| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

16 "tarih" etiketi kullanan gönderi (sayfa 2)"tarih" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Tarihe Işık Tutmak: 1940'lı Yıllar

Elimde çok güzel bir dergi var, Ocak 1949 basımı bir Bütün Dünya dergisi..

Artık dedemin mi, annemlerin ya da babamların gençliğinden kalma bir eser mi bilmiyorum. Sadece okduğum ve şaşırdığım bir noktayı paylaşmak istiyorum. Bir tablo var, başlığı: "Türkiye'nin Vaziyeti"

Nüfus: 1945'te 18.860.000 kişi. Bunun %75'i ziraatle geçinmektedir.

Öğretim: 1927'de halkın %91'i okuma ve yazma bilmiyordu. 1935'de latin alfabesi kabul edildikten sonra, bu nisbet % 84,5 a düştü. Daha yeni olan istatistiklere göre nispet halen %80'dir.

Devletleştirilmiş Sanayi Şubeleri: Demiryolları, kömür madenleri, dokuma sanayii, şeker istihsali.

Başlıca İhracatı: Tütün, hububat ve zahire, yağlı yemişler, deri, krom.

Başlıca İthalatı: Makine.

Kadınların Vaziyeti: Harem hayatı ortadan kalkmıştır. Kadınlar kanuni, içtimai, siyasi ve iktisadi sahada erkeklerle müsavidir. 1926 yılında kabul edilen Medeni Kanundan sonra fazla kadınla evlenmek yasaktır.

Rey Hakkı: Kadın ve erkekler meclis seçiminde 22 yaşından itibaren seçmek ve 30 yaşından itibaren de seçilmek hakkına sahiptirler.

Tarihe çok güzel not düşmüşler, paylaşmak istedim. Nereden nereye geldiğimizi ve nereden nerelere açılacağımızı düşündüm, ister istemez. Umarım gelişiriz, büyürüz; aydınlığın ve bilimin ışığında..

Osmanlı ve Günümüz Gençliği

kuleli En son Ömer Naci noktasında dikkatimi çekti Osmanlı gençliğinin entelektüel ve evrensel yapısı. Garipsedim Ömer Naci'nin genç yaşta Arapça, Farsça ve Fransıca öğrenmesini; hayatına hiçbir etkisi olmayacak bir gelişme karşısında eline silah alıp kendin olmayan sorunlara çözüm arayabilmesini. Haliyle bugün ile kıyasladım, biz ile kıyasladım.

Bunu Ömer Naci ile sınırlandırmak, hatta gençlik ile de sınırlandırmak istemiyorum. Fotoğrafı, Osmanlı insanı ve günümüz insanı olarak görmek istiyorum. Mesela herhangi bir tarihi şahsiyeti göz önüne alın; bizden birisi olsun ve bakın hayatında ne zaman neler yaptığında.. Pek çoğunda Farsça, Arapça ve Fransızca üçlemesini göreceksiniz. Oysa bugün, durum içler acısı! Herkes İngilizce bildiğini sanıyor ama İngilizce'yi de çok az insan biliyor! Diğer dillere girme gereği duymuyorum, daha geçen aylarda İlber Ortaylı'nın TRT'de "İyi Rusça bilen bir asistan arıyorum, yok!" hakırışlarını duydum. Üzüldüm!

Dil eksik olunca, evrensel bakış da haliyle olmuyor! Yanı başımızda olanlardan bile haberimiz olmuyor, yüz yıl öncesine kadar egemenliğimizdeki topraklara ve insanlara dair bile çok az şey biliyoruz! Hatta hiçbirşey bilmiyoruz, araştırma gereğini de hiç ama hiç duymuyoruz! Küçük ve sadece bize dair korku politikalarıyla uğraşarak yozlaşıyoruz. Kendi coğrafyamızdan, Asya'dan habersiziz. Oysa büyük bir medeiyet yolunda bize evrensel olmak, evrensel düşünmek düşüyor! Osmanlı tüm zorluklara rağmen yeni ve başı dik bir siyasal örgütlenme yaratabildi, çünkü o zor şartlarda bile evrensel bir Turan'ı, evrensel bir Panislamizm'i düşünebilen, maksimalist politikalar üretecek beyinler yaratabilmişti.

Bu noktada yapılması gereken büyük, yani evrensel düşünmek! Coğrafi olarak Anadolu'yla sınırlı kalmamak ve düşüncelerimize daha büyük coğrafyaları katık etmek. O düşünülecek büyük coğrafyaları tanımak, insanını ve dilini bilmek yapılması gereken.. Büyük düşünmenin zamanı gelmiştir, aksi halde bu küçük, çorak Anadolu toprağını da bize fazla görecekler!

Ömer Naci: Bu Toprakların Che'si..

