha çok şey var aslında; işin düşünsel kısmını bir tarafa bırakırsak, hocamızın o  sıcak karşılaması ve gülen yüzü röportaja ayrı bir tat kattı. Röportajı gerçekleştirdiğimiz oda ise güzel bir fon oluşturdu röportaja: Pekçok konuda hazırlanmış dosyalar, hemen her yeri kaplıyordu. Ve tabii Beşiktaş! Ali Yaşar Sarıbay demek, en azından biz Uludağ Üniversitesi öğrencileri için, biraz da beşikaş demekti. Odayı süsleyen bayrak ve masadaki şapka fonu siyahla beyazla tamamlıyordu.

Röportaj sonrası, her ne kadar derslerini alma şansım olmasa da, üniversitemde böylesine bilgili ve daha da önemlisi olgun hocalarımız olduğu için gurur duydum. İyi ki varsınız hocam ve ayrıca hocam: Politik Akademi'ye verdiğiniz destek için teşekkürler..

Yalçın Küçük, Kemalist Mi?

Yalcin_Kucuk1 Bursa'da, kütüphanemin bir köşesi Yalçın Küçük imzalı onca kitapla dolu. Evime konuk olan arkadaşlar, haliyle soruyorlardı kim bu Yalçın Küçük diye.. Bende kendimce, eğirisyle doğrusuyla anlatmaya çalışıyordum. Şu son zamanlarda yaşananlardan olacak, soruların niteliği değişmeye başladı. Artık sorular Yalçın Küçük neci ya da Yalçın Küçük Kemalist mi, diye geliyor.

Bir kez de buradan cevap vermek istiyorum: Hayır, Yalçın Küçük bir Kemalist değil. En azından onun kendisini Kemalist saydığını düşünmüyorum. Yalçın Küçük kendisini sosyalist olarak görüyor ve kitaplarında bunu çok açık bir dille belirtiyor. Aforizmalar'ında Sosyalizm başlığı altında şunlar yer alıyor: "Eğer bizler sosyalistsek, dünyanın tüm nimetlerini yaşadığımız dünyada bulamadığımız için sosyalistiz. Bizler, dünyanın bütün güzelliklerini ortaklaşa yaşayabileceğimiz, bütün zenginliklerini paylaşabileceğimiz tek düzen sosyalizm olduğu için sosyalistiz."

Peki o zaman Yalçın Küçük neden Kemalist söylemlerle karşımıza çıkıyor? Bunu da yine aynı eserdeki Kemalizm başlığındaki şu paragraf çok güzel açıklıyor: "Bizler Kemalizm'den geri dönülmesini kabul etmeyiz. Geriye baktığımızda, Kemalizm, bizim frenimizdir. İleriye baktığımızda, Kemalizm'in ötelerine açılma zorunluluğu duyuyoruz." Bu ne demek oluyor? Bu, şu demek oluyor: Yalçın Küçük, Kemalizm'i ileriye atılmış bir adım olarak görüyor ve daha da ilerilere (ona göre sosyalizme) gidebilmek için bu adımdan geriye dönülmemesi gerekiyor. Bugün Yalçın Küçük, Kemalizm'i bu ülkede en iyi savunan insanlardan bir tanesi. Bunu bir sosyalist olarak (kendince) sosyalizme giden bu yoldan dönmemek için yapıyor. Başarılı mı, zaman gösterecek..

Not: Yalçın Küçük'ün Ergenekon çerçevesinde zindana atılmasına karşı ne düşündüğümü merak eden dostlar, Yeni Harman'ın Ocak sayısının kapağına bakabilirler.

Canan Arıtman ve Ermeni Olmak ya da Olmamak

Canan Arıtman Birçok aydın ve gazetecinin altına imza attıkları özür diliyorum kampanyası, gündemdeki yerini hala tüm sıcaklığıyla koruyor. Pek tabi, değişerek ve genişleyerek. CHP milletvekili Canan Arıtman, olayı çok farklı bir boyuta taşıyarak; Abdullah Gül'ün kampanyaya sıcak baktığını ve bunun altında Abdullah Gül'ün Ermeni bir aileden geldiği gerçeği yattığını iddia etti. Abdullah Gül ise bu iddayı tepkiyle karşıladı ve aile geçmişini ortaya koyarak saf bir Türk ve Müslüman olduğunu ortaya koymaya çalıştı.

