Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

Okan Yüksel Yaziyor...

Okan Yüksel'in gündeme dair edebiyat, müzik, sinema, tiyatro ve politika yazıları...

11 tane "uluslararası ilişkiler" etiketli yazı bulundu (sayfa 1)"uluslararası ilişkiler" tagli diger ogeler resimler , videolar

Tayyip Erdoğan'ın Denge Politikası

Tayyip Erdoğann Son zamanlarda Rusya, ABD'ye açık açık kafa tutmaya başladı. Bunu en açık şekliyle Gürcistan sınırını Rus tankları yıkarken gördük. Rusya artık tek kutuplu bir dünyayı kabul etmiyor, hatta devlet başkanı ağzıyla tek kutuplu dünyanın kabul edilemez olduğunu dünyaya duyuruyor. Bu da bir konjonktür değişikliğini doğuruyor. Dünya artık tek kutuplu sistemden çift kutuplu uluslararası düzene doğru yol alıyor..

Cumhuriyet kurulurken de bu böyleydi. Süper bir güç değildik ama süper güçlerin arasında bir denge politikası kurarak rahat nefes alabildik. Atatürk'ün ilkelerini bile biraz oradan biraz buradan aldık. 21. yüzyıla gelindiğinde yine denge politikasından bahsedelir oldu. Bunu devletin en üst noktasındaki isimlerden duymak da ayrıca rahatlattı beni.

Bu noktada Tayyip Erdoğan'ın şu açıklamasını çok anlamlı ve yerinde buluyorum: "Şimdi Gürcistan olayından sonraki süreçte bizi bir tarafa doğru itmeye çalışıyorlar. Bazıları tümüyle ABD'nin, bazıları tümüyle Rusya'nın tarafına itmeye çalışıyor. Oysa biri en yakın müttefikimiz olan ABD, diğeri ise enerji başta olmak üzere önemli ticaret hacmimizin bulunduğu Rusya. Ben Türkiye'nin tümüyle bir tarafa itilmesine müsaade etmem."

Türkiye iki ateş arasında kendisini soğuktan korumasını bilmeli. Yalnız bu noktada öylesine bir denge kurmalı ki, ne o tarafa ne de bu tarafa gereğinden fazla yaklaşmamalı. Aksi halde soğuktan korunmak derdindeyken yanıp kül olabilir. İki ateş arasında doğru yerde durmaktan ibaret bu denge politikası ve şu an için tek reçetemiz bu..

ABD'nin Yaptığı Misyonerlik Çalışması Değildir!

Beyaz Saray ABD, 20 ve 21. yüzyıla damgasını vurmuş süper bir güç. Uluslararası sahnede onunla yan yana olmadan ya da ona rağmen birşeyler yapmak oldukça zor. Gücü ve ürettiği politikalarla dünyayı kendince yönetmekte ve sadece kendi çıkarları için hamleler yapmakta. Bu noktada bizim gibi orta halli, gelişmekte olan ama ufukta gelişeceği görünmeyen ülkeler ABD'ni çıkarlarından kendince pay edinme telaşında. Bunu kommensalizm'e benzetebiliriz: Beraber yaşayan iki canlıdan birinin yarar gördüğü, diğerinin etkilenmediği yaşama şeklidir bu. Buradaki beraberlikte konak canlı etkilenmezken konuk, canlı konaktan artık besin alır. Ayrılmaları durumunda konuşun yaşamı olumsuz etkilenir. Köpek balıklarıyla, bu balıkların artıklarıyla beslenen vantuz balıkları arasındaki ilişki bu noktada örnek olarak verilebilir.

