Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

11 tane "türk" etiketli yazı bulundu (sayfa 1)"türk" tagli diger ogeler resimler , videolar

Yaşanmamış 15 Hayat..

sehit-1 10 Ekim 2007 tarihinde yazmışım, bugün tekrar yazma gereği duyuyorum.. Değişen hiçbirşeyin olmadığını görmenin acısıyla:

Yine ölmüş bizim çocuklar, bu toprakların çocukları. İnsan üzülüyor; haberlerini okuyunca, yaşayamayacaklarını düşündükçe...

19 yaşımdayım, onlarla aşağı yukarı aynı yaşta sayılırım. Yüzlerine baktım da, hepsi birer çocuk! Hepsi birer ölü! Ne büyük bir tezat, ne büyük bir acı...

Geleceğimi düşünüyorum, beş yıl sonrasını, on yıl sonrasını; hatta arada bir doğacak olan torunlarımı düşündüğüm de oluyor... Onlar da düşündüler, onlar da hayaller kurup planlar yaptılar; geleceğini umdukları güzel günlere dair...

Yazık, gelmedi o güzel günler! Yandan yemiş sosyalist görüşlü bir örgütün ABD yapımı ve yetiştirmesi militanlarının, ABD yapımı silahlarıyla silindi tüm o güzel hayaller...

Üzül biraz ey halkım, o çocukların eline annelerinin ve kızkardeşlerinin teninden başka kadın teni değmedi! O çocuklarının bir çoğu hayat nedir, zevk nedir, mutluluk nedir bilemeden gittiler...

Üzülme erdemini göster ey halkım!!! Yiğtip giden canlara bir dur demeyi bil ey halkım!!! O çocukların yaşayamadakları günlerin hakkını ver ey halkım...

Abdullah Gül, Ermenistan Yolcusu..

Abdullah Gül Geçen haftalarda Ermenistan'la Türkiye'nin ümit milli takımları bir maç yaptı. Futbola hiç ilgim olmamasına rağmen denk gelmişken, maçın açılışını izledim. Çünkü birşeyi merak ediyordum, Ermeni taraftarların İstiklal Marşı okunurken neler yapacağını görmek istiyordum. Öncelikle bizim marşımız okundu ve fonda ıslıklar, bağrışmalar duyuldu. Buna çok bozuldum. Her ne olursa olsun oradaki taraftarlardan saygı beklemiştim.

Sonrasında ise Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan'dan bir davet geldi Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e; Sarkisyan, Abdullah Gül'ü Ermenistan'a milli maçı birlikte izlemeye çağırdı. Şimdi herkes bu davetin kabul edilip edilmemesi üzerine teoriler üretiyor. Edersek vatan elden gidiyor, etmezsek de duvarlarla çevrili bir Türkiye olacağımız propagansı yapılıyor.

İşin açıkçası, öncesindeki deneyimlerimi göz önüne alarak maç sırasında hoş olmayacak durumlar oluşacaktır sanıyorum. Bizi zor durumda bırakacak pankartlar açılabilir ve bu bizim adımıza hiç hoş olmaz. Tüm bunlara karşın, ben yine de diyalogtan yanayım. Belki, "Abdullah Gül ne olursa olsun Ermenistan'a gitmelidir!" diyemem ama gitmese bile ileride bir diyalog oluşturmalıdır.

Daha önce de belirttiğim gibi bunu en üst makamlar yoluyla yapmasak bile gençler olarak bizler yapmalıyız. Belki Abdullah Gül'ün diyalogları konumu itibariyle politik ve diplomatik kaygılarla şekillenmek durumunda kalabilir. Oysaki biz gençlerin diyalogları sadece insanı kaygılarla şekillenecektir. Bu noktada belki bu görev Abdullah Gül'den çok bizlerin.. Cebimde yeteri kadar para olsa, doldururum üniversite gençlerini uçaklara, Ermenistan'a milli maça götürürüm. Belki böyle yıkılabilir, o yıkılmaz sanılan tabular..