Gelinen noktada birileri Abdullah Gül'ün kökenini araştıra ve tartışa dursun ben bu konulara girmeyeceğim. Çünkü, herşeyden önce böyle bir tartışmaya girmek, böyle bir tartışmanın içinde yer almak abestir. İnsanların ailelerinin kökeni sadece ama sadece o insanları ilgilendirir. Bu noktada Abdullah Gül'ün Ermeni Olması ya da olmaması beni ilgilendirmemektedir.

Ama burası Türkiye ve Türkiye'de Ermeni kökenli olmak hala utanılacak birşeymiş gibi sunuluyor ve sanılıyor. Oysaki bu ülkede ırkçı bir ayrım söz konusu olmamlı, bu ayrım öncelikle insanların beyinlerinden silinmeli. Bu noktada, Abdullah Gül'ün Ermeni olmadığını açıklayış şekli de beni oldukça üzdü. Abdullah Gül sanki Ermeni olmak bir suçmuş da o bu suçu işlememiş olduğunu kanıtlamaya çalışıyormuş izlenimi verdi. Oysa Cumhurbaşkanına yakışacak olan tüm bu açıklamalarının yanında, en azından bir dipnot olarak Ermeni olmanın Cumhurbaşkanı olmak için bir engel olmadığını da açıklamaktı. Bence, bu açıklamayı yapmayan Abdullah Gül'ün, Canan Arıtman'dan düşünce yapısı olarak çok da büyük bir farkı yok. Her ikisi de bir Ermeninin Cumhurbaşkanı olmayacağı noktasında hemfikir görünüyorlar.

AKP'nin Diyarbakır Davası..

Tayyip Erdoğan İçinde bulunduğumuz bir yılı aşkın süredir bir Diyarbakır davasıdır tutturuldu gidiyor. Yok, orası bir kaledir, düşürülemez diyenler (DTP) bir kenarda; Diyarbakır artık bizimdir, seçimlerde alacağız diyenler (AKP) diğer bir kenarda.

Hangi savın daha güvenilir olduğunu zaman gösterecek. Önümüzdeki yerel seçimlerde DTP mi yaman, yoksa AKP mi; göreceğiz.

Peki, Batısıyla Doğusuyla ve elbette Kuzeyi ve Güneyiyle koca bir coğrafya olan yurdumda nedendir acaba bu Diyarbakır'ı alma savaşı? AKP neden önemser Diyarbakır'da DTP'li Osman Baydemir'in yerine AKP'li bir başkasını oturtmayı? Hemen hemen her televizyon kanalında AKP ve DTP'nin Diyarbakır savaşının gelişimine dair haberleri, yorumları buluyoruz ama bunun nedenini, her nedense, pek irdeleyen çıkmıyor.

Benim bu noktadaki tezim; AKP'nin "Türkiye'nin hemen her bölgesinden destek gören tek siyasal partisi" vizyonunu yaratmak amacında olduğudur. AKP, AB ve ABD'de kimilerinin beyninde Federe Kürt Devleti veya Kürdistan sözcükleri dolaşırken, Türkiye'yi bütünleştiren tek parti olduğunu vurgulamak amacında. Bunu yapmak istiyor, çünkü bunu başardığı zaman devletin hemen her kademesinde AKP alternatifsiz iktidar olarak algılanmaya başlayacaktır. Böyle bir dönemde hiçbir aklı başında kişi ikinci bir iktidar alternatifi olabilecek CHP ve MHP'yi desteklemeyecektir. Çünkü her iki parti de malum bölgede yok denecek düzeydedir. AKP bunun bilincinde olduğundan dolayı, Diyarbakır'ı alarak alternatifsiz iktidar olma sevdasında. Yoksa Diyarbakır'ı pek de salladıklarını sanmıyorum..

İnsan bu noktada MHP ve CHP'nin Diyarbakır'da olamamasının sonuçlarının her iki parti için de ne kadar yıkıcı olabileceğini görüyor. MHP'yi geçiyorum ama CHP'nin sol olduğunu iddia eden bir parti olarak bu noktada yapması gerekten pek çok şey olduğuna inanıyorum. Umarım bunu da görmekte çok geç kalmaz CHP..