Bugün görünen uluslararası ilişkiler de balıklardan farklı değil. ABD'nin peşi sıra dolaşan onlarca vantuz ABD'nin artıkları peşinde koşuyor. ABD'nin ürettiği politikalardan yararlanma telaşında kendini konumlandırıyor. İşte hatalar burada başlıyor, ABD'nin politikalarının hep aynı kalınacağına inanılıyor, ABD ile duygusal bağlar kuruluyor. Oysa ABD, bencilce kararlar alıyor. Zamanında Kuzey Irak Kürtleri bunu anlamadılar. O dönem ABD çıkarına olan Kürtleri destekleme politikasının bir anda son bulması sonucu onbinlerce Kürt öldürüldü Irak yönetimi tarafından. Barzani, bu durum üzerine eski "müttefik"i ABD'den yardım talebinde bulunsa da aldığı cevap olumsuz oldu. Ayrıca bu cevap zamanla ünlendi ve ABD'nin uluslararası müttefiklerine bakış açısını anlatmak için kullanılmaya başladı. Kessinger'ın Barzani'ye cevabı şuydu: "Operasyonlar misyonerlik çalışması (hayır işleri) değildir!"

ABD'nin hayır işleriyle arasının pek de iyi olmadığını, ABD'nin döneklikleri yüzünden Irak yönetimince katledilen on binlerce Kürt ve Şii noktasında görüyoruz. Bugün ise bunu bize Gürcistan gösteriyor, ölen binlerce Gürcü gösteriyor.. Umarım birileri bunu görüyordur..

Tatilde Kitap: Medeniyetler Çatışması..

Tatilde okunması hiç de gerekli olmayan kitaplar listesi yapılsa, Samuel Huntington'un Medeniyetler Çatışması adlı çalışması liste başı olur sanıyorum. Oldukça bilgi dolu ve kaliteli bir çalışma olmasına rağmen Akdenize karşı  oturup okunacak bir kitap değil Medeniyetler Çatışması. Buna rağmen alternatiflerimin olmaması sebebiyle bu kitaba devam ediyorum..

Medeniyetler Çatışması senaryosu içerisinde bize İslam Medeniyeti düşüyor. Batı Medeniyeti'ne dahil sayılmıyoruz haliyle. Bu noktada kendimizi Batı, Hıristiyan Medeniyeti karşısında oldukça edilgen gördüm. Batı, medeniyetler çatışması içerisinde karşısında durduğu İslam Medeniyeti'ni kendi kafasına göre şekillendirebilecek güce ulaşmış. Oysa Çin ve diğer medeniyetler kendi başlarına evrimsel bir süreç içerisindeler. İslam Medeniyeti ise Batı'nın dilediği kalıplara çoktan sokuluyor. Bu noktada düşünce insan, Batı'dan ithal "Ilımlı İslam"ın İslam'a en büyük hakaret olduğunu görebiliyor.

Süleyman Demirel'den Dış Borç Yorumu..

Süleyman Demirel Yıl 1991, Türkiye'de konuşlanmış olan "Çekiç Güç" ile ilgili ateşli tartışmalar yaşanıyor her politik ortamda. Dönemin başbakanı Süleyman Demirel, Çekiç Güç'ün Türkiye'den neden çıkartıl(a)madığını, Batı'yı neden karşımıza alamadığımızı kamuoyuna açıklamak durumunda kalıyor. Açıklamaları Milliyet Gazetesi'nin 9.12.1991 tarihli sayısına şöyle yansıyor: "Batı'yı, bilhassa ABD'yi yanımızdan fazla uzaklaştırmamamız gerekir. Bizim Batı'yle çok işimiz var. Batı'ya teslim olmamalıyız, ama işimizi de sürdürmeliyiz. Benim Batı'ya 50 milyar dolar borcum var. Ya "Öde!" diye üzerimize gelirse? O zaman ne yaparım?"

Bugün, yıl 2008.. Aradan 17 yıl geçmesine rağmen biz hala Batı'nın "Öde!" korkularıyla dış politikamıza yön veriyoruz. İşin daha da acı tarafı, zamanla bağımsızlığımızı daha fazla yitirmişiz. Özellikle 2000'li yıllarda Türkiye'yi tam anlamda Batı'ya bağımlı kılmışız. Sayın Demirel 50 milyar borcumuz için Batı'ya muhtaç olduğumuzu düşünmüş o yıllarda.. Acaba bugün itibariyle toplam dış borcumuzun 250 milyar doları aşması hakkında ne düşünüyor? Eminim, kaygılı ve üzgündür..

