Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

13 tane "sosyoloji" etiketli yazı bulundu (sayfa 1)"sosyoloji" tagli diger ogeler resimler , videolar

Hata Yapmak ve Bilimsel Serüven Üzerine Deneme

Hayatta vazgeçemediğimiz şeylerden birisi hata yapmak, istesek de istemesek de zaman zaman hatalar yapıyoruz. Pek çoğumuz bu hatalarla değerlendiriyoruz kendimizi ya da diğer insanları. Hataları büyüdükçe, hata sahibini küçültüyoruz.. İşte bu sebepten dolayıdır ki bazen hata yapmamak için iş yapmaktan, üretmekten bile korkuyoruz.

Oysaki hata yapmak gereğinden fazla büyütülüyor. Ben hata yapmayı önemsemiyorum, hatalarımı da seviyorum. Çünkü en az doğrularım kadar hatalarımla da insanlığın o yüksek serüvenine katkılarım oluyor. Bilim çoğu zaman hatalarla kazanıyor. Bunu Yalçın Küçük, kendince özetliyor: "Ben bir görüşümün yanlış çıkmasından üzülürüm. Ama bilim kazanır. İyi olur."

Ayrıca çok üretmek, çok hataya da sebep oluyor. Bu sebepten bizim bir takım aydınlarımız üretmeden, eleştiriyorlar. Çünkü ürettikleri vakit, kendilerinin de hata yapacaklarını biliyorlar. Oysa ürten insanın hatası yararlıdır, gelişime açlan bir yoldur. Üreten insan hataları yüzünden eleştirilmelidir ama asla asılmamalıdır! Ürtim olan yerde hata kaçınılmazdır ve hata yapacağım diye üretmemek asıl ahmaklıktır! Balçiçek Palamir bunu bir mülakatında, sanırım Yeni Harman'dı, çok güzel kabullenmiş: "Üreten insan hata yapar, ben de yapıyorum."

Ayrıca hata yapmaktan korkmak, kendini fazla önemsemektir. Hata yaparak kendinden birşeyler vereceğini düşünmek kendini öncelikli görmektir. Oysa ben hiçbir zaman kendimi bu denli önemsemedim. Tartışmalarda bile kendi tarafımda değil doğrunun tarafında oldum. Kendi savımı doğru olduğu için değil doğruya ulaşma yolunda olduğu için savundum. Kendimi ve düşüncelerimi gereğinden fazla önemsemediğim için düşüncelerim yanlış çıkınca daha fazla mutlu oldum.

İşte günümüz gençliğinin sorunu da tam olarak bu. Tam yapılanamamış kişiliklerin içinden bir türlü çıkamıyorlar, hayata sadece kendi bedenlerinden bakıyorlar. Oysa ben daha yüz binlerce güzel insan bunların çok ötesinde. Hayata o bilimsel serüvenin bir parçası olarak bakıyoruz, o kutlu ve uzun serüvenin gözlerinden görüyoruz doğruları, yanlışları. Bu noktada zaten ben Okan Yüksel olmuyorum.. O serüvenin kendisi, o serüvenin ufak bir parçası oluyorum.. Bu noktadan sonra Okan Yüksel'in hata yapmasını da önemsemiyorum, çünkü ben Okan Yüksel olarak geçici, bu serüvenin bir parçası olarak ebediyim..

Gündüz, Fenerle Milliyetçi Aramak..

Malumunuz bir zat-ı şahane, gündüz vakti elinde fenerle insan aramaya çıkar. Fenerini sokakta gördüğü hemen herkese yöneltir, sokaktaki hemen herkesi dikkatli bir şekilde inceler.. Sonrasında büyük bir hayal kırıklığıyla ve kalan gücüyle haykırır: "Ben canavarlar, ben hayvanlar görüyorum.. İnsan nerede, insanlar nerede?!"

Bugüne kadar gençliğin verdiği saflık ve inançla herkesi olduğu gibi düşündüm. Eğer birisi insanım diyorsa insandı, birisi ben milliyetçiyim diyorsa milliyetçiydi ya da sosyalisttim diyen birisi de sosyalistti benim için. Geçen süre zarfında anladım ki hiçbirşey ve hiçkimse sandığım gibi değilmiş. Ve işin en acısı en az milliyetçi olanlar en fazla milliyetçiyim diyenler, en az sosyalist olanlar ise sosyalizm propagandası yapanlarmış..

