| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

20 "siyaset" etiketi kullanan gönderi (sayfa 2)"siyaset" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Edilgen Bir Türkiye?!

Türkiye edilgen bir ülke yapılmaya çalışılıyor, Türkiye edilgenleştiriliyor diyordum uzunca bir süredir. Şimdilerde farkına varıyorum, Türkiye ne gücüyle ne de gelenekleriyle edilgenleşmeyi kabul edecek bir ülke değil. Edilgenliği bu siyasal sistemin kolay kolay kabullenebileceğini sanmıyorum..

Tüm bunlara rağmen edilgenlik bugünlerde hiç olmadığı kadar fazla.. Bunun sebebi de bizleriz. Türkiye'de insanların beyinleri edilgen, insanların kendileri edilgen. Artık bu edilgenlik öyle bir hal aldı ki bize karşı olan herşeyi Batıdan biliyor ve Batıya karşı elimizden hiçbirşey gelmeyeceğine inanıyoruz. Oysaki gerçek çoğu zaman böyle değil! Biz bu topraklarda yaşıyorsak, bu toprakların geleceğine de bu topraklarda uçan kuşun rotasına da karışma hakkımız var! Bu hakkımızı kullanmak için önümüzde hiçbir engel yok! Bizler kendimize hayali engeller koyuyor ve o engeli aşamayacağımıza inanıyoruz..

Bugün artık herkes şapkasını önüne koyup düşünmeli. Bu ülkenin geleceğinde kendisinin de söz sahibi olduğunu, söz hakkını kullanması gerektiğini fark etmeli. Aksi halde edilgen beyinler, bu siyasal sistemi de edilgen kılacaktır. Bu noktada tek düşman kendimiziz, yani bizim bizden başka düşmanımız yok! Artık aklımızı başımıza almalı ve sözümüzü söylemeliyiz!

Cumhuriyet Meydanı, Meydan Cumhuriyetçiliği..

Ankara Tandoğan Meydanı Cumhur kökünden türeme Cumhuriyet'in temelini "cumhur" yani halk oluşturur. Bu sebepten halksız bir Cumhuriyet söz konusu olamaz. Gelin görün ki olabiliyor, halk kitleler halinde statikleştirilebiliyor. Cumhuriyetin en önemli dinamiği olan halk, durağan kitleler haline dönüştürülüyor..

Bugün Türkiye'de halkın yarısından fazlasının oyunu alamamış ama kendisini halkın tek partisi olarak gören bir iktidar var. Bu partinin, AKP'nin bu noktada ne kadar haklı ya da haksız olduğu çeşitli boyutlarıyla ele alınabilir. Ben olaya meydan demokrasisi noktasında bakacağım.. Türkiye'nin meydanlarından AKP'nin ve geçmişteki iktidarların demokratlığını değerlendireceğim..

Halkın yönetimi olan Cumhuriyette, halkın tepkisi göstereceği araç mitinglerdir. Halk olaylara karşı destek ya da muhalefetini meydanlarda birleşerek hep bir ağızdan bağırarak gösterir. Bu noktada da meydanlar gereklidir; alabildiğine uzun, alabildiğine geniş meydanlar.. Bizim halkın partisi olmak iddasında çok partimiz oldu ama alabildiğine geniş meydanlarımız hiçbir zaman olmadı. Her iktidar halkın iktidarı olduğunu söyledi ama yurdum insanına toplanabileceği adam akıllı bir meydan inşa etmedi..

Daha geçen yıl gördük, Tandoğan'daki sıkışıklığı.. Bir başkentte, Ankara'da insanlar bir araya gelemediler.. Sığamadılar o bir avuç Tandoğan meydancığına.. Milyonlar caddelerde, sokaklarda sıkıştılar; Tandoğan'a mitinge geldiler ama pek çoğu kalabalıktan ve yer darlığından Tandoğan'a ayak bile basamadı.. Ankara'da halk için, halkın sesini duymak için adam akıllı bir meydan yapmadıktan sonra hiçkimse halkın iktidarı olduğunu söylemesin! Gülerler adama..