Türkiye'nin içinde bulunduğu durum içler acısı bir hal aldı. İşin daha acısı dünyadaki politik konjonktür de pek bizim lehimize değil. Kuzey Irak'ta yaşananlar, Türkiye'nin toprak bütünlüğünün zedelenmesine sebep olabilir. Çünkü artık diğer devletlerin ciddiye alacağı, en azından eskisi kadar ciddiye alacağı kırmızı çizgilerimiz yok. El birliğiyle sildi birileri bu çizgilerimizi! Artık ekonomimiz öylesine bağımlı ki, elimizdeki hiçbir kartın değeri de kalmadı. Bir çıkış yolu bulmalı, tam bağımsızlığı amaçlayan bir çıkış yolu..

Stratejik ve Ekonomik Olarak Ham Petrol ve Gaz Taşımacılığı

Boru Hattı Sanırım ilk olarak lisede sözü edilmeye başlandı Anadolunun stratejik konumundan. Hep beraber öğrendik Anadolu'nun ne kadar da önemli bir toprak olduğunu.. Fakat, nedense bu bilginin ayrıntılarına pek inilmedi, Anadolunun neden bu kadar önemli olduğu pek anlatılmadı. Sadece önemli olduğu söylendi ve geçildi..

Bugün gelinen noktada bir uluslararası ilişkiler öğrencisi olarak bu önemi çok daha iyi anlıyabiliyorum. Denizlere ulaşmak ve birilerinin denizlere ulaşmasına aracılık edebilmenin önemini fark edebiliyorum artık..  Bu noktada Türkiye'nin bir ulaştırma potansiyelinin olduğuna inanıyorum.. Doğu'nun yeni zenginliklerini, yani petrolünü ve doğal gazını Batı'ya sunabileceğimizi düşünüyorum. Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı'nı ve çok daha öncesinde inşa edilmiş olan Yumurtalık Boru Hattı'nı bu noktada çok ciddiye alıyorum.

Türkiye gelecek planlarında boru ile yapılan bu karlı taşımacılığa özellikle yer vermeli. Bu işin ekonomik getirileri, bizi petrol piyasasından oldukça nemalanır bir hale getirecektir. Ayrıca dünya petrolünde az da olsa söz sahibi olabilme olanaklarımız da bu yolla doğacaktır. Dünyamızın en stratejik maddesine, petrole yön vermek ilerleyen yıllarda Türkiye'nin elini güçlendirecektir. Bu noktada mevcut projelerin genişletilmesinin ve yeni projelerin temellerinin atılmasının gerektiğini düşünüyorum. Dilerim, Türkiye bu potansiyeli değerlendirir..

Edilgen Bir Türkiye?!

Türkiye edilgen bir ülke yapılmaya çalışılıyor, Türkiye edilgenleştiriliyor diyordum uzunca bir süredir. Şimdilerde farkına varıyorum, Türkiye ne gücüyle ne de gelenekleriyle edilgenleşmeyi kabul edecek bir ülke değil. Edilgenliği bu siyasal sistemin kolay kolay kabullenebileceğini sanmıyorum..

Tüm bunlara rağmen edilgenlik bugünlerde hiç olmadığı kadar fazla.. Bunun sebebi de bizleriz. Türkiye'de insanların beyinleri edilgen, insanların kendileri edilgen. Artık bu edilgenlik öyle bir hal aldı ki bize karşı olan herşeyi Batıdan biliyor ve Batıya karşı elimizden hiçbirşey gelmeyeceğine inanıyoruz. Oysaki gerçek çoğu zaman böyle değil! Biz bu topraklarda yaşıyorsak, bu toprakların geleceğine de bu topraklarda uçan kuşun rotasına da karışma hakkımız var! Bu hakkımızı kullanmak için önümüzde hiçbir engel yok! Bizler kendimize hayali engeller koyuyor ve o engeli aşamayacağımıza inanıyoruz..