Türkiye'yi Nasıl Buldunuz?

Çılgın Türkiye Şu son günlerde, siz de farkındasınızdır, Yalçın Küçük'le hiç olmadığım kadar içli dışlıyım. Bunun sebebi Aforizmalar'ını almış olmam ve dikkatle okumam. O kadar malzeme dolu ve zihin açıcı bir kitap ki herkese şiddetle öneriyorum..

Kitabın Edebiyat ve Felsefe bölümünde Türkiye'ye dair şu saptama oldukça ilgimi çekti: "Ben Türk aydını kadar kendisinin olmayana benzemek ve düşmanı da dahil karşısındakine kendisini beğendirmek için çaba harcayan başa bir küme tanımıyorum. / Her gelen yabancıya ilk söz olarak 'Türkiye'yi nasıl buldunuz' ve eğer erkekse, Türk kadınları ya da kadınsa Türk erkeklerini güzel bulup bulmadıklarını sormak artık bir Türklük kanıtı haline gelmiştir; Türkler ve aydınları bu soruların aşağılayıcı rengini bile göremiyorlar."

Sizce de haklı değil mi Yalçın Küçük? Üç kuruşluk değeri olmayan popüler kültür ikonlarına dahi kendimizin iyi olup olmadığını sormak, kendimizi onlara yargılatmak bir aşağılık kompleksi değil de ne? Artık buna bir son vermeliyiz, yurdum insanı kendisine olan güvenini başkalarının ağzından çıkacak iki üç kelimeye bağlamamalı.. Onlar ne derse desinler, kendisine güvenmeli bu halk..

Ah Şu Ermenistan - II

Erivan Havaalanı En son Arto Boyacıyan'da kalmıştık, kendisinin Ermenilerle ortak bir kaderi paylaştığımızı anlatan şu satırlarını yazmıştım: "Ama şurada, hemen Erivan'ın dışında bir nükleer santral var. Patladı mı ne Ermeni kalır ne Türk.." Gerçekten de öyle, aynı topraklarda yaşayan insanların kaderi de çoğu zaman benzer oluyor..

Neyse, biz Ermenistan'ı tanımaya dönelim şimdi. Kitapta, oldukça ilginç bir ayrıntı gözüme çarptı: Ermenistan'ın bir Donanma Bandosu var. Bunda ne var demeyin, çünkü Ermenistan bir kara ülkesi, Ermenistan'da deniz yok.. Ama ilginç bir şekilde Ermenistan Donanma Bandosu var..

Göze çarpan bir diğer nokta da Ermenilerin sanata, özellikle de heykel ve edebiyata düşkünlüğü. Bu ilgi büyük boyutlarda, bunu Silva Gabudikyan'ın ağzından dökülmüş şu sözlerde görebiliyoruz: "Ama biz acı ile yaşamıyoruz sadece. Dünyanın, insanlık tarihinin iyiliklerini de önemsiyoruz. Burası iki yüz yıl önce Shakespeare çevirmiş, okumuş bir ülke! Bu, birşey demektir, önemli birşey demektir."

Ermenistan hakkında yazılacak yüzlerce paragraf daha var ama bunları yazacak ne yerim ne de zamanım var. Onları hiç ama hiç bilmiyoruz, bunu anlatmak amacıyla yazdım yazdıklarımı da.. Ece Temelkuran'ın da dediği gibi maalesef "En yakınımızdakilerdir bizim en uzak komşularımız.." Bunu değiştirme gücü bence gençlerde.. Bunu ne devlet politikaları ne de politikacılar değiştirebilir, bunu değiştirecek tek güç Türk ve Ermeni gençleri.. Bu noktada Ermeni blog yazarlarına ulaşma imkanımız olsaydı keşke, birlikte birşeyler yapabilseydik onlarla..

