| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

15 "sosyoloji" etiketi kullanan gönderi (sayfa 2)"sosyoloji" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

"Lost" olduk çıktık :)))

lost Kayboldum ortalardan, hatta Elif'in tabiriyle "Lost" oldum çıktım )) Dizi beni çok çarptı, sarstı falan diyemem ama yeteri kadar etkiledi. İki günde on beş bölümü devirdik, şimdi de hemen yanı başımda izlemediğim beş bölümün daha DVD'si duruyor. Dizi bizim dizi kültürümüzden oldukça farklı, bir kahraman ve çevresindeki ezik-aksak kişiliklerden oluşmuyor: Fazlasıyla gerçekçi ve hayata dair. Malumuz ihtiraslar, hırslar, tutkulu aşklar ve çok daha fazlası...

Diziyi izlerken sosyal bilim okuyan herkesin bu diziyi izlemesi gerektiğini düşündüm. İnsanların yeni bir hayata başlamalarını, ortalıkta para yokken mübadelenin nasıl yapıldığını ve iş bölümünün zamanla nasıl geliştiğini dizinin sahnelerinde çok güzel gördüm. Otoritenin, liderliğin ve çok daha fazlasının yansımalarını seyrettim.. Bu noktada aklıma hoş bir fikir gerdi, sosyal bilimleri bir filmler dizisi aracılığıyla insanlara çok güzel anlatabiriz! Özellikle bunu üniversitelerde uygulayabiliriz: Lost veya bu noktada daha fazla işimize yarayabilecek bir dizinin sosyal açıdan dökümünün yapılması bence mükemmel bir uygulama olacaktır. Hem kalıcı, hem de fazlasıyla eğlenceli!

Olumsuz eleştirilere gelecek olursak, ne yazık ki yok değiller: Hatta biraz fazlacalar. Mesela ben bindiğim hiçbir uçakta bu kadar güzel kızı ve bir o kadar da yakışıklı çocuğu bir arada görmedim. Tanıdığım kadarıyla da insanlar böylesine bir kazanın üzerine, yerde cesetler yatarken böylesine rahat bir psikolojide olamazlar: Mesela "sarışın aptal" rolündeki kızımız gibi güneş yağı, parmak arası plaj terlikleri ve havlusuyla bir güzel güneşlenemez.. Ayrıca bildiğim kadarıyla hiçbir uçakta kocaman bir balta bulamazsınız, oysa kahramanlarımızın odun kestikleri çok güzel bir baltaları var.. Gerçekçi bakacak ve her sahneyi zihnin süzgecinden geçireceksek pek çok yanlış görme imkanımız var. Ama bence zamanı değil; cipsimi yer kolamı yudumlarken fena gitmiyor Lost.. Eskiden nasıl Rambo'nun kaç adam öldürdüğü perdenin alt köşesinde sıralanıyorsa, bugün de Lost sıralıyor birşeyleri: Kötü olan gerçeklikle pek yüzleşmemesi, iyi olan her geçen zamanda Batı sinemasının gerçekliğe yaklaşması..

Demokrasi Hata Vermekten Başka Bir İşlev Göremiyor!!!

tbmm Daha ilkokul sıralarında mini mini birken sosyal bilgiler ders kitabımızda tanıştık "demokrasi"yle. Tanımını ezberledik, daha sonra sınav kağıdına doldurduk demokrasi hakkında bildiklerimizi. Ardından ortaokul ve lise hayatımız geldi ve biz hala dolduruyorduk sınav kağıtlarını "Demokrasi nedir?" sorusuna karşılık...

Bugün hala öğrenmeye çalışıyoruz "Demokrasi" kavramının anlamını; ezberliyoruz, ezberletiliyoruz belki de... Nedir bu demokrasi edebiyatı yapacak durumda görmüyorum kendimi, demokrasi bu kadar hata verirken "Demokrasi Nedir?"den daha önce sorulması gereken sorular olduğuna inanıyorum. Çünkü; demokrasi habire hata veriyor...

Neden hata veriyor noktasına gelirsek, ki ben bu noktaya gelmeye çalışıyorum iki paragraftan bu yana, bunun açıklaması çok basit: Topluca cahiliz! Bu kadar çarpık eğitim sistemi olan bir sistemde demokrasinin hata vermemesi ne mümkün? Kızmayın şimdi bana, sadece düşünün: 80 yıllık cumhuriyetin sonucu elimizdeki eğitim istatistlikleri Türkiye'nin eğitilmişlik ortalamasının ilkokul dördüncü sınıf olduğunu belirtiyor! Yani bu ülkede yapılan politikalar, sunulan politik hedefler ilkokul dördüncü sınıf seviyesine indirgenmek zorunda kalıyor! İlkokul dördüncü sınıf seviyesinde yapılan politikalar da doğal olarak hatalar veriyor, bizlere çok şey kaybettiriyor!