Bugün artık herkes şapkasını önüne koyup düşünmeli. Bu ülkenin geleceğinde kendisinin de söz sahibi olduğunu, söz hakkını kullanması gerektiğini fark etmeli. Aksi halde edilgen beyinler, bu siyasal sistemi de edilgen kılacaktır. Bu noktada tek düşman kendimiziz, yani bizim bizden başka düşmanımız yok! Artık aklımızı başımıza almalı ve sözümüzü söylemeliyiz!

Tarih Yeniden Yazılırken: Saddam Hüseyin

Saddam Hüseyin Geçen gün D&R'da kitaplara göz gezdirirken tanıdık bir isim gözüme çarptı: Ferhat Pirinçci. Ferhat Pirinçci, Uluslararası İlişkiler dersini aldığım Prof. Dr. Tayyar Arı'nın asistanı. Tayyar Arı'nın uygun olmadığı zamanlarda dersi kendisiyle işledik, yeri geldi konular hakkında tartıştık. Yine okulumuz (Uludağ Üniversitesi) hocası, Veysel Ayhan'la bir kitaba imza atmış Ferhat hocamız; "Tarih Yeniden Yazılırken: Saddam Hüseyin"..

Kitap hocamın olunca haliyle aldım ve Bursa-Ankara yolu boyunca neredeyse çoğunu okudum. Oldukça akıcı ve daha da önemlisi bilgilendirici bir kitap. Saddam Hüseyin, Baas ve Irak'ın temel dinamikleri hakkında pek çok bilgi içeriyor. 1914'lerden başlayan kitap, günümüz ABD işgaline kadar olan süreci bir roman tadında ama akademik bir alt yapıyla okuyucuya sunuyor.

Kitap içerisinde pek çok çarpıcı bilgi de mevcut. Kitabı okuyana kadar Baas'ın ideolojisi hakkında, açıkçası, çok da derinlemesine bir bilgim yoktu. Okuduktan sonra, görüm ki Baas doğrusuyla yanlışıyla bir aydınlanmayı "kendince" hedef edinmiş. Yaptığı pek çok uygulama, oldukça kısmi de olsa, bana Cumhuriyet aydınlanmasını ve Atatürk inkılaplarını anımsattı.. Kitaptaki şu satırlar bu noktada oldukça önemli:

"(Baas) Başka bir deyişle, toplumun Marksist ilkeler çerçevesinde Sovyet tipi örgütlenmesinden ziyade, tarım, kültür, eğitim, yazı.. vb. alanlarda yapılacak inkılaplarla dönüştürülmesini öngörmekteydi. Ayrıca seküler karakteri ağır basan bir Arap milliyetçiliği ideolojisi savunulmaktaydı." ... "Partinin, Arap milliyetçiliği ve ilerlemeci söylemler üzerine kurulması ve en önemlisi de laik bir yönetimi benimsemesi Saddam için önemliydi." ... "Baas, 1968'den sonra yürüttüğü programla, kitlelere kendi ideolojisini benimsetmeye çalışmış, din bilginlerinin toplum üzerindeki etkisini doğrudan kırmaya yönelmiş, eğitim alanında dini okullar kapatılırken, bunların yerini Baas ideolojisinin yaygınlaştırılmasına dönük yeni okullar almış ve bu çerçevede zorunlu eğitim kampanyaları başlatılmıştır." ... "Farklı yöntemlerle de olsa ülkesinde yüzbinlerce kişinin okur-yazar olmasını sağlayan Saddam'a bu kampanya nedeniyle UNESCO tarafından ödül bile verilmiştir."

Elbette bunlar kısmi benzerlikler, Baas oldukça insanın canını yakmış ve hatta on binlerce insanın canını almış bir parti. Genel anlamda bizimle kıyaslanamaz bile.. Yaptığım sadece eğitim alanındanki atılımlardaki benzerlikleri göstermek. Ki bu noktada bile farklar mavcut, mesela Saddam'ın okuma yazma kursalarına katılıp da okuma yazma öğrenemeyenlere 3 yıl hapis cezası vermesi aramızdaki farkı ortaya koymaya yetiyor..