Ah Şu Ermenistan - I

Ermenistan Ermenistan; bize bir o kadar yakın ve bir o kadar da uzak.. Evet, hemen yanıbaşımızda belki ama aynı zamanda ulaşamayacağımız kadar da uzağımızda.. Bunu Ece Temelkuran benden çok daha açıklayıcı ve edebi sunmuş. Diyor ki; "En yakınımızdakilerdir bizim en uzak komşularımız.." Gerçekten de öyle değil mi? Ne biliyoruz hemen yanıbaşımızdaki Ermenistan ve Ermeniler hakkında? Eminim okyanus ötesindeki bir Brezilya'ya dair bilgilerimiz Ermenistan'dan çok daha fazladır.. Ermeni bir üniversite öğrencisi, Phil Gamelian'ın bir saptamsı bu noktada son derece haklı: "Ermeniler sürekli olarak Türkler hakkında konuşur, düşünür ve yazar. Ama Türkler, Ermeniler hakkında hiç konuşmuyor."

Bu noktada Ermenistan hakkında, Ermenistan'ın önde gelen isimlerinin Ece Temelkuran'la yaptıkları söyleşiler biraz olsun aramızdaki sis perdesini aralar sanıyorum. Örneğin Levon Ananyan'ın şu sözleri Ermenistan'ın sanat ve kültür hayatı hakkında oldukça açıklayıcı: "Bizim halkımız çok okuyan bir halktır. Ama serbest pazar ekonomisi her şeyi değiştiriyor elbette. Sovyet Ermenistan'ında şiir kitapları 40, romanlar 60 bin adet basılırdı. Telif ücretleri çok yüksekti. Ama bağımsızlıktan sonra devlet desteği çekilince yazarlar kendilerini finanse edecek insanlar aradılar. O finansman da şartlı geliyor. Bu yüzden bazen romanların üzerinde finanse eden otelin resmini ya da sponsor ne istiyorsa onu görebiliyorsunuz. Bu ülke yoksulluk yüzünden insanları tarafından terk edilen bir ülke. Ama biz hala okyanuslar için yazıyoruz."

Ermenistan'ın milli şairleri arasında sayılan ve Nazım Hikmet'le de dostluğu olan Silva Gabudikyan ise şunları söylüyor Ece Temelkuran'a: "Siz çok zor bir zamanda geldiniz küçük hanım. Bu ülke bütün bir yaşama sistemini değiştirdi. Ardından çok canımızı yakan Karabağ savaşı geldi. Sonra 1988'deki deprem... Elli bin kişi öldü, ülkenin yarısı yıkıldı. Kapalı sınırlar yüzünden yardım gecikti. Bağımsızlık ilan edildiği gün, bütün bu sıkıntıların on beş yıl süreceğini hiç kimse düşünmemişti. Biz küçükhanım, dört yıl elektriksiz yaşadık. Bu ülke, dört yıl mum ışığında yaşadı. Giysileriyle yatıp kalktı bütün halk. Ülkenin dörtte biri göç etti. Siz küçükhanım, işte böyle şeyler yaşamış bir halkın ruhunu anlamaya çalışıyorsunuz."

Ermenistan ise ortak bir coğrafyada, ortak bir kaderi yaşıyoruz. Oysaki ben yukarıdaki satırları okuyuncaya kadar, bu konuda pek de bilgi sahibi sayılmazdım. Oysa biz aynı toprağın ekmeğini yiyoruz. Arto Boyacıyan bunu çok güzel ortaya koyuyor: "Ama şurada, hemen Erivan'ın dışında bir nükleer santral var. Patladı mı ne Ermeni kalır ne Türk." (Ah Şu Ermenistan - II yakında..)

Güngören'den Sonra Kerkük.. Peki Sırada Ne Var?