ömer_naci Milli güvenlik derslerinde bolca tartışırdık, pek tabii hocamız ve bir grup "Che de kimmiş?" edebiyatı yaparken diğer bir grup da aksini iddia ederdi. Bir sonuca da varılmazdı, sadece bildiklerimiz tekrar edilir, bir Türkiye fotoğrafı daha çekilir ve albümüme konulurdu. Ne mutlu ki herkes böyle sığ tartışmalar içine girmiyor: Soner Yalçın böyle bir tartışmaya girmek yerine, bizim neden bir Che'miz yok kompleksinden çok uzaklarda bir gerçeği açıklıyor: Evet, bizim de bir Che'miz var; adı Ömer Naci!

Burada sizlere Ömer Naci'nin hayatı hakkında kısa bilgiler sunacağım, elimden geldiğince tanıtmaya çalışacağım yerli Che'mizi...

Ömer Naci, ailesini daha kundaktayken kaybetmişti. Hayat bu noktada 1-0 öndeydi ki varlıklı bir adam Ömer Naci'yi evlatlık alarak yetiştirmeye başladı. Durum artık 1-1 di...

Küçük yaşta Arapça, Farsça ve Fransızca öğrendi.İlk siyasal görüşleri de oluşmaya başlıyordu bu sırada; siyasetle ciddi anlamda ilk tanışması Bursa Işıklar İdadisi'nde oldu. Pek çok ilericimiz gibi onu da bu yola sokan oluşum Jön Türkler'di. Ömer Naci, yaptıkları bugün kitaplara geçen her insan gibi, daha o yaşlarda arkadaşlarından farklı olduğunu gösterdi: cesareti ve en önemlisi hitabet yeteneği onu sivriltti. Okul yönetimi bu durumdan hoşnut olmadı ve onu sürdü, yeni okulunda da sivrilmeyi başardı ve öğrencileri arkasına alarak örgütlendi. Lider oldu.

Yakın arkadaşlarından birisi Mustafa Kemal'di. Mustafa Kemal'e politik ilk deneyimlerini yaşattı ve edebiyatı sevdirdi. Edebiyat noktasında yetenekliydi, pek çok şiiri dönemin edebiyat dergilerinde yer buldu.

İlerleyen zamanda okulundan mezun oldu, artık askerdi. Bu sırada da yazıyordu ama. Yazılarından birisi yüzünden yazdığı dergi kapatıldı ve kendisine de kaçış, yani Paris yolları göründü...

Paris'te İttihatçlarla tanıştı ve pek tabii örgütün verilerinden yararlandı. Bu sırada da onu Che'ye benzettiğimiz nokta oluşmaya başladı. İran'da Şah, meclisi kapattı ve İttihatçılar buna karşı çıkarak Şah karşıtı İran'lı devrimcilere destek kararı aldılar. Bu noktada Ömer Naci de İran yollarına düştü, tabii öncesinde Paris'e ait kıyafetlerini bir güzel çıkarttı: başına kalpağını geçdi, eline tüfeğini aldı. Artık o da İran'lı bir devrimciden farksızdı.

Uzunca bir süre çatıştı fakat sonrasında Şah'ın kuvvetleri tarafından yakalandı. İkişerli olarak kurşuna değil, top gullesine dizileceklerdi ama Osmanlı tebası olan İran onu böylesine öldürmek noktasında tereddüte düştü. Şans bu ya, o sırada İttihat ve Terakki Meşrutiyet'i ilan etti ve diplomatik girişimlerle Ömer Naci'yi topun menzilinden uzaklaştırdı...

Peki sonra ne yaptı Ömer Naci? Durmadı, yoluna devam etti.. O kadar çok şey yapmış ve yaşamış ki burada hepsine yer vermek zor. Tek istediğim bizim de değerlimizin olduğunu bilmeniz değil! Tek istediğim Tarih derslerinde başkalarının değerleriyle, kompleksimize yenik düşerek, alay edeceğimiz yere kendi değerlerimizi yeni nesillere öğrenmek. 19 yaşımdayım Ömer Naci ile tanışalı bir haftayı geçmiyor; Anadolu Lisesi Mezunuyum: Ayıp ey Milli Eğitim!!!

Az Sözle Çok Şey Anlatmak...

Uzun zamandır yazıyorum, hayata olan bakışım görüşüm hakkında.. Bazen uzatıyorum, gereğinden fazla dönüp dolaştırıyorum lafı ama sonuçta anlatıyorum. Size saygımdan dolayı bu noktada kendimi frenlemeye de çabalıyorum..

Gün geliyor yazdıklarımı, uzun uzun yazdıklarımı okuyorum ve sonra da Aristotales, Ficthe veya Hegel'e dönüyorum. Adamlar çok dolular ya, çok...

Mesela benim hayatta tek başımayız iddiam ve onca yazım Aristotales sayesinde çok daha somutlaşıyor: Ne diyor Aristotales? "Dostlarım, dünyada dost yoktur.." Bunun dışında Ficthe ve Hegel'in de hakkını yememli.. Hayat bizden ibaret diyordum, Ficthe "Ben'in yarattığı dünya dışında hiçbirşey yoktur" diyor.. Ben tarihi gösteriyorum, birşey yapmalı diyorum; Hegel: "Tarihten aldığımız ders, tarihten ders almadığımızdır.." diyor..