Kitap içerisinde bloga konu olabilecek daha pek çok nokta var, hepsini paylaşırsam sonrasında Ferhat hocayla bir tehlif davamız olabilir :) Bu noktada kitabı almanızı öneriririm, bugün Irak'ta yaşanan olayların temellerini görme şansını kitabı okuyarak yakalayabilirsiniz.. Ya da benim gibi bir Irak noktasında bilgi eksiğiniz varsa, kitaptaki bilgiler sizi oldukça şaşırtabilir..

Muz Cumhuriyetleri ve Birleşik Meyve Kumpanyası

Muz Oldukça fazla kullanılan bir tabir, "muz cumhuriyeti". Sık sık Türkiye'nin bir "muz cumhuriyeti" olmadığını iddia ediyoruz, birilerinin Türkiye'yi "muz cumhuriyeti" saydığını ve yanılacaklarını yazıyoruz. Finaller öncesi Dış Politika dersine çalışırken okulumuz hocası Prof. Dr. Tayyar Arı'nın Uluslararası İlişkiler ve Dış Politika kitabında şu ilginç kısımla karşılaştım: "Guatemala'da ise 1950'deki seçimle işbaşına gelen Jocobe Arbenz yönetiminin ülkedeki Amerikan meşeli  Birleşik Meyve Kumpanyası'nın (United Fruit Company) sahip olduğu arazileri kamulaştırmaya kalkışması üzerine başlayan ve CIA tarafından organize edilen ve Amerikan yönetiminin de doğrudan amborgo uygulamalarıyla destek verdiği girşimler ile ülke içindeki faaliyetler yoğunlaşmış ve ardından da Arbenz yönetimi devrilmiş böylece Guatemala yeniden Amerikan çizgisine çekilmiştir."

Muz Cumhuriyetlerine somut bir örnek Guatemala. Özel bir şirket olan United Fruit Company (Bildiğiniz Chikita muzlarının üreticisi.) muz üertimini gerçekleştirdiği Guatemala'da işler kendisi adına yolunda gitmeyince hükümet darbesi yaptırtabiliyor. Kafasına göre bir hükümet seçtirebiliyor, bu noktada ne Guatemala halkının ne de devlet geleneklerinin bir etkisi olmuyor. İş bununla da bitmiyor, daha sonra ABD aynı toprak reformunu yapmaya kalkan ve bakır madenleri millileştirmeye çalışan Şili'de askeri bir müdahale yaptırarak Allende'yi deviriyor ve yerine  Pinochet'i getiriyor.

Tüm bunlar dünya devletlerinin, özellikle de muz cumhuriyetleri dediğimiz pek bir gelişim gösterememiş devletlerin büyük güçler karşısında ne kadar da edilgen olduğunu ortaya koyuyor. Orta halli ve bölgesinde sözü geçen bir Türkiye, muz cumhuriyetlerinden farklı da olsa ABD'nin etkinlik sahasında edilgen bir duruş sergilemek durumunda kalıyor. Bu bizler adına üzülecek bir durum, bunu aşmak ise ABD karşısına daha güçlü kozlarla çıkarak mümkün olacağa benziyor..

Yahoo Groups: Uluslararası Dünya

uluslararasıdunya1 Yeni bir, akademik telaşın içerisine girdim. Yahoo Groups ile bir grup oluşturdum, adı: Uluslararası Dünya. Hedef; uluslararası ilişkiler öğrenimi gören üniversite öğrencilerini bir araya toplamak, güncel olay ve olgulardan akademik çıkarımlar ve entelektüel faydalar sağlamak. Bu noktada blogumun tüm okuyucuları da davetliler. Sayfanın en altında "Yahoo! Groups, Join Now!" yazan mor kutucukta "enter email adress" yazan bölüme elektronik posta adresinizi yazarak gruba üye olabilirsiniz.

Şu an için üç temel hedefim var; 1.si Türkiye genelinde uluslararası ilişkiler öğrencilerinin birlikte olabilecekleri ve akademik tartışmalar yapabileceği bir ortam oluşturmak, 2.si grubun 100 MB'lık kocaman dosya deposunu Uluslararası İlişkiler Makale Arşivi haline dönüştürmek (Bu noktada hocalarımızdan izin ve taleplerimiz olacak.) ve 3.sü hocalarımızı da grubumuza dahil ederek daha akademik bir ortam var edebilmek. Umarım ilerleyen süreçte başarılı oluruz. Bu noktada aynı alanda öğrenim görmemiz bakımından Katre ve AjandaTR dostlarımın da yardımlarını bekleyeceğim.

