Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

14 tane "tarih" etiketli yazı bulundu (sayfa 1)"tarih" tagli diger ogeler resimler , videolar

Milliyetçilik ve Prof. Erol Güngör

Erol Güngör Şu son zamanlarda, bir yarışma vesilesiyle Prof. Erol Güngör hakkında araştırma yapmaya başladım. Kendisi Türkiye'deki sağ ideologlardan bir tanesi ve belki de yakın tarihimizdeki en entelektüeli. 45 yaşında kalp krizi sonucu hayata gözlerini yummuş ama bu 45 yıllık süreçte de birbirinden önemli eserler vermiş.  Milli kültür ve milliyetçilik üzerine durmuş, her iki kavramı bir bilim adamı gibi açıklamaya çalışmış.. Yakın tarihimize de yönelmiş, bu noktada bazı milliyetçilerin çekinerek birşeylerin üstünü örtmeye çalışması üzerine şunları söylemiş: "Hakikatten kötülük çıkacağını düşünmek için ya sahtekar ya geri zekalı olmak gerekir..."

Hayatı boyunca hakikati ön plana çıkartak için uğraşmış, hiçbir zaman ideolojilerin kıskacına girmek istememiş. Gençlere de bunu öğütlemiş, öncelikle bilgi sahibi, fikir sahibi olunması gerektiğini hemen her ortamda dile getirmiş. Özellikle, zamanın koşullarında yaşanan gençler arası çatışmaları vurgulayarak şunları söylemiş: "Gençler ideoloji yerine fikir sahibi olmayı tercih ederlerse kendilerinden beklenen hizmeti yapabilirler. Cemiyetçi ve partici üniversite gençlerine böyle bir eşkıyalığı hiç de uygun görmeyenler, yumruklu kavga yerine fikir mücadelesini tavsiye ediyorlar. Bunlar kardeş kardeş otursun, fikirlerini münakaşa etsinler, deniliyor. Acaba bu münakaşayı yapacak olan hangi fikirdir, nerededir? Fikir sahibi olan birinsan nasıl olur da karşısındakiyle yumruklaşır? Memleketteki babasına bir sahife doğru Türkçe mektup yazamayan, fakülteye vereceği dilekçeleri başkalarına danışan bu gençler hangi fikrin münakaşasını yapacalar?"

Erol Güngör'ü tanıyınca, günümüzde milliyetçilik adı altında eksik kişiliklerini tatmin eden bir takım öğrenci grupları gözümün önüne geldi. Ne alt yapı, ne entelektüel geçmiş ve ne de düşünceden eser yok hiçbirisinde.. Böylesine bir değerleri olmasına rağmen, onlar kolay olanı seçiyorlar şoven milliyetçilik yapıyorlar. Oysaki bu değeri kullanmaları gerekir..

Ali Kemal'in Oğlu, Bir Türk Diplomatı..

Zeki Kunderal Ali Kemal, malumunuz.. Zamanın Cumhuriyet muhalifi, Mustafa Kemal karşıtı gazetecisi.. Mustafa Kemal karşıtlığı öylesine bir hal almış ki yazılarında Mustafa Kemal'e "maskara" demekten geri kalmamış.. Gün gelmiş Mustafa Kemal'in idamını istemiş ama tarih Mustafa Kemal'in değil onun canını almış.. Linç edilmiş Ali Kemal, Mustafa Kemal için arzuladığı son kendisini bulmuş..

Eşi ve çocukları kalmış ardında.. Oğlu, Zeki; Bern'de yetişmiş.. Bern'de eğitim görmüş.. Ve bir gün, yurda dönmüş; vatani görevini yapmak için.. Askerliği sırasında Dış İşleri Bakanlığı'nın meslek sınavı olduğunu öğrenip komutlanlarının verdiği özel izinle sınavlara girmiş. Sınavların sonucunda, Dış İşleri Bakanlığı'nda memur olmaya hak kazanmış Zeki Kuneralp. Birileri bunun olup olamayacağına akıl erdirememiş. Ali Kemal'in torunu nasıl olacak da böylesine kritik bir görev yapacak, demişler. Zamanın "Milli Şef"i İnönü'ye çıkılmış en son, sorulmuş Ali Kemal'in oğlu sıfatıyla Zeki Kunderalp'in ne olacağı.. İnönü tarihi bir cevap vermiş: "Bunda ne var, anlamıyorum, niçin girmesin?"