Kerkük Güngören'deki saldırının üzerinden daha bir gün bile geçmemişken Kerkük'te bir terör saldırısı düzenleniyor. Kerkük'teki saldırının bilançosu şu an için 11 ölü, 54 yaralı.. Saldırı protesto gösterisi yapan Kürt gruplara yönelik olarak yapılıyor. Yani, bu saldırıyı tasarlayan kişiler hedefte Kürt halkı olduğu izlenimi uyandırmak istiyor. Türkmenlerin en yoğun olduğu yerde, hedefte Kürlerin olması da bir yerlere mesaj yolluyor..

Güngören'deki ve Kerkük'teki patlamaları birbirinden ayrı görmek şu an için pek mümkün değil. İnsan her iki olaya ve zamanlamaya bakınca iki işin de aynı elden çıktığını rahatlıkla düşünebiliyor. Amaç bu toprakları karıştırmak.. Senaryo ise çok basit: İstanbul'da bomba patlat Kürt halkına yık; Kerkük'te bomba patlat Türk halkına yık.. İşte bu kadar basit bir senaryo yazmışlar ve oynuyorlar. İstedikleri ise bu seneryoya Kürt ve Türk kardeşlerimin de dahil olması.. Sonrası mı? Sonrası kan ve barut..

Bu senoryoyu uzunca yıllar oynadılar, bugün de oynuyorlar. Muhtemelen yarınlarda da oynayacaklar. Oysaki anlamadıkları birşey var, bu iki halk yüzyıllardır aynı Allah'a ibadet etmiş, aynı topraklardan çıkan ekmeği yemiş.. Bu toprağın insanı Kürt müdür Türk müdür diye ayırt etmeden seçmiş hayat arkadaşını.. Bu toprakta on binlerce aile kurulmuş Kürt ile Türk aşkından.. işte hesaba katmadıkları şey bu, hesaba katmadıkları şey bu topraklarda Kürtlerin ve Türklerin ortak bir kaderi yaşadığı..

Senaryoları çok basit, ama bu toprağın inanı bu kadar basit değil.. Bu oyuna gelmezler, bu oyunun bir parçası olmazlar..

Sağ-Sol, Alevi-Sunni, Kürt-Türk, Laik-İslamcı ve İnsan!

Ne kadar da çok bölünmüşüz, ya da ne kadar da çok bölmüşler bizleri.. Bugün de bölüyorlar, şimdi Laik ve İslamcı ayrımını kullanıyorlar; yakında bir yenisini daha bulacaklardır muhtemelen. Bizler ise yarınlarda da bölünmeye devam edeceğiz, en azından görünen bu.. Yarınlarda da cepheleşme tehlikesi kuvvetle muhtemel, çünkü biz tarihten ders almayı bilmeyen bir milletiz..

Büyük ağabeylerin (Zamanında ABD ile SSCB) çıkar çatışması içinde ezilen, yitip giden canlar insanımızın aklını hala başına getiremedi. Ne yazıktır ki insanım bugün de birbiriyle kavgalı. Oysa bu kavganın önderi olan insanlar hiç de kanlı bıçaklı değiller. Daha geçen haftalarda Fatih Altaylı'dan öğrendik: Darbe günlüklerini yazmakla itham edilen Org. Özden Örnek'in oğlunun AKP'ye yakınlığıyla bilinen firmalarda çalıştığını..

Bu dün de böyleydi bugün de böyle. Ama yurdum insanı unutmayı tercih ettiği için, çoğu zaman geçmişe dair çıkarımlar yapamıyor. Oysa Soner Yalçın'ın Reis'indeki şu satırlar geçmişte yaşanan kavganın gerçek boyutlarını çok güzel ortaya koyuyor: "Solcu babalar ile Ülkücü babalar nedense hiç kavga etmiyorlardı. Hatta bazıları ikili bile oynuyordu. Alparslan Türkeş'le görüştüğü için, "solcu baba" Dündar Kılıç'ın bürosu solcular tarafından kurşunlanmıştı. (...) İşin tuhafı Ülkücülerle ilişkisi herkesçe bilinen Oflu İsmail, solculara yakın Dündar Kılıç'ın eniştesiydi. Hadi "babaların" ikili oynamasını anlayabiliriz, ama, Çorum Sungurlu MHP İlçe Başkanı Şakir Babuç'un Dev-Yol'a silah satarken yakalanmasını nasıl değerlendireceksiniz?"