Bugün Türkiye'de, düşünüyorum da ne milliyetçimiz kaldı ne de milli bir şuurumuz. Bu toprakların halklarının haklarını savunacak bir tek milliyetçi kalmamış. Milliyetçi sıfatını gasbedip adlarının önüne ekleyenler ise bu vatanı ilk satacak olanlarmış. Bugün gelinen noktada, yurdum insanı sömürgeleştirilip sömürülürken kimse çıtını bile çıkartmıyor. Yurdum insanının canı, kanı pazarlanırken kimse milliyetçi olduğunu söylemesin. Milliyetçi olan, milletini yüksek ve yüksekte görendir!

Ben de bugün sokaklarda gündüz vakti elimde fenerle dolaşıyorum: Milliyetçiyim diyen o çok bilmiş abiler arasında milliyetçi tek bir kişi bulma umuduyla.. Yok ama bulamıyorum.. Şerefsizimiz, satılmışımız çok ama adam gibi milliyetçimiz yok.. Olsaydı bu millet bu hallere düşer miydi?!

Yurdum İnsanı Kaos Cumhuriyeti'nden Sıkıldı!

İnsanlar artık tüm olup biten politik çekişmeden, göz altılardan ve davalardan sıkıldı. Bunu sadece gözlemlerime dayanarak söylemiyorum, kamuoyu araştırmalarını dikkate alarak söylüyorum. Son olarak Adil Gür'ün başında olduğu bir ekip Haber Türk için bir politik anket düzenlemiş. Araştırma sonucu kararsızların oyu AKP'nin toplam oyundan bile fazla: %30.. AKP ise ancak %29'luk bir orana sahip.. (Kararsızlar dağıtılmadan.)

Bu noktada artık herkes şu gerçeği görmeli: Halk karmaşadan yoruldu artık. Kime güveneceğini bilemiyor; yargıya şüpheyle bakıyor, askere şüpheyle bakıyor, oy verdiği politikacıya şüpheyle bakıyor.. Halk tutar bir dal arıyor ama fırtınada tutunacak bir dal bulamıyor!.. Bu noktada devletin her kurumuna iş düşüyor. Herkes biraz olsun durulup düşünmeli, aklı selim hareket etmeli.. Özellikle de AKP oturup düşünmeli, halkın artık gerginlikten sıkıldığını görebilmeli. Bunu görebilmeli çünkü kendi oyları eriyor.. Her geçen gün kamuoyu araştırmalarındaki tahmini oy oranı düşüyor.. AKP marjinalleştikçe kaybediyor..

Sözün özü; artık herkes şu çekişmelere bir son vermeli. Halk kaos istemiyor, halk daha mutlu ve huzurlu bir hayat istiyor..

Kabuğuna Çekilmek

İlber Oratylı Türkiye kabuğuna çekilmiş bir ülke izlenimi veriyor, daha doğrusu yaşadıklarımız bize bunun izlenimden öte bir gerçek olduğunu gösteriyor. Dün bizim olan topraklardan bile habersiz duruma düştük. Yetişen nesillere geniş bir objektif veremedik, veremiyoruz. Eğitim tamamen içine kapalı! Öğrenciler bilmiyorlar daha dün bizim olan toprakların havasını suyunu; coğrafyasını, kültürünü, tarihini..

İlber Ortaylı, İsmail Küçükkaya'nın "Cumhuriyetimize Dair" adlı kitabındaki söyleşisinde çok haklı olarak, şunları söylüyor: "Türkiye kabuğuna çekilen, etrafına karışmayan bir ülke. Kafanın da kabuğuna çekildiği bir ülke oldu. Okul kitaplarına kadar yansıdı.  Balkanları bilmiyorlar. Deden orada gömülü 1912-13'te... İnsanlar orada yığılmış. Kime baksan oradan gelmedir; İstanbul'da, Trakya'da, İzmir'de, Orta Anadolu'da, Eskişehir'de. Şimdi insanlar burayı bilmiyor. Bugün hiç bilmiyorlar. Geçmişi unut ileriye bak. Yakın tarih unutuluyor. Kafadan çıkartılıyor. Hakikat çarpıtılarak ortaya konuluyor."

Eğitimde artık daha farklı bir müfredat gerekli! Büyük bir coğrafyada hakim olmamız demek o coğrafyada yarın da böylesine etkin olacağımız anlamına gelmiyor. Gidemediğimiz yer bizim olmadığı gibi bilmediğimiz yer de bizim olmayacaktır! Yeni nesillere bizim olan, daha önemli ve doğrusu bizden olan toprakları öğretmekte geç kalıyoruz. Bu büyük bir hata.. O topraklar belki artık bizim değiller ama emin olun, hala bizdenler..