Emin Çölaşan, Ciner'le Anlaştı ve Erdoğan-Doğan Savaşı

Emin Çölaşan Hürriyet'ten olaylı bir şekilde ayrılan ve sonrasında Hürriyet'in tirajlarını sarsan Emin Çölaşan uzunca bir süredir Sözcü gazetesinde yazıyordu. Emin Çölaşan OdaTv'ye çeşitli açıklamalarda bulunmuş ve ilerleyen süreçte Turgay Ciner'le çalışacağını söylemiş. Anlayacağımız Emin Çölaşan tekrar bir kitle gazetesinde yazmaya başlayacak.. Gazetenin adı ise halen belli değil, gazete belli ama adı değil. Bu da nasıl oluyor demeyin. Çünkü bu gazte şu anda yayın hayatına başlamış değil ve ayrıca adı da henüz açıklanmadı. Altı yedi aydır bu gazetenin oluşumuna dair tüyoları Fatih Altaylı köşesinde yazıyordu. Bugün ise gazetenin yılbaşından hemen sonra çıkacağını öğrendik. Gazetenin Türkiye'de bir ilk olacağını söyleyen Fatih Altaylı kadro noktasında da iddialı idi. Emin Çölaşan'ın açıklamaları Fatih Altaylı'yı haklı çıkarır yönde. Artık gazeteyi elimize alıp okuyuncaya kadar sabredip bekleyeceğiz. Her şey üç dört ay sonrasında belli olacak nasıl olsa.

Bu noktada Aydın Doğan'ın neler düşündüğünü, açıkçası, çok merak ediyorum. Bir zamanlar AKP ile iyi geçinmek adına kapı önüne koyduğu Emin Çölaşan'a bugünlerde Aydın Doğan'ın çok ihtiyacı var. Çünkü AKP, artık o eski AKP değil! Ve artık AKP Doğan'a karşı! Bakalım şimdi de Aydın Doğan AKP karşıtı olmadığı için birilerini kapı dışarı edecek mi? Ve üstüne de utanmadan basın özgürlüğü diyebilecek mi?

Bugün Doğan'ın yaptığı muhalefete inanmıyorum! Turgay Ciner'in yaptığına da inanmıyorum, dün de inanmamıştım. Sabah ve ATV'ye el konulmasın diye yapılan ucuz yalakalıklar öylesine bir hal almıştı ki Sabah ve ATV'ye el konulduğu zaman üzülmedim bile! Oh olsun, yaptığınız ucuz yağcılık işe yaramadı; dedim!

Bunların alın birini vurun ötekine.. Bugün muhalif göründükleri AKP iktidarının ve Tayyip Erdoğan'ın asıl mimarları bu medya patronlarıdır! Aydın Doğan olmasaydı ne AKP ne de Tayyip Erdoğan olurdu, Turgay Ciner olmasaydı ne AKP ne de Tayyip Erdoğan olurdu! Herşeyi kendileri yaptılar ve belki de bu işlerin bu kadar ilerilere gidebileceğini düşünemediler bile. Yağmurdan kaçarken tutuldular AKP'nin dolusuna..

Solcu var, Solcu var..

Sola Dönülmez OdaTv'de "Çelebi Efendi" köşesinden güzel bir saptama geldi. Çelebi Efendi döneklikten yalama olmuş sahtekar beyinler için diyor ki: "Bir zamanlar sosyalistti. Sovyetler dağılınca kendini karşı tarafa attı. Şimdi artık küresel sermayenin sevgili dostu. Büyük Ortadoğu Projesinin yılmaz bekçisi. Ama adı hala 'solcu'! Bence onun adı siyasi yelpazeye göre açıklanamaz, ahlak kurallarıyla açıklanabilir. Onun adı: Sahtekar!"

Bu tür sahtekarlar ne yazık ki sağda da solda da fazlasıyla mevcut. Dönmekten yalama olmuş bu beyinler yüzünden, bugün Türkiye'de politika sahtekarlıkla eş anlamlı durumlara düştü. Bu noktada iş yine bize düşüyor, bu insanların samimi mi yoksa birer sahtekar mı olduğunu fark etmenin ve hatta artık sahtekar solcu ve sağcıları teşhir etmenin zamanı geldi de geçiyor..

Hak ve Eşitlik Partisi Geliyor.. Pamukoğlu Yeni Parti Kuruyor..

Osman Pamukoğlu Emekli Tümgeneral Osman Pamukoğlu, toplumun yakından tanıdığı ve saygı duyduğu bir isim. Güneydoğu ve Doğu Anadolu'da yaptığı operasyonlarla PKK terörüne çok ağır darbeler indirmiş ama "nedense" TSK içerisinde yükseltilmemiş bir komutan. Görevi sonrası yazdığı kitaplarla ve çalışmalarla verdiği savaşı sürdüren Pamukoğlu, bugün bu çalışmalarını bir parti çatısı altında sürdüreceğini açıkladı. Partinin adı, Hak ve Eşitlik Paritisi (HEP), amblemi ise kırmızı bir zemin üzerine sarı güneş ve güneşi delip geçen bir Anadolu kartalı olacakmış.

