| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

9 "toplum" etiketi kullanan gönderi "toplum" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Başarılı Olmak Ya Da Olmamak?

çocuk12 İnsanları kabaca aptallar, orta zekalılar ve ileri zekalılar olarak üçe ayırsak bu üç gurubun dağılımı şöyle olacaktır: Aptallar her yerde vardır. Orta zekalı insanlar çoğunluktadır. Toplumlar daha çok bu tür insanlardan meydana gelir. Doğa, şaheserleri, yani ileri zekalı insanları da seyrek olarak yaratır.

Elif Şafak, Baba ve Piç'te bu üç gruba dair şöyle bir saptama yapıyor: "İnsanların ezici çoğunluğu asla düşünmez, düşünenler asla ezici çoğunluk olmaz." Sözün özü hemen her toplumun büyük bir bölümünü düşünemeyen beyinler, aptallar oluşturur. Böyle bir ortamda da, pek tabii, başarı hazmedilemez!

Bugün Türkiye'de, hemen her yerde başarılı olmanın hazmedilemediğini görüyorum. Pembe Candaner, Sabah'ta, "İyi birşeyler yaptığınızda, o başarıyı paylaşmak yerine, savaş açma ruhu toplumumuzda maalesef sıkça görülen ve tedavisinde çok başarılı olunamayan bir hastalık. Çünkü alkışlamak yerine, o başarıya gölge düşürmekte üstümüze yok." yazmış, katılmamak elde değil. Bugün üniversitede de, iş hayatında da ve hatta sosyal ilişkilerde de başarı içten içe kötü karşılanır birşey. Bunun piskolojide de yeri var: "İnsanoğlu kendinden daha güçlü, daha bilgili, daha becerikli insanlarla karşılaştığı zaman 'Bu insandan bana zarar gelir mi?' diye bakar. Bu nesnel benin (Egonun) doğal işlevidir."

Sözün özü, "doğal olarak" Türkiye'de ve belki de dünyanın diğer taraflarında da başarı kıskanılır, kötülenir birşeydir. Böyle bir ortamda başarılı olmak cezalandırılır. Bizim tarihimiz ve bugünümüz bunun binlerce örneğiyle doludur. Hal böyle olunca da başarılı olmak, sivrilmek pek de zekice görünmüyor yurdumda ve ben de 21 yaşımda annemim babamın bunca yıldır neden "Sivrilmek iyi değildir oğlum!" dediklerini ancak anlayabiliyorum.. Sanıyorum anlamakta çok geç kalmadım, hala bir umut var..

Hayat İnsana, İnsanlardan Nefret Etmesini Öğretiyor!

İnsan Ferhan Şensoy'lu "Son Ders" filminden bu söz. Eski solcu ve tabi 68'li bir sosyalist gencin yıllar yıllar sonrasında kurduğu holdingin genel müdür odasında sarf ettiği sözler bunlar: Hayat insana, insanlardan nefret etmesini öğretiyor!

Güzel insanlar tanıdım, içten insanlar.. Belki okuyorlardır, bilemiyorum; lisedeki arkadaşlarımı içten sevmiş ve onlardan da böylesine bir karşılık almıştım. Öncesinde de ilkokuldaki dostlarım da öyleydiler. Bir aile gibi olmuştuk, her şey içten ve güzeldi. Bugün, üniversitede de oldukça çok dostum var: Beni içtenlikle sevdiklerine inandığım ve benim de içtenlikle sevip saydığım..

Tüm bu güzel dostluklara rağmen, neden söze "Hayat insana, insanlardan nefret etmesini öğretiyor!" diye başlıyorum? Bunun sebebi şu olsa gerek, üç beş insan bozuntusunun onlarca ve belki de yüzlerce insana olan dostça bakışımızı etkilemesi! Bu bir bardak siyanüre benziyor; o bir bardak siyanür, tonlarca temiz suyu kirletiyor ve içilmez kılıyor. Bu insan bozuntuları da böyleler, tertemiz koca bir toplumu kirletiyorlar. Ve insan üç beş insan bozuntusu yüzünden tüm insanlardan nefret edebiliyor. Ama dostlar sağ olsun, onlar sayesinde görebiliyorum insanlığın içindeki o güzel cevherleri.. İyi ki varsınız ve yanımdasınız dostlar. Her birinize teker teker teşekkürler, iyi ki varsınız ve onlardan çoksunuz..

Erken Emeklilik(miş)!