İşte böyle başlamış Zeki Kuneralp'in hariciye günlüğü.. Büyükelçilikler, müsteşarlıklar yapmış ilerleyen yıllarda; Türkiye'yi temsil etmiş dünyanın dört bir tarafında.. Ve bir gün gelmiş, 1978 yılının Haziran'ında "Ali Kemal'in oğlu" Zeki Kuneralp sadece "Türk" olduğu için ASALA tarafından suikaste uğramış.. Saldırıdan canını kurtarmış kurtarmasına ama geride eşini bırakmış. ASALA'nın yaptığı saldırı sonrası eşi Necla Kuneralp, emelki bir büyükelçimiz ve otomobilin şoförü şehit olmuş..

İnsan böyle bir hayatı okuyunca, şaşırmadan edemiyor. Hayat gerçekten de çok ilginç, insan hayatın içine girdikçe anlayabiliyor tüm bu ilgiçliği.. Ali Kemal'i bilince, Zeki Kuneralp'i bilince daha da bir ilginçleşiyor hayat..

Tarih Yazmak? Masal Yazmak?

Oxford İnsanlar inanıyorlar; insanlar duydukları, okudukları hemen herşeye sorgusuz sualsiz inanıyorlar. Çünkü daha düşünmeye, idrak etmeye başlamadan anlatılıyor çocuklara masallar.. Çocuklar kendileri için yazılmış olana, büyükler ise daha bir dikkatle kaleme alınmış masallara inanıyorlar..

Tarih.. Kimilerine göre değişmez gerçekler sunar, kimilerine göre ise sadece bir masaldan ibarettir o ciltlerce anlatılmış tarih.. İnanmak ya da inanmamak insana ait bir karardır ama genellikle insanlar bu kararı verecek yeterlilikte olamazlar. Ne veriliyorsa genellikle ve sadece onu alır insan.. Hal böyleyken tarihi eleştirmek bir avuç insana düşüyor. Onlar eleştiriyorlar, alabildiğine..

Ne gariptir, İngiliz dilinde "tarih"e "history" denilmesi? İlginçliği nerede bunun, diyorsanız; açayim kelimeyi: hi-story.. "hi" yüksek anlamında, "story" ise bildiğiniz öykü ya da masal.. Yüksek bir masaldan ibaret olabilir mi tarih? Daha açık bir şekilde sorayim; bir masaldan ibaret olabilir mi tarih?

Tamamen olacağını iddia etmek güç.. Yaşanmış, kayıtlara geçmiş onca belge varken bunu idda etmek gülünç olur. Ama şunu da söylemek gerekiyor, her tarih içinde olabildiğince masal barındırıyor.. İnsanlar büyüseler bile hala masallarla endoktrine ediliyorlar, ne garip değil mi?

Dünya Kocaman Bir Hikaye, Bizler ise Birer Kurban..

dostluk Ece Temelkuran yazmış, Ağrı'nın Derinliği'nde: "Dünya kocaman bir hikayedir. O hikayenin neresine düşer senin varlığın, herhalde bu meraktır insanı geçmişe baktıran." Hepimiz bu hikayede bir rol kapma telaşındayız ve hatta birileri bizlere roller verme telaşında.. Kimimiz Türk oluyoruz hikaye içerisinde, kimimiz Ermeni ya da Kürt.. Sonradan hikayeye göre yaşıyoruz hayatlarımızı.. Bir zamanlar insanların yazdığı o hikaye, bugün insanların hayatlarını yazıyor.. Eğer hikaye içerisindeki Ermeni isek hayatı ve Türkleri 1915 çerçevesinden görüyoruz, yok eğer hikaye içerisindeki Türk isek hayata ve Rumlara "Düşman Rum" çerçevesinden bakabiliyoruz yanlızca..