Osman Pamukoğlu'nun kitaplarının bir kaçını okumuş ve Serdar Akinan'la yaptığı "Kan Uykusu" programlarını baştan sona izlemiş birisi olarak, Paşama politikada da başarılar diliyorum. Böylesine büyük başarılara imza atmış, yapılmaz denilenleri yapmış bir insan, umarım politikada da geleneğini bozmaz. Siyasal konjonktür ne gösterir bilinmez ama Pamukoğlu'nun büyük bir potansiyele sahip olduğunu düşünüyorum. Vatana millete, bir parti daha kazandırıldı; umarım hayırlı olur..

Son olarak Pamukoğlu'nun askerlerine söylediği bir sözü ona hatırlatarak yazıyı bitiriyorum: "Bu ne bitmez bir yolmuş deme, bitmedik yok yok. Bu ne aşılmaz dağmış deme, aşılmadık dağ yok." Yolun açık olsun Osman Pamukoğlu..

Not: Osman Pamukoğlu'nun parti kuracağı haberi internete düştüğü vakit Hürriyet internet yayını bu haberin yanında bir paşamızın haberini daha veriyordu: Org. Yaşar Büyükanıt. Hürriyet halka şunu soruyordu, "Büyükanıt'tan Spor Yazarı Olur Mu?". Hal böyle olunca insan üzülerek, ister istemez şunu söylemek zorunda kalıyor: Paşa var, paşa var; paşadan paşaya çok büyük farklar var. Ben futbol yorumcusu paşa istemiyorum. Ne hallere düştük yahu?!

Son Sürüm Yönetim Sistemi: Tam Demokratik Oligarşi..

Senato Ne büyük anlam karmaşası Hem tam demoktratik ve hem de oligarşik.. Vay anasını.. Bana yurdum gündemini hatırlarıyor. Bundan aylar öncesinde "Demokrasi: Aristokrasinin Güzel Perdesi" başlıklı bir yazı kaleme almış ve şunları kaydetmiştim: "Demokrasilerde liderleri halk seçer, yalnız haklın seçeneklerini aristokrasi oluşturur. Sonuç itibariyle halk, aristokratların seçimleri arsından birşey seçebilecek kadar seçmendir. Bunun üstüne çıkamaz, kendi adayını var kılamaz. Buna maddi olarak da manevi olarak da yetkin değildir çünkü. Bu haliyle demokrasi, halk yönetimi görünümündeki aristokratik bir sistemdir."

Bugün yazdıklarıma derinlik ve uluslararası bir boyut kazandıracağım. Öncelikle aristokrasiden oligarşiye geçişi anlatayim: Artık demokrasilerde kararları bırakın aristokratları, sadece bir avuç insan alıyor. Bu insanlar parti liderleri. Bugün Türkiye'de ve daha pek çok demokratik ülkede yönetim halkın elinde olmaktan uzak, yönetim liderlerin tekelinde. Bu liderler seçim yasalarından faydalanarak milletvekillerini oluşturuyorlar. Halk kendi vekilini seçemiyor, sadece liderlerin seçtiklerini onaylayabiliyor. Kaç dönemdir Türkiye'de ön seçim yapılmıyor, ön seçim olmadıktan sonra her demokrasi yalandır!

Oktay Sinanoğlu "Türk Ayştaynı" Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu Semra Topçu ile yaptığı bir söyleşide tüm bunları açıkça dile getiriyor: Bizim seçmediğimiz ama seçmişiz gibi gösterilen birileri başımıza oturuyor ve bunlar ülkemizi perişan ediyorlar. Yani, halk istemediği halde Avrupa Birliği diye, küreselcilik diye, özelleştirmede özelleştirme diye tutturuyorlar. Sonunda fabrikalarımızı elimizden alıyorlar. Bütün tesislerimizi, herşeyimizi alıp götürüyorlar, yok ediyorlar. ... Derken "Değiştirelim, kanunları değiştirelim, yabancılar toprak alsın." Bu sefer haydi, gidiyor topraklar. Büyük çapta. Evet, bizim seçmediğimiz ama seçmişiz gibi duran birileri bizim canımızı okuyorlar. Prof. Sinanoğlu sözlerine olayı uluslararası bir boyuta taşıyarak devam ediyor: Öyle anlaşılıyor ki aynı şeyler Batı ve Doğu Avrupa ülkelerinde de oluyor: Birkaç fırka (parti) başkanının elinde aday listeleri. Listelerin nereden geldiği belli değil; bir başkan o kadar insanı nasıl tanıyacak? Ama liste yapıyormuş. Yani birçok ülkede kimsenin tepesindekileri seçtiği yok. Çıkarılan birtakım seçim kanunlarının incelikleri ile, aslında milletlerin kendi iradeleriyle birini seçmeleri engellenmiş oluyormuş. (...) Lehistan (yani Polonya), Çek, Slovakya, Estonya ve Macaristan gibi ülkelerde o kanunların şimdiki şekilleri seksenlerin sonlarına doğru geldi. Bizdeki 1983'te. Aynı kaynaktan mı geldiler de o kadar benziyorlar? Soru çok açık, tekrarlıyorum: Aynı (malum) kaynaktan mı geldiler de o kadar benziyorlar?