Emekli Devletin sosyal güvenlik sistemi zar zor sürdürülebilirken, birileri bu işten kar etmeye başladı. Hal böyle olunca da ortalığı bankaların erken emeklilik reklamları aldı. Bu reklamları izlerken aklıma bir soru takıldı: İnsan, gerçekten de, bu reklamlardaki gibi işinden daimi olarak kaçmak ister mi?

İnsanlar gerçekten de işlerini bir zorunluluk olarak mı görüyorlar? Kendilerine ayıracak tek zaman diliminin emeklilik olduğunu mu düşünüyor milyonlarca insan? Eğer hal buysa, çok yazık. Hayat; tüm hayallerin emeklilik sonrasına erteleneceği bir yer değil. Birincisi hayat sanılan kadar uzun değil, ikincisi bu hayata bir daha gelebileceğimiz meçhul! Bunlar da ortadayken, insanın hayallerini emeklilik sonrasına ertelemesi, bu sebepten de erken emeklilik peşinde koşması çok büyük bir hata. Hayat bu gün için de güzel kılınmalı, emekli olamadan da hayatın tatlarını çıkartabileceğini anlamalı artık insanlar.. Yoksa kaybedecek olan kendileri olacak. Kaybettikleri ise koca bir hayat..

"Alem Buysa Kral Benim!"

buthan Arabesk müziğin ve tabii ki çok değerli şahsiyet Mahsun Kırmızıgül'ün kültür hayatımıza bir armağanı: "Alem Buysa Kral Benim!"

Aslında, biraz düşününce bu sözü söyleyen şahsiyetlerin kral ya da kraliçe olma potansiyelin pek olmadığını görüyoruz. Çünkü sonuç itibariyle bu yargı güçsüzlüğü ifade ediyor. Aleme boyun eğmeyi ve kendini yitirmeyi akla getiriyor. Alemin kralı olmak için kişiliğini yok etmek, yani yok olmak demek "Alem buysa kral benim!"

Bu sebepten, diyorum ki sakın ola böyle modlara girmeyin; kendinizi bu kadar edilgen ve küçük konumlara düşürmeyin! Hele bir de kral olduğunuzu sanıp da bu kadar küçülürseniz; aklı selim insanların ağzında sakız olusunuz. Millet arkanızdan katıla katıla güler. Benden söylemesi..

Alem her ne halt olursa olsun, siz siz olun..

Gündüz, Fenerle Milliyetçi Aramak..

Malumunuz bir zat-ı şahane, gündüz vakti elinde fenerle insan aramaya çıkar. Fenerini sokakta gördüğü hemen herkese yöneltir, sokaktaki hemen herkesi dikkatli bir şekilde inceler.. Sonrasında büyük bir hayal kırıklığıyla ve kalan gücüyle haykırır: "Ben canavarlar, ben hayvanlar görüyorum.. İnsan nerede, insanlar nerede?!"

Bugüne kadar gençliğin verdiği saflık ve inançla herkesi olduğu gibi düşündüm. Eğer birisi insanım diyorsa insandı, birisi ben milliyetçiyim diyorsa milliyetçiydi ya da sosyalisttim diyen birisi de sosyalistti benim için. Geçen süre zarfında anladım ki hiçbirşey ve hiçkimse sandığım gibi değilmiş. Ve işin en acısı en az milliyetçi olanlar en fazla milliyetçiyim diyenler, en az sosyalist olanlar ise sosyalizm propagandası yapanlarmış..

Bugün Türkiye'de, düşünüyorum da ne milliyetçimiz kaldı ne de milli bir şuurumuz. Bu toprakların halklarının haklarını savunacak bir tek milliyetçi kalmamış. Milliyetçi sıfatını gasbedip adlarının önüne ekleyenler ise bu vatanı ilk satacak olanlarmış. Bugün gelinen noktada, yurdum insanı sömürgeleştirilip sömürülürken kimse çıtını bile çıkartmıyor. Yurdum insanının canı, kanı pazarlanırken kimse milliyetçi olduğunu söylemesin. Milliyetçi olan, milletini yüksek ve yüksekte görendir!

Ben de bugün sokaklarda gündüz vakti elimde fenerle dolaşıyorum: Milliyetçiyim diyen o çok bilmiş abiler arasında milliyetçi tek bir kişi bulma umuduyla.. Yok ama bulamıyorum.. Şerefsizimiz, satılmışımız çok ama adam gibi milliyetçimiz yok.. Olsaydı bu millet bu hallere düşer miydi?!

Solcu var, Solcu var..