Onlara bakıyorum, kendime bakıyorum ve kendimce söyleniyorum: Okan; daha yolun çok başındasın, oku okuyabildiğin kadar...

Nereden Nereye? Bir Anadolu Belgeseli...

Yıl 1905...

Fransa, iki yabancının alacak meselesi için Midilli'yi işgal eder. Haberi İstanbul'a geldiği vakit birçoklarının ağzından şu sözler dökülür: "Bakalım İngiltere ne diyecek? O zaman, bu işgal altında, yalnız Türklerin bir diyeceği olamazdı." (Falih Rıfkı Atay - Gezerek Gördüklerim) Falih Rıfkı Atay,Cumhuriyetimizin kuruluşu ile bu aşağılık durumdan nasıl kurtulduğumuzu, bu cendereden nasıl çıktığımızı anlatıyor...

Yıl 2007...

Yandan yemiş bir örgüt, sınırlarımızın içerisine girerek çocuklarımızı katlediyor, şehit ediyor! Haberleri her gün gazetelerde manşet, televizyonlarda son dakika haberi oluyor... Herkesin ağazından şu sözler dökülüyor: "Bakalım ABD ne diyecek?" Sizce de çok üzücü değil mi, Genelkurmay Başkanımızın "Karar için başbakanımızın 5 Kasım'daki ABD seyahatini bekliyoruz." sözleri!?

Nereden nereye be halkım, nerden nereye? Artık harbiden bişey yapmalı!

Bloglarda Kopyala/Yapıştır Salgını!?

Bloglar insanaların kendisine ait olanı, düşüncelerini veya eserlerini paylaşmaları için büyük bir imkan sağladı; insanımız artık düşüncelerini rahatlıkla paylaşacak bir ortama kavuştu derken bloglarımız amansız bir salgın sonucu foknksiyonlarını büyük oranda yiğtirdi. Diogenes'in gündüz vakti fenerle insan aması gibi bizler de blog gibi blog arayışındayız. Kopyala/Yapıştır mantığı o kadar egemen hale gelmiş ki sanki her blog birbirinin tıpkısı.

Bu noktada sosyal ve kültürel saptamalar da yapmak mümkün. Öncelikle karşımızda duran bu kopyala/yapıştır durumu; insanımızın hala yeteri kadar düşünemediğini, ortaya birşeyler koymakta zorlandığını gözler önüne seriyor. Bu kadar güzel ve zengin bir coğrafyada insanımızın düşünsel dünyasının böylesine vasat ve fakir olması, bilinçli her yurttaşı kaygılandırmalıdır. Bu durum Türkiye'nin hukukundan tutalım da yönetimine kadar her kademede aleyhimize işlemektedir: birşeyleri hazır olarak alıp kanıksamaya öylesine alışmışız ki bizde bize ait olan birşey kalmamış...

Şükür ki atalarımız bizden daha güzel şeyler ortaya çıkartabilmişler. Zamanında ne güzel söylemişler; ne ekersen onu biçersin, diye. Gerçekten de öyle; bu gün dün ektiklerimizi biçiyoruz, hatta birşey ekemediğimiz için koca tarlada biçecek ot arıyoruz. Türkiye'de kitap okuma oranı yalnızca %4.5! Japonya'da bir yılda 4 milyar 200 milyon kitap basılırken, Türkiye'de bu sayı 23 milyon 386. Yani Türkiye'de bir yılda basılan kitap, Japonya'da neredeyse bir günde basılıyor. 

İşin daha tuhaf tarafı ilerleyeceğimize geriliyoruz, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki ivme gün geçtikçe düşüyor. Ne yazık ki o zamanlar binbir zorluklar içerisinde yaptıklarımızı, bu gün oldukça geniş imkanlar içerisinde olmamıza rağmen yapamıyoruz. Türkiye'de üniversite bitirenlerin sayısı son yıllarda on dört kat arttığı halde, kitap okuyanların sayısı 1965 yılındaki oranın onda birine geriledi! Yani nicelik olarak ilerliyor görünsek de nitelik konusunda oldukça gerilediğimiz ortaya çıkıyor.

Bu tablolar önümüzde serilmiş dururken, bloglarda neden kopyala/yapıştır salgını başladı demek abes kaçıyor, dosrusu. Atalarımızın dediği gibi ne ektiysek onu biçiyoruz/biçemiyoruz! Cumhuriyetin başlarında ulu önderin ve çevresindekilerin o zor koşullarda yakaladıkları ivmeyi aşmak bir yana muhafaza dahi edememişiz. Bu noktada insanımızı suçlamak da bir yanılgı aslında; insanımızı okuyor yazıyor diye hapianelerde işkence odalarında çürütenlerde, büyük değerlerimize anadolu topraklarını yasak edenlerde de suç aramalıyız... (Anladınız siz onu!)

Not:Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim Raporu'ndan yararlanılmıştır.

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.