Bu hikayenin bir parçası olmak ve bu hikayeyi değiştirmeye kalkmak ise çok büyük acılar yaşatabiliyor insana.. Ece Temelkuran'a bırakıyorum sözü: "Çünkü dedim ya, dünya büyük bir hikaye. Size anlatılmış bir hikaye. Bir dua gibi ezberliyoruz onu hepimiz. Tıpkı anlamadan okuduğumuz dualar gibi, ayıklamadan... Çünkü... Bilirsiniz duaları değiştirenlere ne yaparlar. Bütün dualardan mahrum bırakılır ölüleri... Belki ölülerin canını acıtmaz bu, ama geride kalanlar anlar öte tarafa tek başına gideceklerini. Dünya böyle korkutur insanı; duaları, hikayeleri diğiştirirse yalnız öleceğini belleterek."

Bugün hepimiz öyle ya da böyle bir hikayenin parçalarıyız. Bu hikayelere ailelerimiz, toplumumuz ve en sistemli şekilde devletimiz tarafından dahil edildik.. Sırf bu hikayedeki bir karakteriz diye dünyada yüzlerini bile bilmediğimiz milyonlarca düşmanımız olduğuna inandık. Evet, onlar da inandılar.. Onlar da sayıyorlar bizi "en büyük düşman".. Ama düşünce bir, aklı selim, insan anlıyor tüm bu hikayelerin dostuk ve kardeşlik yanında önemsiz olduğunu.. İnsan sarılmak istiyor, bunca yıldır "en büyük düşman" bildiği ama onunla aynı topraklara aynı kültüre ait olduğunu bilmediği insanlara; bir Ermeni'ye ya da bir Rum'a..

Kabuğuna Çekilmek

İlber Oratylı Türkiye kabuğuna çekilmiş bir ülke izlenimi veriyor, daha doğrusu yaşadıklarımız bize bunun izlenimden öte bir gerçek olduğunu gösteriyor. Dün bizim olan topraklardan bile habersiz duruma düştük. Yetişen nesillere geniş bir objektif veremedik, veremiyoruz. Eğitim tamamen içine kapalı! Öğrenciler bilmiyorlar daha dün bizim olan toprakların havasını suyunu; coğrafyasını, kültürünü, tarihini..

İlber Ortaylı, İsmail Küçükkaya'nın "Cumhuriyetimize Dair" adlı kitabındaki söyleşisinde çok haklı olarak, şunları söylüyor: "Türkiye kabuğuna çekilen, etrafına karışmayan bir ülke. Kafanın da kabuğuna çekildiği bir ülke oldu. Okul kitaplarına kadar yansıdı.  Balkanları bilmiyorlar. Deden orada gömülü 1912-13'te... İnsanlar orada yığılmış. Kime baksan oradan gelmedir; İstanbul'da, Trakya'da, İzmir'de, Orta Anadolu'da, Eskişehir'de. Şimdi insanlar burayı bilmiyor. Bugün hiç bilmiyorlar. Geçmişi unut ileriye bak. Yakın tarih unutuluyor. Kafadan çıkartılıyor. Hakikat çarpıtılarak ortaya konuluyor."

Eğitimde artık daha farklı bir müfredat gerekli! Büyük bir coğrafyada hakim olmamız demek o coğrafyada yarın da böylesine etkin olacağımız anlamına gelmiyor. Gidemediğimiz yer bizim olmadığı gibi bilmediğimiz yer de bizim olmayacaktır! Yeni nesillere bizim olan, daha önemli ve doğrusu bizden olan toprakları öğretmekte geç kalıyoruz. Bu büyük bir hata.. O topraklar belki artık bizim değiller ama emin olun, hala bizdenler..

Tarihi Tekerrür Ettirmek?!