Apolitik, Tam Kıvamında Gençlik..

Apolitik Ankara Genç İşadamları Derneği, Ankara'nın çeşitli ilçelerinde 18-30 yaş arası 1694 gence sormuş: "Siyasi yelpazede kendinizi nasıl tanımlarsınız?"

Ankete katılan gençlerin %20.21'i "milliyetçi-muhafazakar" olarak cevap vermiş. Gençlerin %18.11 kendisini laik olarak tanımlarken, %13.13'si "muhafazakar-liberal", %12.74'ü "sosyal demokrat", %3.42'si "İslamcı", % 3.25'i "liberal" ve % 1.97'si "sosyalist" olarak kendisini tanımlamış. Burada beni ilgilendiren nokta ise pastanın en büyük payını oluşturan % 27.18'lik kısım: Sorunun muhattapları arasında %27.18'lik bir kısım soruyu cevapsız bırakmış..

Gençlik kıvama geliyor, susmayı ve sadece kendimize sunulanla yetinmeyi öğrendik. Büyüklerimizin buyurduklarını kayıtsız şartsız başımızın üstünde tutmaya başladık.. Kötü eğitim sistemine, bizlere sunulamayan sosyal haklara yavaş yavaş alıştık.. Salındık çayıra, Mevlam hepimizi kayıra?! Türkiye'de uygulanan apolitikleştirme projesi büyük oranda başarılı oldu, malum günden bugüne proje çok güzel uygulandı. Bugünkü AKP iktidarı da bu sürecin bir çocuğu: süreç AKP'yi var etti, AKP de sürecin devamını teminat altına aldı.. Türkiye'de çok uzak görünen "noktalar" zaman zaman aynı yolda yürüyebiliyor ve bu yol da yurdum insanının üzerinden geçiyor..

Tayyip Erdoğan'ı Tekmelemek?!

Recep Tayyip Erdoğan AKP'li vekiller geçen dönemin aksine, bu dönem farklı bir profil sergiliyorlar. Geçen dönemin, akıl hocası ve eleştirilmez öncüsü Recep Tayyip Erdoğan'a karşı duruşları oldukça başkalaşım gösteriyor. Zamanında Tayyip Erdoğan'ın önünde konuşamayan AKP'li vekiller artık Erdoğan'a "Fazla açıklama yapıyorsunuz, bu kadar çok konuşmayın!" diyebiliyorlar. Tüm bunlar, demokratik bir parti yapısı kurmaktan öte: düşene bir daha tekme atma yarışı gibi görünüyor!

Recep Tayyip Erdoğan, kapatma davası sonrası partililerin gözünde oldukça güç kaybetti. Olabilecek bir beş yıllık seçim yasağı, Tayyip Erdoğan'ı çok zor durumlara sokabilir. İşte bu ihtimalin kuvvetliliğine inanan birileri, Tayyip Erdoğan'ı tekmelemeye başlıyorlar. İlerleyen süreçte bunu daha fazla göreceğiz.. Abdüllatif Şener ile başlayan bu süreç, bugün Feyzullah Kıyıklık ile devam ediyor. Yarın başkaları da çıkacak..

