Yaftalamadan Düşünmek! Türkiye'de mi? Hadi Canım..
Zaman Gazetesinin "Yaftalamadan düşünün!" sloganı bir zamanlar oldukça ilgi toplamıştı. Hatta bu ilginin hala sürdüğünü söyleyebilirim, hala duyuyorum bu sloganı. Peki, nedir yaftalamadan düşünmek? Öncesinde "yafta" nedir?
Yafta, "etiket" anlamına geliyor. Yaftalamak da, haliyle etiketlemek.. Yaftalayarak düşünmek ise önyargılarla düşünmek anlamına geliyor.. Zaman gazetesi diyor ki, insanlara etiketler takmadan düşünün! İnsanları etiketlemeyin..
Tüm bunlara karşın Türkiye'de bir yaftalama kültürüdür, almış başını gidiyor. Örneğin Zaman gazetesi bile bu kültürün bayraktarlığını yaparak büyük bir ironiye imza atıyor! Zaman'da köşe yazan Ali Bulaç'ın Metallica dinleyicilerine dair şu yaftalamaları herşeyi ortaya koyuyor: "Bu laik, ateist, agnostik, aczmendi müsveddelerinin.."
İnternette de yaftalama kültürü fazlasıyla etkin. Örneğin Uludağ Sözlük'te aynı gün içinde şeriatçı, bölücü ve biraz sonra da darbeci olarak yaftalanabilirsiniz. Çok uğraşmanıza da gerek yoktur, sadece kendi fikirlerinizi söylemeniz yeterlidir bunun için. Blogosferde de durum farklı sayılmaz! Nitekim bena dair birçok yafta ortalarda dolaşmakta..
Sözün özü artık yaftalarımızı bir kenara koyarak, esas meseleleri konuşmamızın zamanının geldiğini düşünüyorum. Aksi halde sağlıklı sonuçlar alınacağını sanmıyorum..
AK Parti, AKP'ye Karşı!
Türkiye'de insanlar işsiz güçsüz ve belki de aç.. Buna rağmen tüm bu sefalet medyada pek de yer bulamıyor. Medya tüm bunların üzerini örtüyor ve sunni gündem yaratıyor. İşsizliğin bunca yükseldiği bir dönemde tartıştığımız şeylere bir bakın.. Ciddi ciddi devlet adamları oturmuşlar, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin kısa adını tartışıyorlar. Yok efendim AKP miymiş, yoksa AK Parti miymiş? Allah aşkına, başka bir derdiniz mi kalmadı?
İşi o kadar abarttılar ki, her iki kısaltma da bir siyasal kimlik kazandı. AKP derseniz muhalif, AK Parti derseniz destekçi durumuna düşüyorsunuz. Böyle bir saçmalık olabilir mi?
Ben bugüne kadar AKP kısaltmasını kullandım, hatta öylesine fazla kullanmışım ki etiketler arasında "Türkiye"den sonra göze ilk o çarpıyor. Partinin Genel Başkanı, Recep Tayyip Erdoğan'ın açıklamaları sonrası AKP kısaltmasının yerine AK Parti kısaltmasını kullanmaya başlayacağım. Neden? Çünkü siyasal olsun ya da olmasın hemen her oluşumun kendini dilediği gibi adlandırma hakkı olduğuna inanıyorum. Bu hak Adalet ve Kalkınma Partisi'nin de hakkı, bu noktada kendisine AK Parti diyen bir oluşuma AKP demeyi anlamsız buluyorum. Sonuçta parti tüzüğünde partinin kısa adı olarak "AK Parti" geçiyor.
Umarım hemen herkes böyle düşünebilir de gündem böylesine gereksiz bir tartışmayı da kısa sürede aşmayı başarabilir.. Ayrıca Recep Tayyip Erdoğan'ın da bunu böylesine büyütmesine bir anlam veremedim. Millet işsiz güçsüz, aç ve açıkta.. Büyütülmesi gereken bu!
Tarımsal Kalkınma Modelleri ve Sanayi
Türkiye gelişmekte olan ülkeler kategorisinde yer alıyor. Bu gidişle daha uzun yıllar bu kategoride yer alamaya da devam edecek.. Çünkü gelişimin temellerini hala tam olarak atabilmiş değiliz. Bugün gelinen notkada elimizde hala tarım var. Tarımın ötesine geçtiğimizi söylemek güç, özellikle de dünya böylesine bir gelişim süreci içerisindeyken!