Avrupa-Türkiye Türkiye Avrupa Birliği yolunda uzunca bir süredir, mesafesi meçhul bir yol kat etti. Bugün gelinen noktada Avrupa Birliği'ne girmek pek de yakın bir tarihte mümkün olacağa benzemiyor. Buna rağmen, tüm kurumlarımız üzerinde Avrupa Birliği etkisini görmek mümkün. Çağımızda tam bir bağımsızlığın pek de mümkün olmadığı anlaşıldığı takdirde, Avrupa Birliği'yle olacak bir birlikteliğin doğuracağı kısmi bağımlılıklar hazmedilebilir. Benim hazmedeğim şey, Avrupa Birliği'nin her daim bize büyük bir bilmişlikle ders vermesi.

Aynı şeyi, daha doksan yüz yıl öncesinde de yaşadık. Birileri iç sorunlarını dış desteklerle halletme yoluna gitti. Almanya'yı arkasına alan Almancılar, İngiltere'yi arkasına alan İngiltereciler kendi ve büyük oranda da göbeklerinin bağlı olduğu ülkelerin politikalarını gerçekleştirmeye çalıştılar. Hal böyle olunca da Batı büyük bir bilmişlikle bizi "adam etme" misyonunu kendinde gördü. Sonuç olarak kanımızla sulanan uçsuz bucaksız toprakları kaybettik. Bugün de birileri Amerikancı ya da Avrupa'cı olmuş; buna üzülmemek elde mi? Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde bu halkın kanını akıtarak kazandığı onuru böylesine harcamak insana yakışır mı?

Gelinen noktada üzülüyorum. Zaman bizim için ilerlemeden çok gerilemeye tekabül ediyor. Acaba Mustafa Kemal Türkiyesi'nden bugüne kaç defa Batıda böyle anıldık: Yıl 1929 yılının 3 Ocak günü, Newyork Times Türkiye'nin eğitim devrimini duyuruyor: "Türkiye hiç değilse bir bakımdan eski cumhuriyetleri utandıracak biçimde yeni yıla girdi. Dört ay içinde Türkiye'nin okur-yazar bir ülke olması planlanmıştır. Biz kendi beyaz çocuklarımız arasındaki okur-yazarlık oranını 150 yılda yükseltebildik."

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın Taşınması

merkez_bankası Cumhuriyet Merkez Bankası, Ankara'nın ve dolayısıyla Cumhuriyetin çok önemli bir değeri. Bu gibi değerler hiçbir zaman sadece fonksiyonları ile değerlendirilmemelidirler. Evet, Merkez bankası İstanbul'da da veya Diyarbakır'da da işlev görebilir; fakat İstanbul'daki veya Diyarbakır'daki Merkez Bankası'nın Ankara'dakinden çok daha farklı anlamlara geleceği aşikardır!

Taşıma bahaneleri, teknolojinin bu kadar geliştiği bir dönemde, fazla yapmacık ve boş! İletişim çağı dediğimiz bir yüzyılda iletişimi öne sürerek bir şeyleri yerinden etmek hiç akıllıca değil. Bu noktada bir de felsefeden söz etmeliyiz, bir Cumhuriyet dinamizminden! Evet, Ankara hiçbir zaman sadece Ankara değildir! Ankara işlevsellikten öte bir felsefenin hayat bulmasıdır. Bu noktada Merkez Bankası'nın yeri pek tabii Ankara'dır! Ki belirttiğim gibi, iletişim olanaklarının bu kadar ilerlediği bir çağda siz Merkez Bankası'nı Ay'a taşısanız dahi herhangi bir işlev kazanımı veya kaybı olmayacaktır!