Bunu yapacaklar çünkü; Recep Tayyip Erdoğan'a karşılıksız ve sınırsız biyat ederek kaybettikleri kişiliklerini, şimdi de Tayyip Erdoğan'a saldırarak tekrar var etme telaşındalar. Dün onun politikalarını, hiç tereddütsüz savunanlar; dün kendilerinin de savundukları politikalar için bugün onu suçlayacaklar. Böylelikle de yarınların Türkiye'sinde yeni koltuklar kapacaklar. Halkımız bunu yer mi, ben şu 20 yıllık hayatımda yaşadıklarımı düşününce: yemez diyemem?! Çünkü medya da aynı tekme yarışı içerisinde, iktadrın en güçlü olduğu aşamada iktidarı eleştiremeyen gazeteler iktidarın sonlarında en ağır ve bazen de haksız eleştirileri yapacaklardır. Politika bu noktada oldukça insafsız ve vefasız.. Bugüne kadar Tayyip Erdoğan'ı olabildiğince eleştirmiş bir yazar olarak, şimdi onu eleştiren dostlarına pek de onur atfedemiyorum?!

Demokrasi Dikte Etmek..

buthan "Barışçıl Ejderhanın Ülkesi" diye bilinen Butan Krallığı 100 yıldır mutlak monarşi ile yönetilen bir ülke. Ülkenin kralı 28 yaşındaki Kral Jigme Keşar Namgyal Wangchuck artık ülkede birşeylerin değişmesine karar vermiş olacak ki ülke seçime hazırlanıyor. 600 bin kişinin yaşadığı Butan'da 300 binden fazla seçmen sandık başına gidecek. Seçilecek Ulusal Mecliste 47 milletvekili Butan'lıları ülke politikaları noktasında temsil edecek.

Seçim heyecanı Butanlıları sarmış görünüyor, seçime katılan Demokratik Halk Partisi ve Butan Barış ve Refah Partisi'nin halka verdiği sözler benzer: Ekonomiyi geliştirirken Butan'ın mirasına saygılı olmak..

Butan'ı demokratik günler bekliyor kapıda; umarım demokrasileri Batılı güçlerin amaçlarına hizmet etmez. Demokrasi öyle bir hal aldı ki, artık halk kendi çıkarlarına yabancılaştırılarak başkalarının savaşını vermeye başladı. Bu noktada Butan'a hayırlı olsun mu demeli, geçmiş olsun mu? Açıkçası ben bilemedim..

Ayrıca Buthan hakkında pek çok bilgi içeren güzel bir site buldum. İlgilenirseniz, tıklayın.

2 Şubat Kararları..

Her zaman ulusal kararlar verildiği tarihlerin isimlerini almıyor benim hayatımda, kişisel kararlarımı not defterime o günün tarihini atarak yazıyorum. Bugün de öyle yapacağım, "2 Şubat Kararları" başlığını atarak altına şunları yazacağım:

  • Türk halkına bugüne kadar bakıyordum ama ancak bugün görebildim. Anadolu insanı; hürriyet.com'da ya da youtube'ta o yorumları yazanlar, başkası değil.
  • Eğer yurdum insanı oysa, yurdum insanı politika noktasında yazdıklarımı farklı karşılayacak, beni yanlış değerlendirecek.
  • Yanlış değerlendirilmek ve halka rağmen halk için birşeyler yapmak istemiyorum
  • Babam sağolsun tuzum kuru.
  • Artık politika yazıp başıma potansiyel belalar almak gibi bir akıbete uğramak istemiyorum.
  • Çiçekler, böcekler ve şu güneş ne kadar güzel değil mi?

AKP-Medya Kardeşliği Bozuluyor Mu?

medya3 AKP ilk döneminde halk destediğini bu kadar abartmamış ve kendisine AB hedefini koyarak sağdan soldan destek arayışlarına girmişti. Bu noktada da iş adamları ve bu camianın uzantısı medya AKP'ye ciddi anlamda arka çıkmıştı. Bugün gelinen noktada en azından medya AKP'nin ardından yavaş yavaş çekiliyor. AKP'li denilen gazeteler, AKP'ci denilen köşe yazarları birer birer çark ediyorlar. Çünkü artık AKP arkasında büyük bir halk desteği olduğuna inanıyor, ne AB iddasını öne sürmeye ne de arkasına başka güçler almaya gerek duyuyor. Zaten kendi medyasını da var etmek teleşında..