Türk Aydını ve Köylüsü

Yakup Kadri "Her memleketin köylüsüyle okumuş yazmış zümresi arasında, aynı derin uçurum var mıdır, bilmiyorum! Fakat okumuş bir İstanbul çocuğu ile bir Anadolu köylüsü arasındaki fark bir Londralı İngilizle bir Pencaplı Hintli arasındaki farktan daha büyüktür." yazıyor Yakup Kadri, Yaban'ında.. Katılmamak elde değil, o günlerin Anadolu toprağı için yapılan bu sosyolojik saptama bugün için bile hala geçerli sayılabilir. Tabii, bir takım değişiklikler de göz önüne alınmalı.

İlk olarak Türkiye'de artık bir İstanbul-Anadolu ayrımı en azından entelektüel anlamda kalmadı. İstanbul artık Anadolu'dan daha fazla Anadolulu. Anadolu'yu büyük oranda İstanbullulaştıramasak ( Blogtaki en uzun kelimem oldu, tamı tamına 22 harf ) da İstanbul'u Anadolulaştırdık.. Anadolu da bu süreçte kendi içinde değişime uğradı, kültürel anlamda önemli gelişmelere sahne oldu. Bugün gelinen noktada aydınımızın coğrafi bir bağlılığı söz konusu değil. Aydın artık İstanbul'da olduğu kadar Anadoluda da var. Yani aydın, belirli bir coğrafyanın ürünü değil artık.. Tüm Türkiye aydın yetiştirecek potansiyelde.. Bu noktada Yakup Kadri'nin İstanbullu ve Anadolulu saptaması günümüz realitesi içerisinde gerçekçi değil. Bu ayrım artık sadece aydın ve halk olarak yapılabilir. Çünkü artık halk da aydın da hemen her coğrafyada, hemen her bölgede..

Yakup Kadri'nin Yaban'ında yer alan aydın ve halk arasındaki çelişki günümüzde coğrafi olmasa da kafa yapısı olarak hala var. Bu çelişkiyi Cumhuriyet aydınlanması ortadan kaldırmaya çabalasa da halkın büyük bölümünün kafasındaki örüncek ağları temizlenemedi. Halk ile aydın arasındaki uçurum, ortadan kaldırılamadı. İşte bu sebepten dolayı bugün Atlantik ötesindekiler ve yerli işbirlikçileri Anadolu insanına bu toprağın aydın insanlarından daha yakın! Bu toprağın halkı, bu toprağın aydınındansa o malum camiayı kendisine daha yakın hissediyor. Burada bir eylem gereği söz konusu, Türk aydını bu topraklarda aydınlık bir gelecek istiyorsa halka arasındaki uçurumu giderme sorumluluğunu hissetmelidir. Aksi halde bu topraklarda yüz yılı aşkın süredir verilen aydınlanma/aydınlatma savaşını Türk aydınının cehalet karşısında kazanma şansı yoktur..

Vurulduk Ey Halkım Unutma Bizi..

umumcu2401h Ne acıdır halkım adına, bir aydınının dört dizesinin ikisinde "Vurulduk ey halkım unutma bizi.." demesi.. Ne acıdır halkın için halkına rağmen bir şeylerin savaşını vermek, unutulacağını bile bile.. Unutulacaksın ey Uğur Mumcu, unutulacaksın niceleri gibi..

Bu toprakların karanlığında, elindeki titrek bir mumun aydınlığında ve birilerinin namlusunun ucunda yürümek ne korkunç şey. Elindeki titrek mum oluk oluk akan kanınla söndüğü vakit, o muma ateş verecek aydınlık gençlerin ardından gelmemesi ne acı şey ey Uğur Mumcu..

Bu topraklarda aydınlar her zaman yalnız kaldılar. Aydınımın ardında üç beş yiğit yürekten başka kimse olmadı. Bugün de aydınlarımın ardı boş, aydınlarım namluların ucunda tek başında veriyor savaşını.. Bu ne yiğitliktir, bu ne vatan sevgisidir ey aydınım..

Değer mi ey Uğur Mumcu, değer mi ey Necip Hocam? Eşin kanının aktığı topraklarda kalmak istemiyor ey Necip Hocam, gitmek istiyor aydınlık bir gelecek kurmaya çalıştığın şu çorak Anadolu toprağından.. Ey halkım, hiç mi dokunmuyor bir aydınının eşine sahip çıkamamak? Hiç mi acımıyor canın! 

Değmez ey Uğur Mumcu, değmez ey Necip Hablemitoğlu, değmez ey Bahriye Üçok, değmez ey Ahmet Taner Kışlalı, değmez ey Muammer Aksoy, değmez ey Gafar Okkan, değmez ey Yücel Özbilgin..