Türkiye'nin ilk yerli otomobilinin üretim serüvenini anlatan "Devrim Arabaları" filminde, Devlet Başkanı Cemal Gürsel'in şu konuşması içinde bulunduğumuz durumu net bir biçimde ortaya koyuyor: "Türkiye'nin sık sık bir tarım memleketi olduğunu söylerler. Nitekim de doğrudur. Bir vapur dolusu pamuk karşılığı ancak birkaç otobüs alabiliyoruz. Ot satmakla neticeye varmak kadil değildir. Bu cihetle sanayi lazımdır."
Ne kadar doğru, sözler: Evet, sanayi lazımdır! Ciddi ciddi üretim yapmaya başlamamız, ürünlerimizle var olduğumuzu tüm dünyaya göstermemiz lazım. 21 yılını Anadolu toprağı üzerinde geçirmiş bir genç olarak, bu topraklarda birşeyler üretilemiyor olması, bizlerin sadece "pazar" olarak görülüyor olmamız beni fazlasıyla üzüyor. Üretmek istiyorum, başarmamızı istiyorum! Cemal Gürsel filmde yer alan bir diğer konuşmasında şunları kaydediyor: "Türkiye'de otomobil yapılmaz diyorlar. Bu tamamen kara bir düşüncenin mahsülüdür. Türk ulusunun kendi sanayisini yapacak kuvvete ve kabiliyete sahip olduğunu biliyorum. Bu memleket kendi otomobilini yapacaktır."
Buna ben de inanıyorum bu memleket kendi sanayisini kuracaktır. Bunu bizler yapacağız, kendi emeğimizle var olarak yarınların kalkınmış Türkiye'si!
Üniversite ve Bölüm Tercihi..
Üniversite ve bölüm tercihleri için bir haftadan az bir süre kaldı. Buna karşın hala tercih yapmamış birileri varsa ve internette kendilerine bir kılavuz arıyorlarsa onlara bir iki laf söylemek istiyorum. Uludağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde 3. seneyi okumaya hazırlanan bir üniversite öğrencisi olarak onlara tercihleri noktasında yardımcı olabileceğimi sanıyorum.
Önelikle tercih yapacak arkadaşlar şunu bilsinler: Öyle ya da böyle yapacağınız bu tercih sizin hayatınızdaki en önemli tercihlerden birisi ve belki de birincisi! Bu noktada bu işi ciddiye alın! Sadece dört beş yıl okuyacak bir üniversite ve bölüm seçmediğinizin farkında olun. Hayatınıza dair bir tercih yapıyorsunuz, hayatınızın geri kalanına dair!
Puanınız önemli! Eğer yeterli puan elde edememişseniz tercih yapmayın. Bir yılın koca bir ömürde inanın hiç önemi yok! Eğer daha iyi puanlar alabileceğinize inanıyorsanız, şansınızı tekrar deneyin. Daha ilk girişiniz ise ve ikinci girişinizde daha yüksek puan alacağınıza inanıyorsanız bu yazıyı gelecek yıl okumak için bir kenara atın ve sınava tekrar hazırlanmaya başlayın. Dediğim gibi, bir yılın çok da önemi yok.
Eğer hadeflediğiniz puanı almışsanız; kendinize dair düşünün. İlgi ve becerilerinizi bir kağıda yazın, sonrasında Türkiye'nin koşullarını da göz önünde bulundurarak kendinize uygun bir bölüm seçin. Bu bölüm tıp, hukuk ve benzeri ise herhangi bir üniversiteyi seçebilirsiniz. Benim önerim, ailenizin maddi gücü oranınca, ailenize yakın ama aynı olmayacak bir il seçmeniz. Hem ailenizden çok uzaklarda olmazsınız, hem de aile baskısından uzak bir üniversite hayatınız olur.
Eğer iş garantisi olan tıp veya hukuk gibi bir bölüm seçmeyecekseniz üniversite önem kazanıyor. Türkiye'nin en iyi 5 üniversitesini (ki bunlar aynı zamanda puanları en yüksek olan 5 üniversite oluyorlar) tercih edin. İnanın, sıralamanın dışında kalan üniversiteler, buna maalesef benim üniversitem de dahil, pek bir işe yaramazlar. Bu sebepten yazının başında eğer sınava tekrar girmeyi aklınızdan çıkartmamanızı önerdim. İstanbul ve Ankara dışında yapacağınız tercihleri de önermiyorum. Çünkü bu iki şehir sizin sektörlere yakın olabileceğiniz ve daha öğrenci iken iş bulma imkanlarına sahip olacağınız şehirler. Tüm bu anlattıklarıma karşın; üniversite eğitimi maalesef önemli bir maddi güç gerektiriyor. Herkese parasız eğitim olduğunu sanmayın. Bu ülkede eğitim herkese paralı! Devletin bursuna, kredisine ve yurduna güven olmaz. Özellikle de yurtlar yaşanabilecek, rahat ortamlar değil. Herşeye rağmen, ailenizin maddi gücünü de göz önüne alın. Eğer bu güç yeterli değilse size önerim üniversite seçerken ailenizin yaşadığı ildeki üniversiteyi seçmenizdir..