Bu noktada fonksiyonlarını yitiren veya AB hedefinden uzaklaşılmasıyla Türkiye'nin Ortaçağ karanlığına itileceğine kanaat getiren iş adamları, genel yayın yönetmenleri AKP'yi iğneleyen demeçler vermeye, tutumlar sergilemeye başladı. Bu noktada en belirgin örnek Hürriyet ve genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök..

Bunu pek çok şekilde değerlendirebiliriz. Birincisi artık AKP'ye inanmıyorlar diyebiliriz. İkincisi AKP iktidarının geleceğini parlak görmüyor olabilirler diyebiliriz. Üçüncüsü ciddi anlamda rejim kaygısı duyuyorlar diyebiliriz. Dördüncüsü yukarıda bahsettiğim gibi AKP'ninin artık onları önemsemediğini söyleyebiliriz.  Beşincisi... Altıncısı... Yedincisi...  Daha pek çok neden sayabiliriz. Neden şu an bence bulanık ama AKP'nin ardından medyanın ve iş dünyasının yavaş yavaş çekildiği çok net.

Bak Postacı Geliyor..

ostacı Hiç beklediniz mi bilmiyorum, posta beklemek insanda farklı duygular uyandırıyor. En son üniversitenin yolladığı kayıt dosyasını ve bloggum'dan gelecek bilgisayarı beklemiştim. Farklı ve özellikle güzel duygularla doluyor insan.. Kim bilir sevgiliden gelecek, sevgilin el yazısıyla kaleme alınmış satırlar neler yaşatıyordur insana?

Posta çok değişik bir durum; düşünsenize ellerinizle yazıyorsunuz, gidemediğiniz ama belki de şiddetle gitmek istediğiniz yerlere yolluyorsunuz. Sanırım dünyanın en şanslı kağıtları bu sebepten mektup zarfları, en fazla yolu onlar kat ediyorlar çünkü..

Siyasal bir organizasyon için de vazgeçilmez birşey posta teşkilatı. Özellikle iletişimin bu kadar gelişmemiş olduğu yüz, iki yüz yıl öncesinde siyasal egemenin egemenliğinin bir yansımasıydı posta teşkilatı. Egemenliği altındaki topraklara sahip olduğunun en önemli göstergesiydi..

Zaten bu sebepten üniformaları oldu postacıların! Hiç düşündünüz mü bilmem ama, devletler askerleri, polisleri, yerel güvenlik zabıtları ve sonra da postacılarına giysinler diye üniformalar yarattı! Tüm bunlar karşımdayken diyorum ki: Bir postacı asla ama asla sadece bir postcı değildir! )

Postayı ve postacıyı bizler de önemsedik. Örneğin Bedii Faik anılarını yazdığı kitapta postacıya sadece postacılık biçmedi: "Ciddi devlette, postacı vatandaştan adres dilenmez, vatandaş postacıdan adres sorar ve öğrenir!" 

Yani sözün özü, bir postacı asla sadece bir postacı değildir! En azından dün değildi!?

Dostluk..

dostluk Malumunuz, uluslararsı ilişkiler okuyorum. Devetleri, devletlerin karar verme aşamalarını, bu aşamalara etki eden faktörleri falan filan.. Bunun yanında siyaset bilimi de görüyoruz, bu da cabası. Bu noktada devletlerden çok insana dair çıkarımlar yapıyorum ben, daha farklı bir söyleyişle insanlar ve devletler pek de farklı düşünmüyorlar. Sanki uluslararası toplum, arkadaş ortamımızdan hiç de farklı değil..

Ülkeler, aynı zamanda insanlar, Machiavelli'den bugüne "ben"cil davranmak ve duygularını bir tarafa koymak durumundalar. Bu durum da benim dost anlayışımla bağdaşmıyor. Özel ilişkilerimde olan görüşlerim dostluk için de geçerli. Yani insan dostlarıyla dostluklarını devam etmek için planlar yapmak durumda olmamlı. Dostluk politik birşey olmamalı, en anlamlı tarifiyle; insan kendisini rahatlıkla dostunun kollarına bırakabilmeli.