Sola Dönülmez OdaTv'de "Çelebi Efendi" köşesinden güzel bir saptama geldi. Çelebi Efendi döneklikten yalama olmuş sahtekar beyinler için diyor ki: "Bir zamanlar sosyalistti. Sovyetler dağılınca kendini karşı tarafa attı. Şimdi artık küresel sermayenin sevgili dostu. Büyük Ortadoğu Projesinin yılmaz bekçisi. Ama adı hala 'solcu'! Bence onun adı siyasi yelpazeye göre açıklanamaz, ahlak kurallarıyla açıklanabilir. Onun adı: Sahtekar!"

Bu tür sahtekarlar ne yazık ki sağda da solda da fazlasıyla mevcut. Dönmekten yalama olmuş bu beyinler yüzünden, bugün Türkiye'de politika sahtekarlıkla eş anlamlı durumlara düştü. Bu noktada iş yine bize düşüyor, bu insanların samimi mi yoksa birer sahtekar mı olduğunu fark etmenin ve hatta artık sahtekar solcu ve sağcıları teşhir etmenin zamanı geldi de geçiyor..

Ermenistan'a Giden 10 Puan ve Ermeni Vatandaşlarımız..

Patrikane Eurovision'da son üç yıldır Ermenistan'a 10 puan yolluyoruz. İlk bakışta şaşılası bir puan gibi görünse de aslında bu 10 puan yurdum insanının kozmopolitliğini de ortaya koyuyor. Bu 10 puan bizlere, bizlerle birlikte yaşayan Ermeni vatandaşlarımızın da olduğunu hatırlatıyor. Bazı görmez uydurur yayın organlarımız bu gerçeği farklı yansıtsa da Ermenistan'a giden 10 puanın tek bir açıkması var: o da sandığımızdan fazla Ermeni vatandaşımız olduğu gerçeği..

20 yaşımdayım ve Türkiye'de tek bir Ermeni ile tanışamadım, tanışmayı bırakın tek bir Ermeni görmedim. Bu insanlar nerede ve nasıl yaşıyorlar, bilmiyorum. Büyük ihtimalle aramızda ama büyük bir sessizlik içinde hayatlarını sürdürüyorlar. Türkiye'de kendi içinde yaşayan ve dışa kapalı toplulukların belki de başında geliyor Ermeniler. Kendi kültürlerini kendi içlerinde, hiç dışa vurmadan devam ettiriyorlar. Yok gibi görünüyorlar ama varlar.

Yemek Adabı..

çorba1 Vakti zamanında insanımız yemek yerken ağız şıplatırmış. Böylelikle yemeği beğendiğini belli etmeye çalışır, ev sahipleri de ağız şıplatılmadığı zaman yemeğinin beğenildiğini anlarmış. Bu gelenek zamanla kaybolmuş hatta bu günlere gelindiğinde anneler çocuklarına ağızlarını şıplatmadan yemek yeme eğitimleri vermeye başlamış. Ben de öyle yetiştim, ağız şıplatarak yemek yemenin görgüsüzlük olarak kodlandığı bir yüzyıldaydım sonuçta. Düşünüyorum da onlar bizden görgüsüz de olsalar ince düşünebiliyorlarmış, düşünsenize yemeği yapan insana yemeğinin güzelliğini anlatmak için kaçımız böylesine yorarız kendimizi? Şıp şıp şııııppp...

Toprak Ana, Anne...

toprak İnsanoğlu varlığını hissettiği günden bu ana kadar doğayı yorumlamış, en azından bizim kitaplarımızda böyle yazıyor. Ardından kendisine Tanrılar aramış, Ay'a, Güneş'e ve çok daha farklı metaya tapınmış... Peki insanoğlu ilk neye tapmıştır sizce? İnsanoğlu ilk olarak anneye, kadına tapmıştır; onun bir canlıyı rahminden çıkartmasına şahit olmuş, o canlıyı onun var ettiğini zannetmiştir. Anne yaratıcıdır, var edendir demiş ve kadını kutsamış...

Ardından toprak gelmiş, ekmişler ve şimdi de toprak var etmeye başlamış... Artık yaratan toprakmış, buğdayı ve dolayısıyla ekmeği var etmiş toprak. İnsan kutsama gereğiyle şimdi de toprağı kutsamış, tanrı bilmiş...

Bu dönüşüm, Tanrı'nın anne olarak değil de toprak olarak bilinmesine geçen süreçte insan anneden bildiklerini aktarmıştır toprağa... Ne ilginç değil midir; toprağın derinliklerinin sıcak olduğu inancının bilimsel kabulden yüzyıllar önce ortaya konulması, toprağın ana sıcaklığına sahip olduğuna inanılması... İnsan ne ilginç, bazen ne mükemmel ve bazen de ne iğrenç...

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.