Eğitimin Uyuşturma İşlevi ve Politikbilim

olitik bilim kapak(1) 2007'yi kapatırken birşeyin farkına daha vardım; eğitimin görünmeyen bir işlevi vardı: koca koca halk kitlelerini eğiterek uyuşturabiliyordunuz. Lise çağına gelmiş bir gencin tüm hayat ışığını Türev veya İntegral ile çok rahat söndürebilirdiniz. 18'inde bir genci dünya hakkında düşünecek bir zaman bulamasın diye tamamen soyut onlarlarca, yüzlerce probleme boğulup hayattan koparabilirsiniz. Devlet baba her nedense bu işi tam olarak kotarıyor, her birimizi hayattan çoook çooooook uzaklara serpiştirebiliyor!!!

Neden bu kadar ünlem harcıyorum, anlatayim; yarın Siyaset Bilimi dersinden final sınavım var. Elimde çalışmam gereken, okudukça kafanızı daha da bulanıklaştıran ve en önemlisi Siyaset Bilimi adında çok güzel imgeler oluşturan bir dersi hayatımın en siyah noktasına iten bir kitap var: Politikbilim!

Okuyorum, okuyorum ve tekrar okuyorum! Sonuç, sonuç hiçbirşey! Anlamıyorum, aklım almıyor. Sinirlerniyorum, arkadaşlarımı arıyorum ve onların da hiçbirşey anlamadığını öğreniyorum; tabii bu beni biraz rahatlatıyor. Ardından güzel bir teklif alıyorum, yazsana bloguna diyor bir dost; yazıyorum..

Siyaset Bilimi adına bir dersten siyasete dair çok ama çok az şey öğrenmiş olduğumun bilincinde kendime ve ülkeme üzülüyorum! Adı bu kadar güzel olan bir ders neden bu kadar hayattan kopuk ki? Anlamıyorum, anlam veremiyorum! Hocamıza bir öğrenci çok güzel söylemiş; "Hocam ben tüm kitabı okudum ama Politikbilim nedir alamadım" diye.. Hocam, affınıza sığınarak yazıyorm ama, ben de okudum ve anlamadım..

Sağ üst köşedeki kapak fotoğrafını ararken, burada kitap hakkında yorumlara ulaştım. Sanırım bir öğrenci, kendince bir yorum yapmış paylaşmak doğru olur inancındayım: "Eğer anlaşılmamak için yazılan kitaplar arasında bir yarışma düzenlense bu kitap bırakın birinciliği yarımcı bile olur. Bir kitap bu kadar mı anlaşılmaz olur? İnanın her gün okuyorum ama birşey anlaşılmıyor..."

Hal bu yani; hem hastayım, hem de elimde anlaşılmayan ve yarına kadar anlamam gereken bir kitap var! Bir de övünüyoruz "Bu ülkenin yüzde bilmem kaçı Müslüman" diye.. E be dostlar işimiz o kadar Allah'lık ki, gel de yiyorsa Ateist ol!?

Aksi yazı içerisinde belirtimediği takdirde tüm yazınsal içerik Okan Yüksel'e aittir. Bu sebepten, siteden yapılacak yazınsal alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır. Görsel malzemeler muhtelif yayınlarda da geçtiği için ve asıl kaynağa ulaşmanın zorluğu sebebiyle kaynaksız yayınlanmaktadır. Bu noktada kaynak bildirimi yapıldığı vakit, görsel içeriğin kaynağı belirtilecektir. Yorumların hukuki sorumluluğu, yorum sahibine aittir. Her türlü soru ve sorun için okan_yuksel@yahoo.com iletişim adresi kullanılabilir. "Okan Yüksel Yazıyor.." Anayasaya sadık, hukukun üstünlüğüne bağlıdır.