Bu noktada çözüm yolları pek kolay ve açık görünmüyor, ne yazık ki... Demokrasi olmasın da bu olsun demek o kadar kolay değil, en azından demokrasinin yerini doldurmak çok kolay değil. Peki yapılması gereken nedir? Yapılması gerken sistemli bir eğitim politikası hazırlamak ve Türkiye'yi ilkokul dördüncü sınıf ütopyalardından kurtarmak!!! Bunu yapmak zaruri, aksi halde bu devletin başında ilkokul dördüncü sınıf zekasında yöneticiler olacak veya öyle görünmek durumunda kalacak yöneticiler... Ya eğiteceğiz, ya da onların karanlığı bizleri de içine alacak... John F. Kennedy bu noktayı çok güzel ortya koyuyor: "Demokrasilerde bir seçmenin cehaleti bütün halkın güvenliği için tehlikelidir." Daha fazla söze lüzum yok sanıyorum...

Tüm İnsanlığın Çıldırmış Olma İhtimali ve Eski Bir Çin Efsanesi

savaş Daha blog yazmaya başlamamışken, internette okumaya bloca vaktim oluyordu. Sık sık ziyaret ettiğim haber kanalları, kişisel web siteleri ve bloglar vardı. O zamanlar sık sık Emre Kongar'ın kişisel web sitesini, www.kongar.org, ziyaret eder medya notlarına göz gezdirir ve aydınlanma yazılarını okurdum. O zamanlar Emre Kongar bir Çin gezisi yapmıştı ve izlenimlerini malumunuz web sayfasında yayınlamıştı. O günden aklıma çok güzel bir efsane kaldı ve bugün sizlerle öncelikle bu güzel Çin efsanesini paylaşmak istiyorum:

Müneccimleri İmparatora yedi gün yedi gece sağanak yağmur yağacağını, suların her tarafı kaplayacağını ve büyük bir tufan olacağını, bu yağmur suyundan içen herkesin aklını kaçıracağını söyler. İmparator bunun üzerine büyük su kazanları yaptırır ve içlerini suyla doldurur. Tufandan sonra, sarayda yaşayanlar sadece bu sudan içer. Halkı ise artık bütünüyle tufandan sonraki suyu içtiği için aklını kaçırmıştır. Bir süre sonra, saraydaki sular azalmaya başlar ve İmparator kendisinden başka kimsenin depolanan sudan içmesine izin vermez. İmparatorun çevresindekiler de çıldırır. Halkı ve bütün adamları çıldırmış olan İmparator, sonunda herkesin deli olduğu bir dünyada tek akıllı kalmaya dayanamaz, "Getirin şu sudan bir bardak da ben içeyim" der. Ve rivayet edilir ki o günden sonra bütün dünya çıldırmıştır ama herkes deli olduğu için kimse bunun farkında değildir.

Efsanededeki önermenin aksini ispatlamak pek mümkün değil. Sonuçta hiçbir çıldırmış, çıldırmış olduğunu kabul etmez. Bu noktada topluca çıldırmadığımıza nasıl emin olabiliriz? Geçen gün Altan Erkekli, Beşiktaş Kültür Merkezi'nin televizyonda yayınlanan bir oyununda "Eğer herkes aksayarak yürüseydi, aksamayanlara sakat diyecektik..." gibisinden çok güzel bir laf etti. Nedense topluma yaygın olanı normal saymak gibi bir zaafiyetimiz var, oysaki normalin bundan çok daha farklı olması gerektiğini Irak'a düşen her bombada, Afrika'da açlıktan yiğtip giden her canda bir kez daha görmemiz gerekiyor. Dünyayı Google Eart'te yaptığınız gibi elinize alıp bir oraya bir buraya çevirecek olsanız, o genel bakış açısıyla insanı nasıl çıldırmamış kabul edebilirsiniz? Çıldırmışız dostlar, çıldırmışız. Çıldırmamış olsaydık bu dünya bugün olduğundan çok daha yaşanılır olurdu...

İnternette İnsan Kalabilmek ve Ahlak

itmek Yaz tatili münasebetiyle şu son bir iki aydır internetle fazlasıyla içli dışlı oldum. Bundan önceleri de bu kadar sık olmasa da internet münasebetlerim olmuştu ama bu sefer diğerlerinden farklı olarak kendimce bir saptama yaptım: İnsanlar internette kendilerini kaybediyor ve egolarını tatmin etmek için birşeyler karalıyorlar. Bu elbette herkes için geçerli olmasa da son bir iki haftadır forumlarda ve çeşitli paylaşım sitelerinde gördüğüm seviyesizlikler beni yanlış genellemeler yapmaya fazlasıyla zorladı. Dün uzunca bir süre bunları düşündüm ve artık forumlarda yazı yazmamaya karar verdim.

Forumlarda üç dört yıl öncesinde ciddi tartışmalara girmiş ve bu tartışmalar sonucu entellektüel bilgi dağarcığımı oldukça genişletmiştim oysaki. Bu gün de aynı arzuyla pek çok forum gezsem de açıkçası çok azı beni tatmin edebiliyor. Dedim ya insanlar artık birşeyler öğrenebilir miyim derdinde değil, bak ben ne biliyorum sana göstereyim derdindeler.