Daha anlatılabilecek çok şey var ama şimdilik bu kadar. Umarım iyi, düzgün ve ahlaklı insanlar tercihlerinde başarılı olurlar ve yarınlarda biryerlere gelebilirler..
Ç.Ü. Öğrencileri YÖK'ün Harç Zammını Protesto Etti
İstanbul, Ankara, İzmir ve şimdi de Adana.. Çukurova Üniversitesi öğrencileri Yüksek Öğretim Kurumu'nun öngördüğü harç zammını protesto etmek için sokaklardaydı. Bugün Adana'da Atatürk Parkı'nda toplanan yüze yakın öğrenci hep bir ağızdan yapılan zamları protesto etti.
Tüm öğrenci ve veliler adına Çukurova Üniversitesi Mühendislik-Mimarlık Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölümü öğrencisi Cihan Durmuş açıklama yaptı: "Bizler aydınlık bir Türkiye için ümitlerimizi korurken, okumaya çalışırken bizlere uygulanan bu ekonomik zorluklar niye? Eğer üniversite kontenjanlarını arttırmanın sebebi okullara yeni öğrenciler değil de yeni müşteriler çekmekse; unutmasınlar ki bizler müşteri değil öğrenciyiz! Ülkemizdeki emekçilerin ücret standartları, açlık ve yoksulluk sınırı göz önündeyken üniversitelere yapılan bu faiş zamma bir çözüm istiyoruz! ... Hepimizin babası bizlere birer gemicik hediye edemiyor. İçinde bulunduğumuz kriz ortamında ebeveynlerimiz işsiz kalmış durumdayken bizleri okutmak için çabalayan ailelerimizin öngrülen harç miktarlarını ödemesini beklemek hiçbir vicdan ve insaf sahibine yakıştırılamaz."
Basın açıklaması sırasında öğrenci ve veliler şu ise sloganları attılar: "Eğitim hakkımız satılamaz", "Atam bizi YÖK ediyorlar", "Hortumcuya değil, eğitime bütçe", "Üniversiteler şirket olmayacak", "Türkiye uyuma, öğrencine sahip çık"
Toplanan üniversite öğrencileri ve veliler saygı duruşu ve İstiklal Marşı'nın okunması sonrasında olaysız bir şekilde dağıldı. Basın açıklamasına katılan öğrenciler yapacaklarının bu kadarla sınırlı kalmayacağını, üniversitelerde öğretime başlanmasının ardından daha kitlesel eylemlerin organize edileceğini söylediler.
Umuyorum yapılan basın açıklaması beklenen etkiyi yapar ve artık YÖK öğrencilerin cebinden elini çeker. Aksi halde eğitimin hala bir hak olduğunu iddia etmek güçleşecek. Çünkü bu gidiş devam ederse, eğitim sadece parası olan bir zümrenin parasını verip aldığı bir hizmet olarak! Tüm bunlar ne Cumhuriyet'le ne de insanlıkla bağdaştırılabilecek şeyler değil! Eğitim insanın en temel hakkı ve insan eğitim almak için para vermeye zorlanamaz, zorlanmamalı!
( Basın açıklamasının videoları izlemek için buraya tıklayınız, sözlüğe ulaşmak için buraya tıklayınız. )
Nietzsche, Marx ve Tanrı
Yerel bir haber sitesinde "Nietzsche, Marx Ya Da Tanrı'yı Öldürmek" başlıklı bir makale görünce şaşırdım. Ne de olsa yerel medyada Nietzsche'yi ya da Marx'ı okumak çok insana kısmet olabilecek birşey değil Türkiye'de. Hal böyle olunca da Adana Haber sitesinde, Mert Aslan imzasıyla yayınlanan makaleyi okumaya koyuldum. Sanıyorum, Mert Aslan'ı birileri fena halde kızdırmış, o da kinini bu makale ile kusmuş ve kendince toplumun bir kesimine ayar vermiş..