Dünya Kocaman Bir Hikaye, Bizler ise Birer Kurban..

dostluk Ece Temelkuran yazmış, Ağrı'nın Derinliği'nde: "Dünya kocaman bir hikayedir. O hikayenin neresine düşer senin varlığın, herhalde bu meraktır insanı geçmişe baktıran." Hepimiz bu hikayede bir rol kapma telaşındayız ve hatta birileri bizlere roller verme telaşında.. Kimimiz Türk oluyoruz hikaye içerisinde, kimimiz Ermeni ya da Kürt.. Sonradan hikayeye göre yaşıyoruz hayatlarımızı.. Bir zamanlar insanların yazdığı o hikaye, bugün insanların hayatlarını yazıyor.. Eğer hikaye içerisindeki Ermeni isek hayatı ve Türkleri 1915 çerçevesinden görüyoruz, yok eğer hikaye içerisindeki Türk isek hayata ve Rumlara "Düşman Rum" çerçevesinden bakabiliyoruz yanlızca..

Bu hikayenin bir parçası olmak ve bu hikayeyi değiştirmeye kalkmak ise çok büyük acılar yaşatabiliyor insana.. Ece Temelkuran'a bırakıyorum sözü: "Çünkü dedim ya, dünya büyük bir hikaye. Size anlatılmış bir hikaye. Bir dua gibi ezberliyoruz onu hepimiz. Tıpkı anlamadan okuduğumuz dualar gibi, ayıklamadan... Çünkü... Bilirsiniz duaları değiştirenlere ne yaparlar. Bütün dualardan mahrum bırakılır ölüleri... Belki ölülerin canını acıtmaz bu, ama geride kalanlar anlar öte tarafa tek başına gideceklerini. Dünya böyle korkutur insanı; duaları, hikayeleri diğiştirirse yalnız öleceğini belleterek."

Bugün hepimiz öyle ya da böyle bir hikayenin parçalarıyız. Bu hikayelere ailelerimiz, toplumumuz ve en sistemli şekilde devletimiz tarafından dahil edildik.. Sırf bu hikayedeki bir karakteriz diye dünyada yüzlerini bile bilmediğimiz milyonlarca düşmanımız olduğuna inandık. Evet, onlar da inandılar.. Onlar da sayıyorlar bizi "en büyük düşman".. Ama düşünce bir, aklı selim, insan anlıyor tüm bu hikayelerin dostuk ve kardeşlik yanında önemsiz olduğunu.. İnsan sarılmak istiyor, bunca yıldır "en büyük düşman" bildiği ama onunla aynı topraklara aynı kültüre ait olduğunu bilmediği insanlara; bir Ermeni'ye ya da bir Rum'a..

"Türk Dünyasının Ölmez Lideri Haydar Aliyev?!"

Haydar Aliyev Haydar Aliyev, bilindik bir isim. Başlıktaki gibi "Türk dünyasının ölmez lideri" olarak sıfatlandırılıyor ve bu sebepten de yukarıdaki başlık Türkiye'de ulusal bir yayın organında manşetten veriliyor. Genel anlamda bizim için Mustafa Kemal ne ise Azeri Türkleri için de Haydar Aliyev o anlama geliyor. Bir baba, bir kurtarıcı olarak değerlendiriliyor..