Gelinen bu noktada içim sıkılıyor. İnsanlara karşı tepkiliyim, insanın eksik bir yaratık olduğunu düşünmeye başladım. Her geçen gün bu düşüncem daha da belirginleşiyor ve üzülerek bu düşüncenin doğruluğunu görüyorum. Bu noktada sadece düşünmekle kalmıyor, bol bol da okuyorum. Okudukça daha fazla düşünüyor ve insanlardan daha fazla uzaklaşmak istiyorum.

Şiddeti bu kadar benimsemiş bir toplumda yaşamak çok zorluyor beni. İnsanlar ahlak bekçiliğine soyunuyorlar ama insanlığın büyük bir çoğunlu ahlak yoksunu! Kendimi bildim bileli Afrika'da insanlar açlıktan ölür, Ortadoğu savaşlarla boğuşur, sokaklarda evsiz insanlardan geçilmez, Güneydoğu'da PKK can almaya devam eder, gencecik kızlar babaları yaşındaki adamlara pazarlanır, insanların emeklerinin karşılığı tam olarak verilmez...

İnsanlık olarak bir durup düşünmenin zamanı geldi de geçti bile. Biz ne yapıyoruz diye kendimize sormalıyız artık? Ahlak nedir ve biz ne kadar ahlaklıyız, bu soruları masaya yatırmalıyız.

Ve en önemlisi karşımızdaki insana saygı duymalı, onunla çatışmak yerine onunla bir sinerji oluşturmaya çalışmalıyız. Aksi halde hepimiz resimdeki gibi çekip gitmeye mecbur kalacağız bu yaşanası dünyadan...

Not: Yazımda kullandığım resimin asıl kaynağını maalesef bulamadım, dolayısıyla sizlerle paylaşamayacağım...

Bloglarda Kopyala/Yapıştır Salgını!?

Bloglar insanaların kendisine ait olanı, düşüncelerini veya eserlerini paylaşmaları için büyük bir imkan sağladı; insanımız artık düşüncelerini rahatlıkla paylaşacak bir ortama kavuştu derken bloglarımız amansız bir salgın sonucu foknksiyonlarını büyük oranda yiğtirdi. Diogenes'in gündüz vakti fenerle insan aması gibi bizler de blog gibi blog arayışındayız. Kopyala/Yapıştır mantığı o kadar egemen hale gelmiş ki sanki her blog birbirinin tıpkısı.

Bu noktada sosyal ve kültürel saptamalar da yapmak mümkün. Öncelikle karşımızda duran bu kopyala/yapıştır durumu; insanımızın hala yeteri kadar düşünemediğini, ortaya birşeyler koymakta zorlandığını gözler önüne seriyor. Bu kadar güzel ve zengin bir coğrafyada insanımızın düşünsel dünyasının böylesine vasat ve fakir olması, bilinçli her yurttaşı kaygılandırmalıdır. Bu durum Türkiye'nin hukukundan tutalım da yönetimine kadar her kademede aleyhimize işlemektedir: birşeyleri hazır olarak alıp kanıksamaya öylesine alışmışız ki bizde bize ait olan birşey kalmamış...

Şükür ki atalarımız bizden daha güzel şeyler ortaya çıkartabilmişler. Zamanında ne güzel söylemişler; ne ekersen onu biçersin, diye. Gerçekten de öyle; bu gün dün ektiklerimizi biçiyoruz, hatta birşey ekemediğimiz için koca tarlada biçecek ot arıyoruz. Türkiye'de kitap okuma oranı yalnızca %4.5! Japonya'da bir yılda 4 milyar 200 milyon kitap basılırken, Türkiye'de bu sayı 23 milyon 386. Yani Türkiye'de bir yılda basılan kitap, Japonya'da neredeyse bir günde basılıyor. 

İşin daha tuhaf tarafı ilerleyeceğimize geriliyoruz, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki ivme gün geçtikçe düşüyor. Ne yazık ki o zamanlar binbir zorluklar içerisinde yaptıklarımızı, bu gün oldukça geniş imkanlar içerisinde olmamıza rağmen yapamıyoruz. Türkiye'de üniversite bitirenlerin sayısı son yıllarda on dört kat arttığı halde, kitap okuyanların sayısı 1965 yılındaki oranın onda birine geriledi! Yani nicelik olarak ilerliyor görünsek de nitelik konusunda oldukça gerilediğimiz ortaya çıkıyor.

Bu tablolar önümüzde serilmiş dururken, bloglarda neden kopyala/yapıştır salgını başladı demek abes kaçıyor, dosrusu. Atalarımızın dediği gibi ne ektiysek onu biçiyoruz/biçemiyoruz! Cumhuriyetin başlarında ulu önderin ve çevresindekilerin o zor koşullarda yakaladıkları ivmeyi aşmak bir yana muhafaza dahi edememişiz. Bu noktada insanımızı suçlamak da bir yanılgı aslında; insanımızı okuyor yazıyor diye hapianelerde işkence odalarında çürütenlerde, büyük değerlerimize anadolu topraklarını yasak edenlerde de suç aramalıyız... (Anladınız siz onu!)

Not:Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim Raporu'ndan yararlanılmıştır.

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.