Edilgen Bir Türkiye?!

Türkiye edilgen bir ülke yapılmaya çalışılıyor, Türkiye edilgenleştiriliyor diyordum uzunca bir süredir. Şimdilerde farkına varıyorum, Türkiye ne gücüyle ne de gelenekleriyle edilgenleşmeyi kabul edecek bir ülke değil. Edilgenliği bu siyasal sistemin kolay kolay kabullenebileceğini sanmıyorum..

Tüm bunlara rağmen edilgenlik bugünlerde hiç olmadığı kadar fazla.. Bunun sebebi de bizleriz. Türkiye'de insanların beyinleri edilgen, insanların kendileri edilgen. Artık bu edilgenlik öyle bir hal aldı ki bize karşı olan herşeyi Batıdan biliyor ve Batıya karşı elimizden hiçbirşey gelmeyeceğine inanıyoruz. Oysaki gerçek çoğu zaman böyle değil! Biz bu topraklarda yaşıyorsak, bu toprakların geleceğine de bu topraklarda uçan kuşun rotasına da karışma hakkımız var! Bu hakkımızı kullanmak için önümüzde hiçbir engel yok! Bizler kendimize hayali engeller koyuyor ve o engeli aşamayacağımıza inanıyoruz..

Bugün artık herkes şapkasını önüne koyup düşünmeli. Bu ülkenin geleceğinde kendisinin de söz sahibi olduğunu, söz hakkını kullanması gerektiğini fark etmeli. Aksi halde edilgen beyinler, bu siyasal sistemi de edilgen kılacaktır. Bu noktada tek düşman kendimiziz, yani bizim bizden başka düşmanımız yok! Artık aklımızı başımıza almalı ve sözümüzü söylemeliyiz!

Cumhuriyet Meydanı, Meydan Cumhuriyetçiliği..

Ankara Tandoğan Meydanı Cumhur kökünden türeme Cumhuriyet'in temelini "cumhur" yani halk oluşturur. Bu sebepten halksız bir Cumhuriyet söz konusu olamaz. Gelin görün ki olabiliyor, halk kitleler halinde statikleştirilebiliyor. Cumhuriyetin en önemli dinamiği olan halk, durağan kitleler haline dönüştürülüyor..

Bugün Türkiye'de halkın yarısından fazlasının oyunu alamamış ama kendisini halkın tek partisi olarak gören bir iktidar var. Bu partinin, AKP'nin bu noktada ne kadar haklı ya da haksız olduğu çeşitli boyutlarıyla ele alınabilir. Ben olaya meydan demokrasisi noktasında bakacağım.. Türkiye'nin meydanlarından AKP'nin ve geçmişteki iktidarların demokratlığını değerlendireceğim..

Halkın yönetimi olan Cumhuriyette, halkın tepkisi göstereceği araç mitinglerdir. Halk olaylara karşı destek ya da muhalefetini meydanlarda birleşerek hep bir ağızdan bağırarak gösterir. Bu noktada da meydanlar gereklidir; alabildiğine uzun, alabildiğine geniş meydanlar.. Bizim halkın partisi olmak iddasında çok partimiz oldu ama alabildiğine geniş meydanlarımız hiçbir zaman olmadı. Her iktidar halkın iktidarı olduğunu söyledi ama yurdum insanına toplanabileceği adam akıllı bir meydan inşa etmedi..

Daha geçen yıl gördük, Tandoğan'daki sıkışıklığı.. Bir başkentte, Ankara'da insanlar bir araya gelemediler.. Sığamadılar o bir avuç Tandoğan meydancığına.. Milyonlar caddelerde, sokaklarda sıkıştılar; Tandoğan'a mitinge geldiler ama pek çoğu kalabalıktan ve yer darlığından Tandoğan'a ayak bile basamadı.. Ankara'da halk için, halkın sesini duymak için adam akıllı bir meydan yapmadıktan sonra hiçkimse halkın iktidarı olduğunu söylemesin! Gülerler adama..

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.