Gerçek hayat böyle değil, ne yazık ki. Kafamda kurduğum "dost", gereçek hayatta karşılığını bulamıyor ve yine bana, daha doğrusu insana, yalnızlık düşüyor. Yalnız olduğumu/zu görüyorum ve bu benim daha dik durmama vesile oluyor. Ayaklarım üzerinde duruyorum, çünkü bu hayatta yalnızım.

Peki dostlar ne oluyor, hayatımda nasıl bir yer işgal ediyor? Dostlar hayatımda işbirliği yaptığım ve ortak amaçlara sahip olduğum insanlar oluyorlar. Dostluğa bir antlaşma olarak bakıyorum, dostluk kağıda dökülmemiş ama kuralları ve özellikle denklemi olan bir antlaşma! Bu noktada size bir reçete sunma gereği duyuyorum. Daha doğrusu dostluğun denklemini sunuyorum, Schopenhauer'in kalemiden: İster kadın, ister erkek olsun, insanlara onlarsız da yapabileceğinizi hissettirmek isabetli bir hareket olur. Ve bu dostluğu kuvvetlendirir. Bu noktada doslarınıza onlarsız da yapabileceğinizi, dostluğunuzun sıhhati açısından mutlaka hissettirin derim.. Denenmiş ve başarısı tarafımdan onaylanmıştır )

Not: Blog yazarı bu kadar gerçekçi olmalı mı, acaba? Yoksa blogları toz pembe dünyaların bir yansıması olarak görmek ve toz pembe yazılar mı kaleme almalı? Bu noktada da düşüncelerinizi paylaşmanızı dilerim. Saygı ve sevgiler..

More, Machiavelli'ye Karşı

Siyaset Bilimi hocamız, Mert Gökırmak vizede sormak için iki kitap okumamızı şart koştu. Bunlardan birisi güzel bir düya hayaliyle, ütopyasıyla yazılan "Ütopya"; bir diğeri de içinde bulunduğumuz günümüz dünyasının tüm acımasız ve hoşsuzluklarını görmemize sebep "Prens". Şaşırdım açıkçası, çünkü her ikisini aynı zamanda okumak hayata dair karma görüşler edinmemi sağladı. Machiavelli Prens'inde "Amaca ulaşmak için her yol mübahtır" edebiyatı yaparken; Thomas More tertemiz, kirlerinden arınmış bir dünya var ediyordu, her ne kadar edebiyat olsa da.

Bu noktada ne öğrendim veya hangi yolu seçerim? Açıkçası ben biraz realist takılma taraftarıyım, Machiavelli bana daha mantıklı geliyor. Yani günün şartlarını ortaya koymak ve bu şartlar üzerinden hareket etmek. Ya da şöyle bir karma çok daha mantıklı; Thomas More'un ütopyalarına ulaşmak için Machiavelli kurnazlığıyla davranmalı insan...

Hayat acımasız! İnsanlar kötü! Adam edilmesi, zaptedilmesi gerekli koca bir toplum! Hal bu olunca realist olmalı insan, Machiavelli'ye kulak vermeli ve ütopyaları gerçekleştirmek için çabalamalı! Bir karma yapmalı, her ikisini de katmalı işin içine. Daha güzel bir dünya için çalışmalı, Machiavelli'in kurnazlığı ve More'un iyimserliğiyle...

"More, Machiavelli'ye Karşı" diye attık başlığı ama aslılsız bu. More da Machiavelli de kötü, aksak düzene karşı; güzel günlere gebe düşünceler sunmuşlar, güzel günlerin tohumlarını serpmişler kurak dünya toprağına. Tabii anlayana..

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.