Beni ilgilendiren toplumun o ya da bu kesimi veya Mert Aslan'ın kendisi değil. Makale boyunca birçok bilgi ve mantık hatası yer alıyor; ben bu hataları paylaşmak ve düzeltmek gereği duydum. Konu da Nietzsche olunca sizlerin de ilgisini çekebileceğini düşündüm ve aşağıdaki düzeltmeleri sizlerle paylaşmaya karar verdim:
Mert Aslan, makalenin hemen başında şunları yazıyor: "Nietzsche’nin kayıtlara geçen en iri yarı sözü, büyük olasılıkla şudur: 'Tanrı öldü..' Aslına bakılırsa, bu sözü doğrudan kendisi söylememiş, 'Şen Bilim' adlı yapıtındaki bir deliye söyletmiştir. Kendi ifadesiyle, bu 'kaçık' gündüz vakti elinde bir fenerle çarşıda pazarda dolaşarak 'Tanrı öldü! Tanrı öldü!' diye bağırmaktadır. Ünlü filozofun ilgili yargıyı ortaya atma şekli, pek yaldızlı 'filozof' sıfatına yakışacak kadar akıllıcadır. Çünkü böyle bir sözü sadece bir deli söyleyebilir ya da ancak bir deliye söyletilebilir."
Öncelikle Nietzsche'nin "Tanrı öldü" söylemi sadece Şen Bilim'de yoktur. Bu sözü Zerdüşt de söylemiştir ve Zerdüşt bir 'deli'yi değil adeta bir 'peygamber'i canlandırmıştır. Zerdüşt'ün dediği şudur: "Tanrı öldü, ama insanüstü yaşıyor…" Ayrıca şunlar da Zerdüşt'e yani Nietzsche'ye ait söylemlerdir: "Artık başınızı kutsal şeylerin sırrına gömmeyin. Aksine, onu özgürce taşıyın. Yaşama anlam kazandıran bir kafa taşıyın." Sözün özü Mert Aslan'ın yazdıklarının aksine Nietzsche inançsızlığı bir delilik olarak görmemekte, üstün insan olma yolunda önemli bir adım olarak görmektedir.
Mert Aslan şöyle devam ediyor: "Hıristiyanlığın tanrısının ölümünü ilan etmek, engizisyon mahkemelerinin bugün bile tüylerimizi diken diken edip aklımızı çıkaran işkencelerine ve endülüjans gibi sincice avutmacı uygulamalarına tanıklık etmiş olan Avrupa halkları nezdinde makul bir önerme olmuştur."
Nietzsche'yi ve Avrupa'nın bugününü okumamaktan kaynaklandığını sandığım hatalar bu paragrafta da devam ediyor. Nietzsche "Hıristiyanlığın tanrısı"nın öldüğünü iddia etmedi. Tanrı öldü, dedi. Onun bunun Tanrısı diye bir ayrım yapmadı, hemen her dinin Tanrı inancına muhalefet etti. Ayrıca bugün Avrupa hakları nezdinde Tanrı ölmüştür demek mesnetsiz bir iddia. Hayır, bugün Avrupa'da Tanrı yaşıyor. Avrupa'da inançlı insanların sayıları dünya genelinde de olduğu gibi ateistlerden çok daha fazla. Avrupalı engizisyon uygulamları sonrası Tanrı inancını öldürmemiş, Tanrı inancını Protestanlık ile tekrar yorumlamış ve kendince pekiştirmiştir.
İlerleyen satırlarda ise şu ifadeler yer alıyor: "Daha sonraları, Karl Marks bu fikre dört elle sarılmış ve dinin kitleleri uyuşturmak amacıyla kullanılan bir “afyon” olduğu savını öne sürmüştür."
Karl Marx nasıl oluyor da Nietzsche'nin "Tanrı öldü" fikrine dört elle sarılabiliyor, açıkçası ben anlayamadım. Marx, Nietzsche'den mi okuyor "Tanrı'nın öldü" önermesini? Nietzsche 1882'de ilk kez bir 'deli'nin ağzından "Tanrı Öldü" yazıyor. Yani, Karl Marx ölmeden hemen önce. Hal böyle olunca Marx'ın dini afyona benzetmesinin altında Nietzsche'yi aramak anlamsızlaşıyor. Çünkü, Marx belki daha Nietzsche'nin aklına "Tanrı öldü" demek bile gelmiyorken bu lafı söylüyor.