Türk Kimdir? Kim Olmalıdır?

dünya türk olsun Bir mizah dergisinde, "Türk kimdir?" sorusunun ardından şu satırlar kaleme alınmış; Türk vatandaşı; İsviçre Medeni Kanunu'na göre evlenen, İtalyan Ceza Yasası'na göre cezalandırılan, Alman Ceza Mahkemeleri Usulü'ne göre yargılanan, Fransız İdare Hukuku'na göre idare edilen ve İslam Hukuku'na göre gömülen kişidir..

Aklı selim değerlendirilince aslında pek de gerçeklerden uzak olmadığı görüyoruz. Biz, ne yazık ki, biz olamıyoruz! Bu noktada da tüm kendimizi bilmezlikle "Dünya Türk olsun!" edebiyatı da yapabiliyoruz? Beyler dünyayı Türk yapmadan önce, bizler kendimiz Türk olabilmeliyiz! Batı emperyalizmine de Arap emperyalizmine de bir dur diyebilmeli ve bu noktada özellikle neyin Arap'a neyin İslam'a ait olduğuna bir göz gezdirmeliyiz!

O kadar kendimizden uzak olduk ki, sokaklarımızda da evlerimizdeki mutfakta da ve hatta yatak odamızda da bize ait birşey kalmadı! Ey Anadolu insanı, kullandığın her şeyin batıdan ithal edilmesi hiç mi onuruna dokunmuyor? Yüz yıldan önce bulunan ampulü bile yurdunda tam olarak üretememek, metrolarında Siemens kullanmak çok mu onurlu sanıyorsun? Dünyayı Türk yapmadan önce, bi kendinizden başlayın dostlar. Ki kendiniz Türk olduktan sonra, emin olun dünyayı Türk yapmak gibi kompleksleriniz de kalmayacaktır..

Artık Yeni Bir Yılbaşı Ritüelimiz Var!

taciz İlk taciz haberleri 2005 yılbaşında yansıdı ana haber bültenlerine, tüm iğrençliğiyle. Ardından 2006 yılbaşı, 2006 Cumhuriyet Bayramı kutlamaları ve şimdi de 2007 yılbaşı.. Uludağsözlük'te "türk olduğunuz için utandığınız anlar" vari bir başık açılmıştı, öncesinde garipsemiştim. Ama şimdi utanıyorum, yurdum erkeğinin bu kadar iğrençleşebileceğini düşünememiştim o zaman! Yapılanlar iğrenç, iğrenç ötesi!

Başlıkta da belirttim ya, artık yeni bir yılbaşı ritüelimiz var: Taksim'de turistlere cinsel taciz yapmak! Bu noktada düşünüyorum da nerede kaldı kurduğumuz o Osmanlı medeniyeti, nerede kaldı Cumhuriyet'le modernleşecek nesiller?

Tüm bunları geçiyorum, görmezden geliyorum diyelim; peki ya kutlamalarda sadece erkeklerin olmasına ne demeli? Kadınların korkarak evlerine çekilmesine, evlerinde kalmasına ne demeli? Yılbaşlarında kadınlara sokakları zehir eden bu topluma ne demeli? Bu blogta çoğu zaman halkı yönetemeyenleri eleştirdim, halka inandım. Ama bugün, inanamıyorum; şaşırıyorum! Namusun sadece dilimizde olup olmadığını, acı da olsa, düşünüyorum. Yazık!

"Lost" olduk çıktık :)))

lost Kayboldum ortalardan, hatta Elif'in tabiriyle "Lost" oldum çıktım :))) Dizi beni çok çarptı, sarstı falan diyemem ama yeteri kadar etkiledi. İki günde on beş bölümü devirdik, şimdi de hemen yanı başımda izlemediğim beş bölümün daha DVD'si duruyor. Dizi bizim dizi kültürümüzden oldukça farklı, bir kahraman ve çevresindeki ezik-aksak kişiliklerden oluşmuyor: Fazlasıyla gerçekçi ve hayata dair. Malumuz ihtiraslar, hırslar, tutkulu aşklar ve çok daha fazlası...