Tarih de bu noktada önemli sanıyorum. Cumhuriyet'e geçiş dönemleri üzerine çalışıyorum şu tatil günlerinde. Çalışırken karşıma çok güzel birşey çıktı. Zamanının süper devletleri sayılan Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya İstanbul'da temsilcilikleri için yaptırdığı sarayları bırakıp da Ankara'nın şantiye havasına girmek istemezler. O zamanın malum yöneticileri buna sert tepkiler koymazlar, dış ilişkiler gibi mühim bir konuda dahi ipleri Ankara'da tutmayı yeğlerler. Ve ne olur biliyor musunuz, o çok güçlü saydığımız devletler birer birer Ankara'nın yolunu tutarlar. Şimdi düşünüyorum da acaba bizim şimdiki mevcut yöneticiler olsalardı Dış İşleri Bakanlığı'nı yabancıların ayaklarına, İstanbul'a taşırlar mıydı? Taşımazlardıysa şimdi neden büyük oranda yabancılaşmış banka sektörü üzerinden Cumhuriyet'in temel taşlarından Merkez Bankası'nı taşıma telaşındalar!?   

Bir Adet Mustafa Kemal, Lütfen?

atatürk Bizde ne yok oldu biliyor musunuz? Bizde ışık yok oldu: dünyayı aydınlatmak için, ezilenleri korumak için daima yakacağımız ışık kayboldu.. Türkiye Cumhuriyet'i bu ışığı kaybetti. MEB bizlere bu ışığı veremedi, bu ışıktan yoksun yetiştik bizler..

Ama tarihimiz çok aydınlık, en azından Mustafa Kemal öyle.. Şu söze bir bakın, lütfen: "Ortadoğu'nun Batı empreryalizminin oyun sahası olmasına müsade etmeyeceğiz." Mustafa Kemal söylüyor bunu, 1937 tılının 27 Temmuz'undaki bir meclis oturumunda. Belki anlamayanınız olabilir bu sözün önemini. Ben anlatayim: Yıl 1937, daha 20 yılını dolduramamış bir Cumhuriyetsin ve halin bitik. Yaraların daha yeni kabuk bağlamış, hiçbir şeysin ama hala kafa tutabiliyorsun dünyanın süper güçlerine!

Biz burada ne yapıyoruz peki, hepimiz kendi karanlığımızda kaybolmuşuz. Ortadoğu'ya ışık saçmak bir kenara, kendimizi aydınlatamamışız. Hala bez parçalarını tartışıyoruz, Ortadoğu'da Müslüman kanları oluk oluk akarken biz hala bir bez parçasına takılıyoruz..

Tarihe baktıkça, birilerinin neden tarihten bu kadar korktuğunu anlıyorum. Çünkü o birilerinin ağa babaları tarihte fazlasıyla var, ve adları "vatan haini"! Bu torpakların maalesef hain kontenjanı her zamanki gibi yüksek, ama vatansever olan yurdum insanı çok daha fazla. Yeter ki halkıma kendinizi doğru anlatın, yeter ki halkımın dinamiklerini biraz olsun kavrayın. Gerisi gelecektir, bu topraklar dün olduğu gibi bu günde Mustafa Kemal'ler yaratacaktır, o cevher Anadolu toprağında mevcuttur.

Şimdi büyük hedefler koyma zamanı, işbirlikçiler vs. korkutmamalı gözümüzü; biz dün onların göbeklerinden bağlı oldukları yenilmez denen güçleri de yolcu etmesini bilmiştik. Aynı silahlarla geliyorlar, bizi aptal yerine koyarak; ama biz dün olmadığımız gibi bugün de aptal değiliz! Dün savunmadan saldırıya geçtik, Yunan'ı Ege'ye döktük. Bugün Ege de bizi kesmez, ciddiyim!

Bizde eksik olan umut, oysa dün hiç umudumuz yokken neler yaptık! Bugün de yaparız, yapacağız..

Tarihe Işık Tutmak: 1940'lı Yıllar

Elimde çok güzel bir dergi var, Ocak 1949 basımı bir Bütün Dünya dergisi..

Artık dedemin mi, annemlerin ya da babamların gençliğinden kalma bir eser mi bilmiyorum. Sadece okduğum ve şaşırdığım bir noktayı paylaşmak istiyorum. Bir tablo var, başlığı: "Türkiye'nin Vaziyeti"

Nüfus: 1945'te 18.860.000 kişi. Bunun %75'i ziraatle geçinmektedir.