Beni en fazla heyecanlandıran bölüm ise şu: "Osmanlı toplumunda hattatlık çok yaygın bir meslektir ve bu yolla günlük olarak Avrupa’da matbaaların ürettiğinden daha fazla yazılı metin üretilmektedir."
Bu noktada herhangi bir düzeltme yapmayacağım. Sadece bu mümkün müdür diye merak ettim. Acaba hangi kaynaklara atfen böyle bir iddiada bulunuluyor?
Makale içerisindeki mantık ve bilgi hataları tüm bunlarla da sınırlı kalmıyor. Ama amacım bağcı dövmek değil, sadece uyarmak ve makalenin yazarını tekrar okumaya ve düşünmeye davet etmek. Bu amacımı en iyi söz konusu makalenin yazarı anlar sanıyorum çünkü kendisi de yazının sonunda insanları okumaya ve düşünmeye davet ediyordu. Umarım kendisi de okur ve tüm bunları tekrar düşünür.
"Yaftalıyorum: Genç Siviller Amerikan Örgütüdür"
"Genç Siviller Gerçekten Rahatsız!" başlıklı yazı sonrası pek çok olumlu mesaj aldım. Birçok okur yazıdan dolayı teşekkür ediyor ve büyük bir bölümü de Genç Siviller hakkında yazmaya devam etmem gerekiğini belirtiyorlardı. Hal böyle olunca ve arkadaşlarımdan Genç Siviller'e dair dosyalar gelmeye başlayınca ben de yazmaya karar verdim. Gelen dosyalar arasındaki bilgiler arasında ilgimi en fazla çeken "Genç Siviller ABD Gündeminde" başlıklı haber oldu. Haber metninin bir kısmı şöyle: "ABD Dışişleri Bakanlığı Siyaset Planlama yetkilisi Jared Cohen, bakanlığın düzenleyeceği Gençlik Hareketleri İttifakı programının tanıtım toplantısında Türkiye'deki eylemleriyle dikkatleri üzerine çeken 'Genç Sivilleri' de gündeme aldı."
Haberden anladığımız şu: ABD Dışişleri Bakanlığı, önümüzdeki dönemdeki, muhtemelen Orta Doğu'yu da içine alan siyasi planlamaları için Türkiye'den Genç Siviller hareketini kullanmayı tasarlıyor. Haberin beni mutlu kılan bir yanı var: bu haber daha öncesinde Genç Siviller'in ABD malı olduğu yönündeki söylemimde tamamen haklı olduğumu ortaya koydu. Ne diyordum: "E tabi bir de Converse mevzusu var! Bu arkadaşların sembolleri pembemsi bir Converse. Bence, çok yerinde bir tercih olmuş. Akıllarınca asker postalına karşı Converse'le cevap veriyorlar. Yani diyorlar ki, Ey Türk Silahlı Kuvvetleri sizin Türk Malı Postalınız varsa bizim de ABD malı Converse'imiz var. Biz de diyoruz ki alın Converse'inizi başınıza çalın.. Bizim ABD malı adamlardan çektiğimizi bir biz biliriz, bir de Allah!"
Bugün, öncesinde yaptığım saptamalarda ne kadar da haklı olduğum söz konusu haberle ortaya çıkmış oluyor.
Dosyalar arasında Gamze Erbil imzalı bir makale de yer alıyor. SOL'da yayınlanmış, "Yaftalıyorum: Genç Siviller Amerikan Örgütüdür" başlıklı yazıda Genç Sivillerin ne olup ne olmadığı çok açık bir şekilde ortaya konuluyor: "Gölgesiyle, gerçekliği arasında ciddi bir mesafe bulunan ve kendi başına kotarmaya çalıştığı "eylemlerinde" şişirme bir oluşum olduğu ayan beyan açığa çıkan bu 'genç' örgüt..." deniliyor ve ilerleyen satırlarda şöyle devam ediliyor: "Ama bu örgüt aynı zamanda F-tipi ideolojik tercihleri ve politik çizgisiyle cüretli çıkışlarını ara vermeden sürdüren; Converse referansı çok açık olan ambleminin, sivilliğin sembolü 'yırtık spor ayakkabısı' olduğunu iddia eden, 'demokrasi' aşkıyla, 'sivil anayasacılığı'yla, koşulsuz TSK karşıtlığıyla, Kürt ve Ermeni politikalarındaki 'açılımlarıyla' açıktan ABD politikalarına su taşıyan bir 'genç' örgüt."