Diziyi izlerken sosyal bilim okuyan herkesin bu diziyi izlemesi gerektiğini düşündüm. İnsanların yeni bir hayata başlamalarını, ortalıkta para yokken mübadelenin nasıl yapıldığını ve iş bölümünün zamanla nasıl geliştiğini dizinin sahnelerinde çok güzel gördüm. Otoritenin, liderliğin ve çok daha fazlasının yansımalarını seyrettim.. Bu noktada aklıma hoş bir fikir gerdi, sosyal bilimleri bir filmler dizisi aracılığıyla insanlara çok güzel anlatabiriz! Özellikle bunu üniversitelerde uygulayabiliriz: Lost veya bu noktada daha fazla işimize yarayabilecek bir dizinin sosyal açıdan dökümünün yapılması bence mükemmel bir uygulama olacaktır. Hem kalıcı, hem de fazlasıyla eğlenceli!

Olumsuz eleştirilere gelecek olursak, ne yazık ki yok değiller: Hatta biraz fazlacalar. Mesela ben bindiğim hiçbir uçakta bu kadar güzel kızı ve bir o kadar da yakışıklı çocuğu bir arada görmedim. Tanıdığım kadarıyla da insanlar böylesine bir kazanın üzerine, yerde cesetler yatarken böylesine rahat bir psikolojide olamazlar: Mesela "sarışın aptal" rolündeki kızımız gibi güneş yağı, parmak arası plaj terlikleri ve havlusuyla bir güzel güneşlenemez.. Ayrıca bildiğim kadarıyla hiçbir uçakta kocaman bir balta bulamazsınız, oysa kahramanlarımızın odun kestikleri çok güzel bir baltaları var.. Gerçekçi bakacak ve her sahneyi zihnin süzgecinden geçireceksek pek çok yanlış görme imkanımız var. Ama bence zamanı değil; cipsimi yer kolamı yudumlarken fena gitmiyor Lost.. Eskiden nasıl Rambo'nun kaç adam öldürdüğü perdenin alt köşesinde sıralanıyorsa, bugün de Lost sıralıyor birşeyleri: Kötü olan gerçeklikle pek yüzleşmemesi, iyi olan her geçen zamanda Batı sinemasının gerçekliğe yaklaşması..

Demokrasi Hata Vermekten Başka Bir İşlev Göremiyor!!!

tbmm Daha ilkokul sıralarında mini mini birken sosyal bilgiler ders kitabımızda tanıştık "demokrasi"yle. Tanımını ezberledik, daha sonra sınav kağıdına doldurduk demokrasi hakkında bildiklerimizi. Ardından ortaokul ve lise hayatımız geldi ve biz hala dolduruyorduk sınav kağıtlarını "Demokrasi nedir?" sorusuna karşılık...

Bugün hala öğrenmeye çalışıyoruz "Demokrasi" kavramının anlamını; ezberliyoruz, ezberletiliyoruz belki de... Nedir bu demokrasi edebiyatı yapacak durumda görmüyorum kendimi, demokrasi bu kadar hata verirken "Demokrasi Nedir?"den daha önce sorulması gereken sorular olduğuna inanıyorum. Çünkü; demokrasi habire hata veriyor...

Neden hata veriyor noktasına gelirsek, ki ben bu noktaya gelmeye çalışıyorum iki paragraftan bu yana, bunun açıklaması çok basit: Topluca cahiliz! Bu kadar çarpık eğitim sistemi olan bir sistemde demokrasinin hata vermemesi ne mümkün? Kızmayın şimdi bana, sadece düşünün: 80 yıllık cumhuriyetin sonucu elimizdeki eğitim istatistlikleri Türkiye'nin eğitilmişlik ortalamasının ilkokul dördüncü sınıf olduğunu belirtiyor! Yani bu ülkede yapılan politikalar, sunulan politik hedefler ilkokul dördüncü sınıf seviyesine indirgenmek zorunda kalıyor! İlkokul dördüncü sınıf seviyesinde yapılan politikalar da doğal olarak hatalar veriyor, bizlere çok şey kaybettiriyor!

Bu noktada çözüm yolları pek kolay ve açık görünmüyor, ne yazık ki... Demokrasi olmasın da bu olsun demek o kadar kolay değil, en azından demokrasinin yerini doldurmak çok kolay değil. Peki yapılması gereken nedir? Yapılması gerken sistemli bir eğitim politikası hazırlamak ve Türkiye'yi ilkokul dördüncü sınıf ütopyalardından kurtarmak!!! Bunu yapmak zaruri, aksi halde bu devletin başında ilkokul dördüncü sınıf zekasında yöneticiler olacak veya öyle görünmek durumunda kalacak yöneticiler... Ya eğiteceğiz, ya da onların karanlığı bizleri de içine alacak... John F. Kennedy bu noktayı çok güzel ortya koyuyor: "Demokrasilerde bir seçmenin cehaleti bütün halkın güvenliği için tehlikelidir." Daha fazla söze lüzum yok sanıyorum...

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.