Öğretim: 1927'de halkın %91'i okuma ve yazma bilmiyordu. 1935'de latin alfabesi kabul edildikten sonra, bu nisbet % 84,5 a düştü. Daha yeni olan istatistiklere göre nispet halen %80'dir.

Devletleştirilmiş Sanayi Şubeleri: Demiryolları, kömür madenleri, dokuma sanayii, şeker istihsali.

Başlıca İhracatı: Tütün, hububat ve zahire, yağlı yemişler, deri, krom.

Başlıca İthalatı: Makine.

Kadınların Vaziyeti: Harem hayatı ortadan kalkmıştır. Kadınlar kanuni, içtimai, siyasi ve iktisadi sahada erkeklerle müsavidir. 1926 yılında kabul edilen Medeni Kanundan sonra fazla kadınla evlenmek yasaktır.

Rey Hakkı: Kadın ve erkekler meclis seçiminde 22 yaşından itibaren seçmek ve 30 yaşından itibaren de seçilmek hakkına sahiptirler.

Tarihe çok güzel not düşmüşler, paylaşmak istedim. Nereden nereye geldiğimizi ve nereden nerelere açılacağımızı düşündüm, ister istemez. Umarım gelişiriz, büyürüz; aydınlığın ve bilimin ışığında..

Osmanlı ve Günümüz Gençliği

kuleli En son Ömer Naci noktasında dikkatimi çekti Osmanlı gençliğinin entelektüel ve evrensel yapısı. Garipsedim Ömer Naci'nin genç yaşta Arapça, Farsça ve Fransıca öğrenmesini; hayatına hiçbir etkisi olmayacak bir gelişme karşısında eline silah alıp kendin olmayan sorunlara çözüm arayabilmesini. Haliyle bugün ile kıyasladım, biz ile kıyasladım.

Bunu Ömer Naci ile sınırlandırmak, hatta gençlik ile de sınırlandırmak istemiyorum. Fotoğrafı, Osmanlı insanı ve günümüz insanı olarak görmek istiyorum. Mesela herhangi bir tarihi şahsiyeti göz önüne alın; bizden birisi olsun ve bakın hayatında ne zaman neler yaptığında.. Pek çoğunda Farsça, Arapça ve Fransızca üçlemesini göreceksiniz. Oysa bugün, durum içler acısı! Herkes İngilizce bildiğini sanıyor ama İngilizce'yi de çok az insan biliyor! Diğer dillere girme gereği duymuyorum, daha geçen aylarda İlber Ortaylı'nın TRT'de "İyi Rusça bilen bir asistan arıyorum, yok!" hakırışlarını duydum. Üzüldüm!

Dil eksik olunca, evrensel bakış da haliyle olmuyor! Yanı başımızda olanlardan bile haberimiz olmuyor, yüz yıl öncesine kadar egemenliğimizdeki topraklara ve insanlara dair bile çok az şey biliyoruz! Hatta hiçbirşey bilmiyoruz, araştırma gereğini de hiç ama hiç duymuyoruz! Küçük ve sadece bize dair korku politikalarıyla uğraşarak yozlaşıyoruz. Kendi coğrafyamızdan, Asya'dan habersiziz. Oysa büyük bir medeiyet yolunda bize evrensel olmak, evrensel düşünmek düşüyor! Osmanlı tüm zorluklara rağmen yeni ve başı dik bir siyasal örgütlenme yaratabildi, çünkü o zor şartlarda bile evrensel bir Turan'ı, evrensel bir Panislamizm'i düşünebilen, maksimalist politikalar üretecek beyinler yaratabilmişti.

Bu noktada yapılması gereken büyük, yani evrensel düşünmek! Coğrafi olarak Anadolu'yla sınırlı kalmamak ve düşüncelerimize daha büyük coğrafyaları katık etmek. O düşünülecek büyük coğrafyaları tanımak, insanını ve dilini bilmek yapılması gereken.. Büyük düşünmenin zamanı gelmiştir, aksi halde bu küçük, çorak Anadolu toprağını da bize fazla görecekler!

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.