Şu son zamanlara kadar Haydar Aliyev noktasında, derinlemesine bir bilgi birikimim yoktu. Geçen haftalarda önemli bir sohbet sırasında, bilgi birikimine oldukça güvendiğim bir isim tarafından oldukça şaşırtıcı sözler duydum. Duyduğum şey, daha önce duymamışsanız, eminim sizi de en az benim kadar şaşırtacaktır. Neydi, duyduklarım?  Haydar Aliyev'in sandığımın aksine Türk kökenli olmadığını, baba tarafından Kürt, (daha sonra başka bir kaynaktan öğrendiğim üzere) anne tarafından da Ermeni bir aileden geldiğiydi.

Daha sonra yaptığım araştırmalarda ise daha da çarpıcı bilgiler edindim. Örneğin, Haydar Aliyev'in yakın korumlarının büyük oranda Kürtler arasından seçilmesi, çevresindeki isimlerin genellikle Kürt olması hem söz konusu iddiaları güçlendirdi ve hem de beni daha fazla şaşkınlığa uğrattı. Aliyev'in etnik yapısı elbette, onu değerlendirme noktasında en ufak bir kıstas bile olamaz. Kendisi hangi etnik kökene dayanırsa dayansın, sadece yaptıkları noktasında değerlendirilir. Bu noktada onun etnik kökeni ile onu yüceltmek ya da aşağılamak gibi bir gaye içinde olduğum yanılgısına düşülmesi beni çok üzer. Yapmak istediğim, beni oldukça şaşırtan bu bilgiyi sizlerle paylaşmak ve doğruluğunu tartışmaktır.

Bu bilgilerin değerlendirilmesi kişiden kişiye değişir. Ben tüm bu bilgileri, aslında hiçbir şeyin etnik kökenle alakadar olmadığı ve herşeyin ortak paydalarda buluşmakla ortaya çıktığına olan inancım noktasında değerlendiriyorum. Kafatascçlık yapan birilerinin, birgün kendi kafalarının tasını da ölçmelerini diliyorum.. Daha geçen yıllarda Nihal Atsız'ın kafasının Türk kafa yapısıyla alakasız olduğunu öğrenmiştim, bugün de kaderde Haydar Aliyev varmış. Birileri bunların üzerine düşünmeli, uzun uzun..

Türk! Öğün. Çalış. Güven.

üvenpark Ulu önder söylemiş vakti zamanında. Bugün de hala önemini ve güncelliğini koruyan bir söz "Türk! Öğün. Çalı. Güven." Çıkartacağınız anlam, alacağınız ders aşikar; yalnız gizli kalmış bir iki nokta dışında..

Bilmem, siz de bu sözü ilk duyduğunuzda garipsediniz mi? Ben garipsemiştim, daha doğrusu bir insanın çalışmadan kendisiyle övünmesine bir anlam verememiştim. Hatta bu sözün "Türk! Çalış. Öğün. Güven." olarak düzeltilesi gerektiğini bile düşünmüşlüğüm olmuştu zamanında :)) Bugün geldiğim noktada ulu önderi çok iyi anlıyorum. Ne demek istediğini, bu sözün altında hangi amacın yattığını?

Bugün bu söze en az dün olduğu kadar ihtiyacımız var! Mustafa Kemal, Türk'ün öncelikle kendisiyle övünmesini istemişti. Kendisine güvenmesini. Bu sebepten çok söz söyledi, "Türk Milleti Zekidir!" gibi.. Tüm bunları Türk milletinin kendine olan özgüven eksikliğini yıkmak, Türk milletini edilgen bir konumdan etken bir konuma yükseltmek için yaptı. Bugün hala çalışmaya başlamak için önümüzde duran en büyük engel halkın kendisiyle övünmemesi, hatta kendisini eksik görmesi. Artık aklı başında kimse "Tapınak Şovalyeciliği", "ABD tırsaklığı" yapmasın! Dünyada uluslararası politikaya yön veren güç insan, ve bizler de insanız! Bu noktada kimseden eksiğimiz yok ama bunun farkına bir türlü varamadık, Mustafa Kemal bile bu farkındalığı tüm yurda maalsef yayamadı..

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.