Sanıyorum her şey son derece açık. Genç Sivilleri bunca zamandır bir tek ABD karşıtı söylem içinde göremememiz, en ufak bir eleştirilerini dahi okuyamamızın altında tüm bunlar yatıyor anlaşılan.
Dünya Dili ve Sömürgeleşmek
Dostum Mehmet Uğurlutan, Çanakkale'den Adana'ya benim için bir paket göndermiş. Paket geldi, açtım ve içerisinden biribinden değerli belgeseller çıktı. Öncelikle, bu güzel armağan için Mehmet'e buradan tekrar teşekkür ediyorum.
Onlarca belgeseli sırasıyla izlemeye başladım. Geçen gece sıra Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu'nun "Türkçe Giderse Türkiye Gider" adlı belgeseline geldi. Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu'nun saptamalarını oldukça yerinde buldum ve şimdi sizlerle paylaşıyorum. Prof. Sinanoğlu'nun "dünya dili"ni şu şekilde tanımlıyor: "Dünya dili, sömürgeye göre değişir. Cezayir'e Tunus'a sorarsan Fransızcadır dünya dili. Onlara öyle yutturmuşlar.."
Peki, dedim içten içe: bize nasıl yutturmuşlar? İngilizce diye yutturmuş olmasınlar sakın!
Dünya dili diye birşey olmaz. Bugün herkes İngilizce öğrenme telaşında, oysa bu tam bir saçmalık. Prof. Sinanoğlu'nun bu noktadaki açıklaması da oldukça ufuk açıcı: "Herkes İngilizce öğrenmek zorunda değil. Herkes mesleğine göre dil öğrenmeli. Mimarlık okuyacaksan git İtalyanca öğren. İngiltere'de mimar mı var? Matematikte en büyük diller Almanca, Rusça ve Fransızca'dır. Git, mesleğine göre, mesleğine yetecek kadar dil öğren."
ABD Adana Konsolosu Eric Green'le..
Bugün, gazeteci-yazar Yüksel Mert ile yerel Akdeniz Televizyonu Genel Yayın Yönetmeni Selahattin Sekin'e bir ziyarette bulunduk. Ziyaretimiz esasında Amerika Birleşik Devletleri Adana Konsolosu Eric Green'in de orada olduğunu öğrendik. Ve sonrasında da kendisiyle görüşme fırsatı bulduk.
Eric Green, uzun zamandır Adana'da görev yapıyor. Daha öncesinde de bir toplantı sebebiyle kendisiyle görüşmüştüm. Bugün kendisini çok daha samimi, çok daha sıcak buldum. Özellikle artık Türkçe konuşmaya başlamış olması oldukça hoşuma gitti. "İnşallah"larına, "maşallah"larına kendisiyle birlikte bol bol güldük..
Sohbet sırasında Akdeniz TV Genel Yayın Yönetmeni Selahattin Sekin, Eric Green'e "ABD hakkında görüşlerim belli, ABD'yi olmasa da sizi çok seviyorum" dedi. Bir bakıma benim düşüncelerime de tercüman olmuş oldu.
Yüksel Mert ise gazetecilik dürtüsüyle olsa gerek, son günlerde Çin'de yaşanan olaylar hakkında konsolosun neler düşündüğünü sordu. Eric Green ise tam bir diplamat gibi yaşanan olayları detaylı izleyemediğini ve bu sebepten bir görüş belirtemeyeceğini söyledi. Ancak Çin'in Sincan bölgesindeki nüfus poltikasının farklında olduklarını ve ayrıca olayların ABD ile ilişkilendirilmesinden rahatsızlık duyduklarını belirtti.
Günün olayı ise Yüksel Mert'in daha önce Kuran hediye ettiği Eric Green'i Müslüman olmaya davet etmesiydi. Bunun üzerine bolca gülüştük ve Eric Green beklemediğim bir samimiyetle cevap verdi: "Ben Müslüman olmayı kabul edebilirim ama Müslümanlar beni kabul etmez!"
Sohbet sonrasında ise Eric Green'le el sıkıştık ve vedalaştık. Benim için çok yararlı bir görüşme oldu, en azınan mesleğimi yapan profesyonel bir insanı tanıma fırsatım oldu. Ayrıca Politik Akademi'den de bahsetme şansı buldum, bu noktada yakın zamanda Politik Akademi için yeni bir röportaj yapabilirim Eric Green'le, bekleyin! Tabii zaman ve şartlar müsait olursa..






